GELİBOLU’YU ANLAMAK

Balkan Savaşları

Balkan Savaşlarının 100. Yıldönümünde Çok Önemli Bir Kitap – Abdullah Paşa’nın Balkan Harbi Hatıratı (Haz. T. Yıldırım, İ. Öztürkçü)

Osmanlı Devleti, “hürriyet, adalet, müsâvât” sloganlarının gölgesinde gerçekleşen II. Meşrutiyet’in ilanından birkaç yıl sonra kendisini bir ateş çemberinin içerisinde bulmuştur. Trablusgarp Savaşı’nın izleri henüz silinmemişken, Balkan Savaşları başlamış, onun yaralarını sarmadan da Birinci Dünya Savaşı patlak vermiştir. Yaklaşık on yıl süren bu felaket yılları toprak kaybı dışında, büyük göç ve ekonomik buhranları da beraberinde getirmiştir. Bu savaşlar içerisinde sebep ve sonuçları itibariyle en acı ve ibretli olanı Rumeli topraklarına veda ettiğimiz Balkan Savaşlardır. Ve 2012 yılı Balkan Harbi’nin 100. sene-i devriyesidir.
Balkan Harbi üzerine yazılmış mevcut kaynaklar içerisinde kanaatimizce en önemlisi Şark Ordusu Kumandanı Abdullah Paşa’nın hatıratıdır. Bu hatıratı önemli kılan sebeplerin başında, Abdullah Paşa’nın Şark Ordusu Kumandanı olarak harbin bütün safhasını yaşamış olması, bütün yazışmaları günü gününe kaydetmesi ve harbin gidişatını çok iyi okuyup üstlerini, muhtemel bir yenilgi ve hezimet konusunda uyarmış olması gelir. Fakat ordunun içinde bulunduğu maddî ve manevî zaaflar, askerin aç, susuz ve perişan bir halde oluşu, siyasî çekişmeler, ulaşım sıkıntısı, malzeme yetersizliği gibi yenilgiyi hazırlayan nedenler bu felaketi netice vermiştir.( Yazarlar )

Balkan Harbi Hatıraları (Ömer Seyfettin)

Savaşın toplum düzeninde meydana getirdiği sarsıntıları, acıları, yıkıntıları yakından gören ve yaşayan Ömer Seyfettin, Yanya Kalesi’nin savunmasında Yunanlılara esir düşmüş, önce farklı yerlerde tutulmuş, daha sonra Nafplion kasabasında yaklaşık bir yıl esir kalmıştır. Kitaptaki hatıraların bir kısmı da bu dönemi kapsamaktadır. (Kitap Tanıtım Yazısından)

Balkan Muharebeleri Sırasında Mustafa Kemal’in Çanakkale Bölgesindeki Faaliyetleri (Yrd. Doç. Dr. Mithat Atabay)

Balkan Savaşı başladığında Trablusgarp’tan bulunan Mustafa Kemal, 24 Ekim 1912 tarihinde oradan hareketle Mısır’a, daha sonra da Trieste ve Romanya üzerinden İstanbul’a ulaştı. Daha yolda iken hemen hemen bütün Rumeli’nin elden çıktığını ve Bulgarların Çatalca önlerine kadar geldiklerini öğrendi. İstanbul’a gelen Mustafa Kemal, 21 Kasım’da Harbiye Nezareti’nde görevlendirildi. Harbiye Nezareti’ndeki kısa görev süresi içerisinde Bolayır berzahının önemi üzerinde duran Mustafa Kemal’e göre; “Bolayır berzahı, Karadeniz’den Akdeniz’e geliş-gidişleri denetleyebilecek olan bölgenin kapısı”ydı. Aynı zamanda bu bölgede bulunan herhangi bir birlik Çatalca karşısında bulunan Bulgar Ordusu’nun gerisine saldırabilirdi. Osmanlı Harbiye Nezareti, Bolayır berzahının gerisinde “Mürettep” adı altında bir “Kolordu” kurmuştu. İsmi de “Bahr-ı Sefid Boğazı (Akdeniz Boğazı) Kuva-yı Mürettebe Kumandanlığı” idi. Bahr-ı Sefid Kuva-yı Mürettebe Kumandanı Fahri Paşa, Erkânı Harbiye Reisi(Kurmay Başkanı) Binbaşı Ali Fethi(Okyar) Bey, Harekât Şube Müdürü Binbaşı Mustafa Kemal (Atatürk) Bey’di. Mustafa Kemal’in bu göreve tayin tarihi 25 Kasım 1912’dir . Bu Kolordunun görevi, denizden ve karadan Bolayır üzerinden yapılacak düşman saldırılarına karşı Çanakkale Boğazı ve Gelibolu bölgesini savunmaktı. Bu Kolordunun karargâhı bugünkü Haşmet Bey Çiftliği binası idi. Mustafa Kemal, 27 Ekim 1913 tarihine kadar toplam onbir ay iki gün burada görev yaptı. (M.A)

İmparatorluğun Gözyaşları – Balkan Savaşı’nı Neden Kaybettik ? ( Tuncay Yılmazer )

Aç kalmamak için bulabildiği mısır kökünü yemeye çalışan ordu komutanı…Koleranın perişan ettiği binlerce asker… Yollara düşen binlerce Müslüman muhacir…Cephelerde arka arkaya ağır mağlubiyetler alan siyasetle içli dışlı olmuş bir ordu… Şevket Süreyya Aydemir’in “Türk piyadesinin kaçışı Bulgar süvarisinin ilerleyişinden daha hızlıydı…” diye yazmasına neden olan o felaket günleri…Yarbay Hafız Hakkı’nın “Bozgun” adlı eserine yazdığı şu şatırlar… “……Mazisiyle benliğime, ruhuma kuvvet veren Fatih minarelerinden bir sürü ruhlar bana ‘Ey Meşhed’i bırakan bedbaht ordunun subayı! Hâlâ nasıl yaşıyorsun diyor!’ Bütün ordunun bozgunlukları yüreğimi çökertiyor, yüzümü yerlere kapattırıyor.Kan ağlayan kalbim kalan vatan parçalarının bütün güzellikleri için kardeşini kaybetmiş bir insan şefkatiyle titriyor…..” Ne olmuştu da tarihi zaferlerle dolu bir ordu , düşmanlarını bile şaşırtacak derecede hızla mağlubiyete sürüklenmiş, başkenti bile kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmış, eski başkenti olan Edirne Bulgarların eline geçmiş, Makedonya Sırplarla Yunanlılar arasında paylaşılmıştı? Milletçe en büyük özelliğimiz olan yenilgileri fazla gündeme getirmeme, ders çıkarmama özelliğimize en iyi örnek Balkan Savaşı verilebilir. Oysa Balkan Savaşı başarısız bir diplomasinin, siyasete bulaşmış bir ordunun, yapıcı değil yıkıcı muhalefetin bileşiminin nelere mal olacağına dair çok çarpıcı örnekler içerir. ( Bu makale Kültür Dergisi Mart 2009 Rumeli Özel Sayısında Yayınlanmıştır )

Balkan Harbi’nin Toplumsal-Siyasal ve Ekonomik Etkileri -2 ( Sacit Kutlu )

Makalesinin 2.bölümünde Sacit Kutlu Balkan Savaşı’nın özellikle sağlık alanındaki ve kadınların toplumsal yaşamdaki yeri üzerine olan etkilerini inceliyor. Kutlu, İlk kez Balkan Harbi’nde devletler arasında sağlık hizmetlerinde ırk ve din ayrımı yapılmadan belirli ölçülerde bir işbirliğine gidildiğini, evrensel normlar oluşmaya başladığını belirtiyor. Cenevre’deki uluslar arası Kızılhaç Genel Merkezi savaş esirlerine yardımcı olmak üzere Belgrat’ta, başkanlığına İsviçre büyükelçisinin getirildiği uluslar arası bir büro oluşturulmuş, böylelikle çarpışan devletlerin esir düşen askerleri hakkında Kızılhaç ve Hilâl-i Ahmer örgütleri arasında kurulan iletişim sayesinde bilgi almak mümkün olmuştu. Makalede savaş sırasında ortaya çıkan kolera salgını ve buna karşı alınan önlemlerden de bahsediliyor. Önemli bir nokta da, o vakte kadar hastanelerde gayri Müslim, Levanten veya ecnebi kadınlar hemşirelik yaparken, Müslüman-Türk kadınlar arasında bu mesleğin de Balkan Harbi’yle başlaması. Kutlu, kurulan çeşitli derneklerle ( Mamûlat-ı Dâhiliye İstihlâkı Kadınlar Cemiyeti Hayriyesi (Yerli Mamüllerin Tüketimi için Yardımsever Kadınlar Cemiyeti), Osmanlı Türk Kadınları Esirgeme Derneği , Türk Kadınları Biçki Yurdu vb. ) kadınların sosyal yaşamda daha çok yer almaya başladığının altını çiziyor.

Balkan Harbi’nin Toplumsal-Siyasal ve Ekonomik Etkileri -1( Sacit Kutlu )

Balkan Harbi, Osmanlı İmparatorluğu’nun idari ve askeri çevrelerinde ayrıca hangi görüşten olursa olsun bütün aydınlarında tam bir şok etkisi yapmıştır. Kumanova’da , Kırklareli’nde bozguna uğrayan birliklerin perişan hali ve her şeyini bırakıp yollara düşen Müslüman ahali büyük bir felaketin yansıyan görüntüleriydi. Edirne’de, Yanya’da, İşkodra’da kuşatma altında aç, susuz haftalarca dayanmaya çalışan binlerce asker ve sivil , Bab-ı Ali’nin tarihinde düştüğü en acı günlere işaret ediyordu. Asırlardır hüküm sürülen vilayetler teker teker elden çıkmıştı artık. Dr. Sacit Kutlu Balkan Harbi’nin Osmanlı Toplumu üzerindeki çeşitli etkilerini “Gelibolu’yu Anlamak” için kaleme aldı. İlk bölümde Sacit Kutlu, Balkan Harbi’nin pek çok savaş tekniğinin, strateji ve taktiğinin ilk kez uygulandığı savaş olduğuna dikkati çekiyor. Osmanlı aydınlarının Balkan felâketinin nedenlerini siyasal ve askeri gerekçelerin yanında, 1870 yenilgisini Prusya’nın eğitim sistemindeki üstünlüğü ile açıklayan Fransız aydınlarına benzer bir şekilde, Osmanlı eğitim sisteminin zafiyetinde aradıklarını belirtiyor. İmparatorluktan Cumhuriyet’e geçiş süreci ve özellikle II. Meşrutiyet dönemi üzerinde çalışan Sacit Kutlu’nun “ Balkanlar ve Osmanlı Devleti” ( Bilgi Üni. Yay. ) ve Sedat Simavi Ödülleri 2004 Sosyal Bilimler Övgüye Değer Eser Ödülü alan “Didâr-ı Hürriyet – Kartpostallarla II. Meşrutiyet 1908-1913” ( Bilgi Üni. Yay.) adlı iki kitabı, çeşitli dergilerde yayımlanmış makaleleri bulunuyor.

İstanbul’da Savaş Günleri – Wilhelm Feldmann ( Tuncay Yılmazer )

8 Ekim 1912 tarihinden ( çatışmalar, ateşkesler, antlaşmalar ile ) aralıklı olarak 29 Eylül 1913’e kadar devam eden Balkan Savaşlarının tarihimizin en acı, kara sayfalarından birisi olduğuna kuşku yok. Neredeyse 400 yıldır adaletle hükmedilen, İslam eserleriyle nakış nakış işlenen bu topraklar kısa bir süre içerisinde elimizden çıkıp gitmiştir… Giden sadece tipik bir Anadolu kasabasından farkı olmayan nazlı Üsküp, mağrur Manastır ya da cıvıl cıvıl Selanik değildi elbet…Giden çokkültürlülük içerisinde hoşgörüydü, adaletti, renklilikti. Devlet yönetimini komitacılık zannedenlerle ne dediği belli olmayan korkak bir devlet erkanının bileşiminin sonucu Balkan felaketini getirmiştir. Osmanlı birliklerinin Sırplar, Bulgarlar, Yunanlılar karşısında düştükleri aciz durum hafızalarımızın kuytu köşelerine saklanmış durumda. Milletçe en büyük özelliğimiz olan yenilgileri fazla gündeme getirmeme, ders çıkarmama özelliğimizden olsa gerek Balkan Savaşı ile ilgili kaynak sayısı bir hayli az. O dönemde Berliner Tagesblatt gazetesi İstanbul muhabiri ve Osmanische Llyod gazetesi redaktörü olan Wilhelm Feldmann o kabus gibi günleri hiç abartmaya sapmadan bütün gerçekliğiyle anlatıyor.

BALKAN SAVAŞLARI ( 1912-1913) Richard C. Hall ( Tuncay Yılmazer )

Her zaman söylerim. Kurtuluş Savaşı’nı anlamak için Birinci Dünya Savaşı’nı, Birinci Dünya Savaşı’nı anlamak için de Balkan Savaşı’nı anlamak gereklidir diye…. Geçmişte yakın komşularımızla ( ayrıca onların kendi aralarında ) olan siyasi problemlerin günümüzde bile devam ettiğini görmek ilginç bir o kadar da üzücü. Bosna Savaşı’nın televizyonlara süzülen görüntüleri bile hâlâ aklımda. Ya da seksenli yıllarda Kapıkule tren istasyonunda karşılamaya gittiğimiz Bulgaristan’dan zorunlu göçe tabi tutulan soydaşlarımızın o perişan hali… Bu duygularla Minnesota Üniversitesi’nden Prof. Richard Hall’ın Balkan Savaşları adlı kitabına başlarken, Prof. Zafer Toprak’ın esere yazdığı önsözde; çeşitli dillerdeki to balkanize (ing.) , balkanizer (Fr.) balkanisieren (Alm.) kelimelerinin bir bölgeyi birbirine düşman topluluklara bölmek anlamına geldiğini belirtmesi hiç şaşırtıcı gelmedi doğrusu. Tarih boyunca düzensizliğin, kaosun, acıların hüküm sürdüğü bu coğrafyanın en uzun barış dönemlerinden birini Osmanlı döneminde yaşadığını da belirtmek gerek.