Senin Tarihin Sana, Benim Tarihim Bana mı? Muzaffer Albayrak)

Çanakkale Savaşı ile yakından ilgilenmeye başlayanların belki de en çok etkilendikleri olaylardan biridir 57. Alay’dan Üsteğmen Mustafa Asım Bey ile İngiliz Yüzbaşı Woiters’in öyküsü… Deyim yerindeyse gırtlak gırtlağa dövüşmüşlerdir. Ateşkes sırasında birbirine girmiş cesetleri bulunur. Mustafa Asım Bey’in eli Woiters’in boynundaki haçı, Woiters ise Asım Bey’in boynundaki muskayı kavramış şekilde can vermişlerdir. Her ikisi de şimdiki 57 Alay şehitliğinin önüne defnedilirler. Birbirleriyle olan mücadeleleri hilal ile haçın, doğu ile batının mücadelesinin sembolüdür adeta. Yakın zamana kadar 57. Alay Şehitliği’nin önünde bu olayı anlatan bir kitabe de vardı.


Halbuki bir roman ya da film için geçerli olabilecek bu etkileyici sahne gerçekte hiç olmadı. Karaya çıkan bütün Anzak askerlerinin hangi eyaletten geldikleri, subaylarının tamamının, erlerinin neredeyse hepsinin künyeleri biliniyor. Yüzbaşı Woiters adında birisi yok. 57. Alay’da da Mustafa Asım diye birisi yok. Şükür ki bu olayı anlatan kitabe 57. Alay Şehitliği yeni düzenlenmesinde kaldırıldı. Mehmed Niyazi Hoca’nın 30 Nisan 2012 tarihli Zaman Gazetesi’ndeki iddiasının aksine, laiklik endişeleriyle, ya da komutanlar belli olmasın diye değil; doğru olmadığı için…


Onlarca baskı yapan Çanakkale Mahşeri adlı romanını okumayanımız yoktur herhalde. Türk edebiyatında duygularımızı tetikleyen, anlattığı yerle, anlattığı olaylarla ilgili merak uyandıran çok az romandan birisidir Çanakkale Mahşeri. Romanın haklı ünü Mehmed Niyazi Hocamıza Çanakkale Savaşı konusunda da otorite olma payesi kazandırmıştır. Zaman Gazetesi’nde her pazartesi kaleme aldığı yazılarının bazılarını Çanakkale, Birinci Dünya Savaşı ve Enver Paşa’ya ayırır. Günlük bir gazetede tarih analizleri görmek, günümüzle bağlantılarını okumak son derece güzel. (Meselâ bu haftaki yazısında Kutü’l-Amare’yi gündeme taşıması çok önemliydi.) Her pazartesi Mehmed Niyazi’nin yazısına mutlaka bakarım. Ancak bu, üstadın bütün görüşlerine katıldığım anlamına gelmiyor tabi ki.


Geçen zaman bize Çanakkale Mahşeri’nin iyi bir roman, ama sadece iyi bir “roman” olduğunu gösterdi. Dolayısıyla Mehmed Niyazi’nin edebiyatçı kimliğinin tarihçi kimliğinden önce geldiğini göz ardı etmemek gerekli. Bazen yazıları ciddi hatalar içerebiliyor. 30 Nisan 2012 tarihli, Zaman Gazetesi’nde yayımlanan “Güzel Sembollerdi” başlıklı makalesindeki gibi…


“Kanaatimizce Mustafa Kemal’in Çanakkale’de yâd edilmesi için 57. Alay’la ilişkilendirilmesine ihtiyacı yok” diyebilen Mehmed Niyazi Hoca’nın Çanakkale Savaşı’nın en önemli komutanlarından biri olan Mustafa Kemal’in 17 Nisan’da Çamburnu’na geldiğini iddia etmesi vahim bir hata. Keza sadece 77. ve 72. Alayın komutanlıklarını yaptığını yazması da. (57. Alay’ın sağlık sorunundan dolayı Mustafa Kemal Bey’in ayrılmasından 3 gün sonra savaşa girdiği meselesi ise vahim ötesi!) Yarbay Hüseyin Avni Bey şehit olunca yerine Binbaşı Murat Bey’in geçtiği Lodumlu arşivi kayıtlarında olduğu biliniyor. Hâl böyleyken doğru olmayan bu bilgileri de adı sanı duyulmamış bir kaynağa dayandırmak hatayı daha da katmerleştiriyor.


Çanakkale Savaşı konusunda eskisi gibi değiliz artık. Resmi tarihler yanında çok sayıda alayın cerideleri, yine çok sayıda ATESE belgesi yayınlandı. Her yıl birbiri ardına muharebelerde görev almış erinden subayına çok sayıda hatırat yayınlanıyor. Konuyla üstünkörü ilgilenen biri bile çok rahatlıkla temel bilgilere ulaşabilir.


Türkiye’nin en büyük gazetelerinden birinde yazmak binlerce okuyucuya karşı sorumluluk gerektiriyor.


Yorumlara saygı duymak önemli ancak verilen bilgilerin doğru olması kaydıyla.


Tuncay Yılmazer


 


 


……..


 


 


“Senin Tarihin Sana, Benim Tarihim Bana mı?” ( Muzaffer Albayrak)


Biz millet olarak tarihe meraklıyız. Hangi işi yaparsak yapalım, uzmanlık alanımız ne olursa olsun, herkes tarih konusu açıldı mı iki kelam etmek ister. Şahısların tarihi öğrenme yolu, tarihe bakış tarzı, değerlendirmeleri ise sahip olduğu dünya görüşü, ideolojisi, önyargıları ile biçimlenir. Ülkemizde genel anlamda tarih metodolojisi yoktur varsa da epeyce malûldür.


Tarihimize bilhassa yakın tarihimize dair toplumda oluşan kanaatlere, kabullere baktığımızda bu durum kendini fazlasıyla ortaya koyar. Osmanlının son yüzyılı, Cumhuriyet’in ilk çeyreği söz konusu olduğunda, birbirine neredeyse taban tabana zıt değerlendirmeler, anlatımlar çıkar karşımıza. Örnek mi: II. Abdülhamid; Kızıl Sultan mı, Ulu Hakan mı? Enver Paşa; Hürriyet kahramanı mı, Osmanlıyı batıran hayalperest maceracı mı? Vahdeddin; Vatan haini mi, mazlum padişah mı? Lozan; zafer mi, hezimet mi? Daha niceleri…


Herkesin kendi anlayışına uygun şekillendirmeye çalıştığı tarihi olaylardan Çanakkale Muharebeleri de fazlasıyla nasibini almıştır.


Türkiye’de bugün herkesin; muhafazakarların-liberallerin, dindarların-laiklerin, cemaatlerin-kulüplerin kendi Çanakkalesi vardır. Her biri kendi doğrusunu yüceltir, diğerlerini kaynaksız, mesnetsiz, uydurma görür.


Bir kesim Çanakkale’yi tamamen ruhanî bir havaya büründürürken, bir diğeri maneviyattan, imandan, inançtan arındırılmış bir anlatım sunar.


Bir kesim Çanakkale’de Mustafa Kemal’i tek komutan gibi gösterip Conkbayırı ve Anafartalardan ibaret sayarken, karşıt kesim Çanakkale’de Mustafa Kemal’in adını bile anmak istemez.


Her iki taraf işine gelen belgeyi kabul eder, işine gelmeyen kaynağı görmezden gelir. Böylece ortaya; “Senin tarihin sana, benim tarihim bana” diye ifade edilebilecek bir durum çıkar.


Oysa objektif tarih asla bu değildir, bu olmamalıdır.


Tarih sosyal bir bilim dalı olarak yaşanmış bir olguyu bildiren kaynağı, belli bir metodoloji çerçevesinde yorumlayarak, gerçeğe olabildiğince yakın olarak tespit amacını güder.


Tarihçi objektif olmalı mıdır? Bu mümkün müdür?


Objektiflik, tarihi olguların tespit edilmiş halidir. Subjektiflik olguların değerlendirilmesinde yapılan yorumlarda ortaya çıkar. Dolayısıyla tarih anlatımında öncelikle aranması gereken, tarihi olguların objektif, yani tespit edilmiş aslına uygun şekilde sunulup sunulmadığıdır. Bunun üzerinde yapılacak yorumların subjektifliği zaten peşinen kabul edilir. Subjektifliği ortadan kaldırmanın veya en aza indirmenin yolu vardır. Bu yol, olaylara geniş bir perspektiften bakarak, eleştirel ve mukayeseli kaynak tahlilinden geçer.


Tarih yazımında subjektiflik, önyargı ile ortaya çıkar. Sahip olunan dünya görüşü, inançlar, duygu ve hislerin tezahürü olan ön yargının tarihi olaylara bakışı, düşünceyi etkilemesiyle nesnellik kaybolur. İnsanı duygu ve hislerinden arındırmak söz konusu olmadığına göre düşünce ve yargılarında objektif olmasını beklemek mümkün değildir. Meşhur Fransız tarihçi Fernand Braudel ”Tarih yazarken benim Fransız olduğum unutulmamalıdır” derken her halde bu gerçeği hatırlatıyor.


Tarihte objektif ve subjektif unsurlar bir arada olabilir. Bu normaldir. Burada önemli olan subjektif unsurların, objektif tarihi olguları geçersiz hale getirecek derecede baskın olup olmamasıdır.


Bu kadar lafı etmemin sebebi yukarıda bahsi geçen yazıyı analiz ederken hangi gözle bakmaya çalıştığımı izah içindir.


Mehmed Niyazi Hocamızın kaleme aldığı bu yazıyı ben de okumuştum ve hayretler içinde kalmıştım. Yukarıda söylediğim gibi tarihi olayın yorumunda subjektiflik beklenen bir durumdur. Ancak tespit edilmiş, kabul görmüş tarihi bir olgunun, yazıda ismi verilen bir tek kitaba –maalesef bu kitabı ben görmedim, bulup bakmak istiyorum- istinaden yok sayılması (Mustafa Kemal’in 57. Alay’la ilişkilendirilemeyeceği iddiası) subjektifliği aşarak tarihi olguyu reddetmeye varıyor. Mehmed Niyazi’nin delil gösterdiği bir tek kitaba karşılık yüzlerce Osmanlı Arşivi, ATASE belgesi, bir o kadar yazılmış kaynak değeri taşıyan kitap delil olarak gösterilir.


Burada asıl mesele olayı ispat edecek belge ve kaynak yarıştırması değildir zaten. Eğer işinize gelmiyorsa yüzlerce belge ve kaynak eseri de reddedebilirsiniz. Rahatlıkla “senin tarihin sana, benim tarihim bana” denilebilir.


Tuncay Bey’in yukarıdaki yazısında bahsettiği; Mustafa Asım-Woiters hikayesi, 57. Alay’la M. Kemal’in ilişkilendirilmemesi iddiasından başka, yazıda hatalı gördüğüm iki hususu da ben ilave edeyim.


Bunlardan biri 57. Alay ve Kumandanı Hüseyin Avni Bey ile ilgili: 57. Alay ve şehit kumandanı Hüseyin Avni Bey Çanakkale savaşlarında üzerinde en çok spekülasyon yapılan unsurlardır. Kimisi 57. Alayı bir hücumda toptan şehit eder, o derece ki alaydan bir fert bile kalmaz ve alay sancağı bir çalıya takılı kalır. Anzaklar bu sancağı alıp Avustralya’ya götürür.


Burada da benzer bir durum var. Yine 57. Alay bir muharebeye girmiştir, alay kumandanı Hüseyin Avni Bey Şehit olur, yerine Binbaşı Yusuf Ziya Bey geçer o da şehit olunca kumandayı -herhalde başka subay kalmadığından- alay müftüsü Hasan Fehmi Bey alır, o da şehit düşer.


Doğru olan bir tek şey var o da; 57. Alay Kumandanı Hüseyin Avni Bey’in şehit olduğu. Ne var ki şehadeti yukarıda anlatılan hikâyede olduğu gibi değildi. Hüseyin Avni Bey 13 Ağustos 1915’te Ramazan Bayramı’nın ikinci günü saat 14.30’da, cephe gerisindeki karargahına düşen bir obüs mermisi ile şehit düştü.


Onun yerine vekaleten 2. Tabur kumandanı Binbaşı Murat alay komutanı oldu. Murat Bey 24 Ağustos’ta 11. Tümen’e tayin olunca alay kumandanlığına Binbaşı Ali Haydar Bey tayin oldu.


Yazıda bir de şehit olan “Alay Müftüsü Hasan Fehmi Bey”den bahsediliyor. Gerçekten de 57. Alay’da bir Hasan Fehmi vardı, ancak bu alay müftüsü değildi. 57. Alay 3. Tabur İmamının ismi Hasan Fehmi Efendi idi. Sermet Atacanlı’nın “Atatürk ve Çanakkale Komutanları” isimli kitabındaki 57. Alay harp ceridesini anlatan 25-26 Nisan günlerinde bu imam efendiden iki yerde bahsedilir.


Bunlardan ilkinde; “Esir alınan Anzak askerlerinin sorgulamaları yapıldıktan sonra, elinde tüfekle avcılar arasında düşmana hücum eden 3. Tabur İmamı Hasan Fehmi Efendi’ye teslim edilerek tümen kumandanlığına gönderildi” denilmektedir.(s. 409)


İkincisi ise; “26/27 Nisan gecesi muhtelif taburlardan toplanan efraddan üç bölük tertip edilmiş bir bölüğe verilecek subay bulunmadığından 3. Tabur İmamı Hasan Fehmi Efendi bölük komutanı tayin edilmişti” denilmektedir.(s. 413)


Bu bilgilerden yola çıkarak Hasan Fehmi Efendi’nin alelade bir tabur imamı olmadığını söylemek mümkündür. Ölümü hiçe sayarak askerlerle beraber en ön safta harp etmiştir. İmamlığı yanında bu cesur muharip yanı da öne çıktığından mecbur kalınınca bölük komutanı bile yapılmıştır.


Mehmed Niyazi Hocamızın Çanakkale’de şehit olduğunu söylediği Hasan Fehmi Efendi hakikaten de bir muharebede şehit oldu. Ama bir sene sonra Galiçya’da.


Hasan Fehmi Efendi 57. Alay’la Galiçya’ya da gitmişti. Bu sefer alay müftüsü olarak.


30 Eylül 1916’da Rusların çok şiddetli bir hücumu neticesinde, Ruslar 57. Alay’ın birinci hat siperlerine girmişler. Hasan Fehmi Efendi yerinde duramamış karşı taarruza hazırlanan 57. Alay erlerinin önüne geçerek tekbir ve tehlillerle düşmana saldırmış. Ruslar siperden atıldığı gibi önlerindeki bir tepe de zaptedilmiş. Bu sırada hemen yakınında patlayan obüs Hasan Fehmi Efendi’nin şehadetine sebep olmuş. Askerleri şehid müftülerini o tepede defnetmişler. (Harp Mecmuası, sayı: 16, sf: 251)


İkinci husus Çanakkale’nin son şehidi meselesi. Mehmed Niyazi Hoca “Çanakkale’de son şehidimiz Siirtli Mülazım Zahid Efendi’dir” diyor.


Evet Çanakkale’de 8/9 Ocak günü şehid olmuş Zahid Efendi vardır. Ama bu Hoca’nın yazdığı gibi Mülazım yani teğmen değil, Üsteğmendir. Siirtli değil Gümüşhane’nin Şiran ilçesindendir. Bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyenler, bu sitede yayınlanmış Hafize Kasar’ın Şehid Üsteğmen Zahid Efendi isimli yazısına bakabilir.


Ancak Zahid Efendi’nin Çanakkale’nin son şehidi olduğunu iddia etmek doğru mudur? Zira Seddülbahir’in tahliye edildiği 9 Ocak 1916 günü, sabahı düşmanı kaçırmamak için sahile koşan çok sayıda askerimiz, düşmanın siper güzergahlarına yerleştirdikleri bubi tuzaklı mayınlar yüzünden şehid olmuştu.


Belki Çanakkale’de “ismen tespit edilebilmiş” son şehit, Üsteğmen Zahid Efendi’dir denilebilir.


 Muzaffer Albayrak


 


 

Bir cevap yazın