GELİBOLU’YU ANLAMAK

Milli Mücadelede İlk İşgaller İlk Direnişler (Prof. Dr. Haluk Selvi)


Savaş, XX. yüzyıl insanlığı için kaçınılmaz sonuçlardan birisi oldu. İnsanoğlu ve onların örgütlendiği devletler zenginleştikçe doyumsuzlaştılar. Bu psikolojinin getirdiği açgözlülük büyük bir kavgaya dönüştü. Kavganın sebebi, çoğu zaman daha küçük ve güçsüz devletlerin paylaşılması ya da bir coğrafya üzerindeki rekabetti. Gözle görünür bu sebeplerin dışında milletler arasında başlayan kin ve düşmanlık da savaşların sebeplerini oluşturuyordu. Fransa-Almaya düşmanlığı, Türk-Rus düşmanlığı ileride onarılması çok güç yaraların açılmasına sebep oluyordu. İşin en kötü yanı bu devletler arasında yeni yüzyılda ittifak sistemlerinin doğması ve aradaki uçurumun gittikçe derinleşmesiydi.


Birinci Dünya Savaşı başladığında hemen hemen tamamlanan bu ittifaklar sistemine en son dahil olan devletler üzerlerinde pazarlık yapılan küçük ve güçsüz ülkelerdi, ancak onlar çoğu zaman bunun farkında değillerdi. Osmanlı Devleti, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan, Ortadoğu ve Balkanlarda kendi geleceklerini kurtarmak ya da tarihi imparatorluklarına ulaşmak için savaşı bir fırsat saymışlardı. Savaşın sonunda mağlup olanlar safında yer alan Osmanlı Devleti ve Bulgaristan, kendi toprak bütünlüklerinin korunamayacağını görmüşler, iktidar değişiklilikleri ile savaşın suçundan kendilerini kurtarmak istemişlerdi. Ancak galipler bu kurnazca girişimleri gördüklerinden savaş boyunca yaptıkları planları uygulama alanına koymuşlar ve işgalleri savaşı sona erdiren mütarekelerden sonra da devam ettirmişlerdi.


Milli Mücadele tarihimizin üzerinde en çok tartışılan konularından birisi, ilk işgalin ve ilk milli direnişin nerede, ne zaman ve kimler tarafından başlatıldığıdır.Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasını bir başlangıç olarak kabul edenlerİskenderun Dörtyol’un Köse Köyü’nde ilk kurşunun atıldığını, Genelkurmay Başkanlığı ATASE Başkanlığı’ndan aldıkları bir yazı ile ispatlamışlar ve “İlk Kurşun” anıtını beldelerine dikmişlerdir. Oysa İzmir Konak Meydanı’ndaki Hasan Tahsin Anıtı da “İlk Kurşun Anıtı” adını taşımaktadır.


Bu tartışmanın diğer bir boyutu da ilk kurşun öncesi ya da sonrası gelişmeleri içersine almaktadır. Yani kurşunu attıran ilk milli teşkilatın kuruluşu sorunu bugün şehirlerimiz arasında adeta bir rekabete dönüşmüştür. Bir bakıma ilgili şehir tarihçilerinin de bu durumun doğmasında etkili olduklarını söylemek mümkündür. Her araştırmacı kendi ilgi alanını kamuoyu önünde önemli hale getirerek dikkat çekmek istemektedir. Yerel kongreler, konferanslar, sempozyumlar, dinlemeyi seven ve milli duygularına hitap edilmesinden hoşlanan insanlarımız için bu görüşlerin ön plana çıktığı yerler olmuştur.


İlk olma sorununun temelinde yatan unsurlardan birisi de milli mücadeleye katılmış olanların kaleme aldığı hatıralar olmuştur. Mütareke dönemindeki gelişmeleri ele alan oldukça fazla hatıra tefrika ve kitap halinde yayınlanmıştır. Bu hatıraların yazarları savaş sonrası gelişmeleri ele alırken bölgesel ve milli olmak üzere iki grupta konuları ele almışlardır. Hükümetin merkezinden bütün ülkeyi görenler daha geniş düşünerek bütün gelişmeleri inceleme imkânı bulabilmişlerdir. Yerel hatıra yazarları ancak kendi bölgelerindeki ilk teşkilat ve ilk kurşundan söz etmektedirler. Bu açıdan bakıldığında konu ile ilgili ilginç örnekler vardır. 1920 yılı gelişmelerini anlatan hatıralarda bile ilk milli teşkilattan bahseden kaynaklar görülmektedir.


Kısacası, Anadolu’nun her köşesinin bir mücadele öyküsü vardır. Bu öykü, her bölge için bir ilki ifade etmektedir. Girift olaylar ve girift ilişkiler içerisindeAnadolu Türkü’nün milli mücadeledeki “ilk”ini bulmak araştırmacılar için gerçekten güç görünmektedir. Bu ilk psikolojisinin varlığı da tabii görülmelidir.


Savaşmak, mücadele etmek ya da direnmek, birbirinden çok farklı kavramlar gibi görünse de aslında birbirine çok yakın anlamlar taşımaktadır. Savaşmak, hem mücadele etmeyi hem de direnmeyi içerisine alan geniş bir anlam taşımakla beraber direniş daha çok baskı ve güce karşı koymayı ifade etmektedir.


Bu haliyle Milli Mücadele ya da Milli Direniş, Kurtuluş Savaşı’nın diğer anlamları olmakta ve savaşın değişik şekillerde ifade edilmesi ile sonuçlanmaktadır. Savaş bazen bir kazanç elde etmek bazen de hakkını korumak için yapılır. Hakkını korumak için yapılan savaşlardan gurur ile bahsedilir. Savaş tarihçileri bir milletin ya da bir görüşün temsilcisi olarak tahakküm ve işgal amacıyla yapılan savaşları bazen çok iyi tolere ederek içerisine haysiyet, gurur ve barışı yerleştirmişler, ezici gücü çoğu zaman adil güç olarak kendi toplumlarına kabul ettirmişlerdir. Bu sayede yaşama hakkı gasp edilen hem yenilmiş hem de haksız bir duruma getirilmiştir.


Türk Kurtuluş Savaşı içersinde de böyle bir tezat kendisini göstermektedir. Ülkesi işgale uğrayan ve bu işgali ortadan kaldırmak için direnişe geçen millî kuvvetler, işgalcilere göre kanunsuz davranmaktadırlar. Kurtuluş hareketiBirinci Dünya Savaşı’nın devamı olarak düşünüldüğünde bu görüşü ileri sürenler haklı görünmektedir. Ancak tek başına Yunan işgali, Anadolu’daki haksız uygulama ve vahşetleri bütün delilleri ortadan kaldıracak ve direnişe hak verecek niteliktedir.


Her ne kadar barış adına hareket ettiklerini iddia eden Avrupa basını ve kamuoyu bu olayları görmemezlikten geldiyseler de Anadolu’da başlayan yangının dumanlarını kendi insanlarından daha fazla gizleyemediler.


Bu çalışma Anadolu’nun dört bir yanında başlayan yangının hikâyesini konu edinmektedir. Edirne’den Kars’a, İskenderun’dan Trabzon’a kadar uzanan millî direnişin hikâyesini…


 


Sakarya Üniversitesi


Esentepe Kampüsü


02.02.2011

13.660 okunma

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir