GELİBOLU’YU ANLAMAK

Şefik Kolaylı’nin Hatıralarında Millî Mücadele Dönemi Ankara’sı Ve Mehmet Âkif Ersoy (Erol Kabil)

 

Mehmet Âkif’in Millî Mücadele yıllarında Ankara’da yapmış olduğu faaliyetlere ışık tutan aşağıdaki makale (İstiklâl Marşı Şairi ve Ankara), ilk olarak Ankara Büyükşehir Belediyesi Dergisi’nde yayımlanmış, ardından Veteriner Hekimleri Derneği’nin dergisinde (1953 yılında) hiç değiştirilmeden tekrar yayımlanmıştır [1]. İkinci yayında dikkat çekici husus; röportajı veren Şefik Kolaylı’nın, makalenin tekrar yayımlandığı dönemde Veteriner Hekimleri Derneği’nin başkanı olmasıdır. Bu durumda, Kolaylı’nın hatıralarının korunması ve daha geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmasını sağlamak amacıyla makaleyi dernek dergisinde yeniden yayımladığı çıkarımı yapılabilir.

Bu çalışmaya konu olan metin her ne kadar röportaj formatında yayımlanmış olsa da, içeriği bütünüyle Şefik Kolaylı’nın hatıralarından oluşmaktadır. Söz konusu hatıralar, özellikle Millî Mücadele döneminde Ankara’da bulunan Mehmet Âkif Ersoy ile ilgili birinci elden bilgiler içermesi yönüyle büyük önem taşımaktadır

Hatırat yazma geleneği; unutulmama arzusu, yaşananların kalıcı hâle getirilmesi, belirli kişilere duyulan hürmetin ifade edilmesi, gelecek nesillere ders bırakma düşüncesi ya da dönemin şartlarında açıktan ifade edilemeyen görüşlerin tarihe not düşülmesi gibi çeşitli amaçlara dayanır [2]. Şefik Kolaylı, Âkif’in yönlendirmesiyle baytar mektebine kaydolmuş, öğrencilik yıllarından itibaren hayatı boyunca onun yakınında bulunmuştur [3]. Bu nedenle Kolaylı’nın Âkif hakkındaki tanıklıkları ve anıları son derece önemli hâle gelmektedir. Bu önemli çalışmanın günümüzde erişimi güçleşmiştir. Bu nedenle metnin aslına müdahale edilmeksizin elektronik ortamda yeniden yayımlanmasının, araştırmacılar, tarihçiler, bilim insanları ve alana gönül veren okuyucular açısından faydalı olacağı düşüncesindeyiz.

Şefik Kolaylı, 1886 yılında Bodrum’da doğmuş, 1907’de baytar mektebinden mezun olmuştur. Meslek hayatına 1908 yılında Üsküdar muayene veteriner hekimi olarak başlamıştır. 1909 yılında İstanbul Pendik’teki Bakteriyolojihane-i Baytari’ye atanmış, 1910’da mesleki eğitim amacıyla Fransa’ya gönderilmiştir. 1914’te yurda dönerek Pendik Veteriner Bakteriyoloji Enstitüsü’ndeki görevine devam etmiştir. 1915-1921 yılları arasında Millî Mücadele faaliyetleri kapsamında askerî görevlendirme ile önce Eskişehir’e, daha sonra cephe koşullarına bağlı olarak Kırşehir ve Ankara’da ordunun hayvanları için aşı ve serum üretmek üzere çalışmalar yapmıştır. 1921-1923 yılları arasında Ankara’da, Batı Cephesi’nin ihtiyaçları doğrultusunda taşınan bu laboratuvarlarda aşı ve serum üretim faaliyetlerini yürütmüş ve cephenin bu ihtiyaçlarını karşılamıştır. 1925-1939 yılları arasında Pendik Veteriner Bakteriyoloji Enstitüsü Müdürlüğü’ne atanan Kolaylı, 1939’da Tarım Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı’na, 1948’de ise Tarım Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı görevine getirilmiştir. Aynı zamanda ünlü ney üstadı Tevfik Kolaylı’nın (Neyzen Tevfik) kardeşidir [4].

Şefik Kolaylı’nın sözünü alıntılayarak [5];

“Her meslek yetiştirdiği büyük adamların omuzları üstünde yükselir ve bu adamlardan kuvvet alır.

Büyüklerinin hatıralarını bir hizmet halesi içinde yaşatmak, bir mesleğin müntesipleri (ilgilileri) için büyük bir borçtur.”

 

“Borcumuzun sorumluluğunu bir nebze olsun yerine getirdiğimiz düşüncesindeyiz. Bunun yanında makaleyi tekrar yayınlamamıza izin veren Veteriner Hekimler Derneğine teşekkür ederiz.

  Erol KABİL

 

İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİ VE ANKARA (*)

Yazan: Mustafa YATMAN

Hangi Ankaralı, Ankara kalesinde dalgalanan şanlı bayrağıza baktıkça,

Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak

mısralariyle başlayan İstiklâl Marşımızı ve onun şairi Mehmed Âkif’i hatırlamaz?

 

Mehmed Âkif, İstiklâl Marşını istiklâlimizin gerçekleştiği baş şehir Ankaramızda yazmıştı. Bu itibarla, Büyük şair Mehmed Âkif’in Ankara ile münasebeti ve bunun Ankaralılara verdiği şeref büyüktür. Âkif, Millî Mücadelede ailesini İstanbul’da bırakarak, göğsünde istiklâl aşkı ve imaniyle Ankara’ya koştu. Ankara’ya geldikten bir müddet sonra Konya isyanının vuku bulması üzerine Âkif’i orada görüyoruz. Konya’da isyanın bastırılmasında yardımda bulunmuş ve Ankara’ya dönmüştür.

Bir aralık, Kastamonu’ya da giden Âkif, Nasrullah camiinde vaizler vererek Sevr’in asla kabul edilemiyeceğini halka anlatmıştır. 25 Kânunuevvel 1336 (25 Aralık 1920) da Kastamonu’dan tekrar Ankara’ya döndü. Burdur mebusu olarak birinci B. M. Meclisine girdi ve meclisin bütün çalışmalarında bulundu.

Resim-1 Âkif, bu benzerini daha yazmağa imkân göremediğini itiraf ettiği İstiklâl Marşı’nı, arka plânda, dipte görülen dergâhta, kaleme almıştı.

Mehmed Âkif, İstanbul’dan gelince, Taceddin dergâhı şeyhinin kendisine verdiği dergâhta oturdu. 17-Şubat 1337 (Şubat 1921) tarihinde İstiklâl marşını burada yazdı.

Dergâhın o zamanki durumunu Eşref Edib’in kitabından okuyalım:

“Dergâh deyince dervişler, âyinler hatıra gelmesin. Eşraftan birinin adeta selâmlık dairesi. Ufak bir köşk gibi muntazam yapılmış. İçi dışı boyalı. Döşenip dayanmış. Güzel ve geniş bir bahçesi var. Türlü türlü meyvalar. Önünde bir şadırvan. Şarıl şarıl sular akıyor.” (Eşref Edib, Mehmed Akif, 1938, S: 70).[1]

Midhat Cemal’in kitabında Hüseyin Suat’ı dinleyelim:

“Köşede paslı küçük semaver; yerde posteki, yazın geldiğini ispat etmek için tekkenin yanındaki mezarlıkta bir miktar yeşillik” (Midhat Cemal, Mehmed Akif, 1939, S: 132).2

 

Yine Eşref Edib’in kitabından Taceddin dergâhı şeyhinin anahtar hikâyesini nakledelim:

Dergâh kapısının kilidi bozulur. Akif’in dergâh misafiri Hilmi Bey kilidi düzeltmeğe uğraşırken Şeyh efendi gelir. Ankara şivesiyle “Hilmi Bey ne uğraşıyon. Şonon frengisi (şunun frenki (avrupası) var). Bir nahtar bulda onart” demesi üzerine Akif gülerek “Hilmi Bey, der; şeyh efendinin dediği gibi yap”.

İstiklâl Marşı için açılan müsabakaya 724 şair iştirak etmişti. Akif, kazanan şiirin şairine para mükâfatı verileceğinden müsabakaya girmek istemiyordu. Maarif Vekili Hamdullah Suphi’nin taahhüdü üzerine parayı kabul etmemek şartıyla şiirini verdi. Akif’in şiiri bilâhare birinciliği kazanacak ve Büyük Millet Meclisinde Hamdullah Suphi’nin gür sesiyle dile gelecektir.

Meclis, 12 Mart 1337 (12 Mart 1921) tarihinde müstesna bir gün yaşamış, kabul edilen İstiklâl Marşının okunması büyük bir tezahürata vesile olmuştur. Mebuslar, şiirin tekrar, tekrar okunmasını istiyorlardı. Marş, tam dört defa ayakta dinlenmiştir.

Akif, Orduya ithaf ettiği şiirinin mükâfatı olan 500 lirayı yine Kızılay’a hediye etmiştir. İstiklâl Marşı şairi, Sakarya Muharebesinin en buhranlı anlarında bile ordumuzun muzaffer olacağı hakkındaki kanaatini muhafaza etmiş ve Ankara’dan ayrılmamıştır. “Nazif’e Cevap” (15 Nisan 1337) (15 Nisan 1921), “Bülbül” (9 Mayıs 1337) ((9 Mayıs 1921) , “Leylâ” (Nisan 1338) (Nisan 1922) şiirlerini Ankara’da yazmıştır.

 

Kıymetli şair, edip Midhat Cemal’den şu satırları okuyalım:

“Son ve feragatin güzel ıztırabı içindeki Ankara onun evi idi. İstanbuldan gelen misafirlerini sokak kapısından karşılıyor, memleketi kurtaracakların oturdukları kartal yuvalarını misafirlerine yakından tanıtıyor, sonra ufuklarda bir noktayı gösteriyordu:

 

— İmrulkayıs’ın mezarı.

İmrülkayıs müslümanlıktan evvelki Arap şairlerinin büyüklerindendir. Arap hükümdarlarından birinin oğlu bu şehzade şair, zayıf bir rivayete göre, üvey annesine aşk şiirleri yazdığı için babasıyla bozuşmuş, Rum Kayserine sığınmıştı. Bu sefer de Rum Kayserin kızına aşık olduğu için Bizanstan kovulmuş yolda giderken Ankara’da ölerek orada gömülmüştür.” (Midhat Cemal; Mehmed Âkif, 1939, S: 133).2

Resim-2 Âkif’e dair hatıralarını nakleden Şefik Kolay’lı Mustafa Yatman’a, İstiklâl Marşı’nın kaleme alındığı binanın mahallinde o günün heyecanı tafsil ederken adını başında duruyor ve sonra sözlerine devam ediyor.

Böylece, Âkif’in Millî Mücadelede İstiklâl Marşını yazdığı sıralardaki hayatına dair, yazılmış eserlerden istifade etmek suretiyle yaptığımız hülâsa burada bitiyor.

Esas mesele, Âkif’in Ankara ile münasebeti hakkında neşredilmemiş hususların yazılması idi. Bunun içinde, onu Millî Mücadelede, Ankara’da İstiklâl Marşını yazdığı zamanlarda kendisiyle beraber bulunmuş şahsiyetlere müracaat etmekten başka çare yoktu.

Ankara belediye dergisinin bu nüshasında “Ankara, İstiklâl Marşının Yazıldığı şehir” başlıklı kıymetli fikrasını okuduğunuz Sayın Hocam Nurettin Artam’ın himmetiyle, Âkif’in yakın aile dostu ve meslek arkadaşı Sayın Şefik Kolaylı ile görüşmek fırsatını buldum. Aşağıda okuyacağınız satırlar; Sayın Şefik Kolaylı ile görüşmemiz esnasında, kendilerinin bana anlattıkları kıymetli hatıralarından, Âkif’in Ankara ile münasebetini gösteren zaptedebildiğim kısımlardır. Sayın Şefik Kolaylı, hatıralarını anlatmadan evvel, Ankara Belediye Dergisinin bu sayısında Âkif için yer ayrılmasından dolayı Belediye Reisi Atıf Benderlioğlu’na bilhassa teşekkür etmişlerdir. Millî Mücadele’de Ankara ve edebiyat tarihimiz için kıymetli birer vesika teşkil edecek olan bu hatıraları, Ankara Belediye Dergisi okuyucularına arzetmek imkânını bana veren Sayın Şefik Kolaylı ile Nurettin Artam’a tekrar minnet ve şükranlarımı sunmayı bir borç bilirim.

İstanbul’un ecnebîler tarafından işgali üzerine, vicdanen çok müzdarip bir hale gelen Âkif, oğlu Mehmet Emin’i yanına alarak Kuşcubaşının oğlu Eşref ve son zamanda vefat eden Yenibağçeli Şükrü (Enver Paşanın yaveri ve bilâhare T. B. M. M İstanbul Mebusu ile beraber karadan Üsküdar – Samandıra yoluyla Göynük’ten Ankara’ya gelmiştir.

Resim 3: Akif, Ankara’dan ayrılıncaya kadar, yukarda resmi görünen evde ikamet etmiştir.

Âkif İstanbul’dan gelince Taceddin dergâhında kalmıştır. Ailesi bilâhare İstanbul’dan Kastamonu’ya gelmiş ve oradan sonra Ankara’da Âkif’e iltihak etmiştir. Bunun üzerine Âkif, Çakal hocanın evini tutmuştur. Eskişehir’in sukutunu müteakip, Ankara’nın tahliyesi bahis mevzuu olunca Topal Osman tarafından boğdurulan Trabzon Mebusu Bahriye erkânı harp miralaylarından Şükrü Beyin ailesiyle birlikte Âkif ailesini Kayseri’ye göndermiş ve kendisi kalmıştır.

Eskişehir’in sukutundan evvel ben; ailemi Âkif Beye göndermiştim. Buraya gelince Âkif Beyin hanesinde ve Çakal Hocanın evinde onları buldum. Âkif Beyin ailesi Kayseri’ye gidince Taceddin Şeyhinin evini tuttuk.

Akşamları Âkif’in candan arkadaşları gelirdi. Evimizde o zamanki mesken ve otel buhranı dolayısiyle Vaşington sefiri Münir Bey merhum Ankara’ya muvakkaten o vakit, İktisat Vekili olan Celâl Bayar tarafından getirilen ziraat nezâreti baytar umum müdürü Ali Rıza Bey, son zamanlarda emekliye ayrılan sefir Rahmi Apak’ın eniştesi Evkaf müdürü Hayri Bey de iltihak etmiş ve bir hayli müddet beraberce oturulmuştu.

Mamafih Âkif Bey gerek Çakal hocanın ve gerekse Taceddin şeyhinin evini tuttuğumuz zaman ilk oturduğu Taceddin şeyhinin dergâhındaki odasını terketmemiştir. Dergâhta beraber yatanlardan Eşref Edip, Mısır İstiklâli için çalışıp da İngilizler tarafından takip edilen ve Balkan Harbinde bizim ordumuzda hizmet eden Mısırlı Himi Bey isminde bir zat beraberce ikamet ederdi. Bilâhare bunların yanına Vaşington Sefiri Münir Bey de iltihak etmiştir. Bunların beraberce oturduğu bir devirde Eskişehir’den dergâha gelerek bir müddet ben de oturmuştum.”

“Âkif, İstiklâl marşını bu dergâhta yazdı. Âkif’in İstiklâl marşını yazdığı sıralarda ben Eskişehir’de bulunuyordum. Arasıra Ankara’ya gelirdim. Tabii dergâha uğrardım. Âkif bana İstiklâl Marşının ilk şeklini okuduktan sonra, üzerimde daha çalışacağını söylemiştir. Hattâ bu zamanda bana “sefahat” da yazdığı “Asım”ı okumuştur. “Asım” da mâlumdur ki, memleketin bütün içtimaî dertlerine temas etmiştir.

Resim-4 Akif, ailesi ile Ankara’ya gelince, Çakal Hocanın evine yerleşmişti, resimde evin iki köşesinden çekilmiş manzarası tesbit olunmuştur.

Evvelki refah ve sonra bunun kademe kademe sukutunu gözlerimizin önüne serpmiş, evvelce güreşen pehlivanların kuvvetli bünyelerinin bilâhare kadîde döndüğünü göstermiş, alınları kınalı cüsseli öküzlerin sonradan gıdasızlık neticesi ne dereceye kadar dejenere olduklarını bildirmiş, hülâsa içtimaî bir çok dertlere parmağını basmıştı. Diyebilirim ki, “Asım”ı yazdıktan sonra heyecanlanan Âkif’e İstiklâl Marşını yazmaktaki coşkunluk kendi kendine gelmişti. Hatta bana “Asım”ı öyle bir vecd içerisinde okumuştu ki, ben Âkif’in bu gibi coşkun zamanlarına az tesadüf ettim. Okuduktan sonra “Âkif Bey, Asım’da bir şey noksandır. O da baytar olduğunu söylememişsin” dediğimde, “Haklısın” dedi ve üç dört saat sonra beni çağırarak yaptığı ilâveyi okudu. İstiklâl marşında Âkif, her şeyi üstünde olarak vatanı sevmiştir. Yalnız şunu söyleyeyim ki, her milletçe kabul edilen evvelâ aile, sonra vatan meselesinde Âkif müstesna teşkil edenlerdendir.

 

Onun için evvelâ vatan sonra aile ve efradı millet gelirdi. Ve hatta aile ve millet efradını birbirinden ayıran bir adam değildi. Mesal arzu edilirse, diyebilirim ki, o, ailesiyle olan münasebetini daima milletle mukayese etmek gözüyle görmüştür. Açlıkta, toklukta, hastalıkta, sıskânda, ilbasta hep milletle kıyas ederek ailesiyle alâkadar olmuştur. Yani Âkif, hiç bir zaman ailesini, ferdiyet nazariyesine saparak milletin üstünde görmemiştir. Nitekim olduğu gibi bırakıp dünyadan göçmüştür. Bir misal daha söyliyelim: Birinci harbi Umumî esnasında Âkif bir gün Yeşilköy’de ikâmet eden hemşiresi Nuriye Hanımın evine gider. Hemşiresi Âkif’e çay yapar, ve yanında kesme şeker getirir. O vakit Türkiye’de şeker yapılmadığı için şekerin okkası 10 ve hatta 15 liraya kadar bir fiat arzediyordu. Âkif’in eniştesi Arif Hikmet Bey, İaşe Nezaretinde ve merhum Kara Kemal Beyin yanında mühim mevkii olan bir zatı. Âkif, hemşerisine bu şekerin nereden tedarik edildiğini sorar. O da, eniştesinin beş gün evvel eve beş kilo şeker getirmiş olduğunu söyleyince, Âkif çayı içmeden evi ter keder gider. Ölünceye kadar bu da bu husustan dolayı eniştesine kırgındır. Âkif, çaya düşkün bir zatı. Fakat çay içerken ya hiç şeker kullanmaz veyahut pek cüz’î miktarda şekerle kıtlama suretiyle içerdi.

Âkif, Eskişehir’in sukutunu takaddüm eden zamanlarda Müdürü bulunduğu Eskişehir Bakteriyoloji hanesine fırsat buldukça Ankara’dan kalkar gelirdi. O vakitleri, Eskişehir’de bulunan Kuşcubaşının Eşref ve Yenibağçeli Şükrü Beylerle bir hayli hoş zaman geçirirdi. Eşref ve Şükrü yekdiğeriyle çok esprili görüşürler ve Âkif de bu görüşmeden bir hayli memnun olur ve gülerdi.

Hiç unutmam; İkinci İnönü Harbinde Âkif yine Eskişehir’de bulunuyordu. Bir gün iki Yunan tayyaresi şehrin üzerinde göründü. Herkes gibi bizde müessesenin bulunduğu Sıcak Sulardaki Hacı Ali Ağanın hanından alelâcele kalkıp yanımızdaki tarlalarda kazdırılmış siperlere girmek üzere yürürken, o heyecanlı anımızda Âkif’in bir kahkaha salıvererek yere oturduğunu gördüm. Âkif’in bu müstesna hali üzerine, ne olduğunu sorduğumda, halkın arasına karışmış ve halkla beraber kaçan birkaç mandayı göstererek işaret etti: “Farkınız var mıdır, yok mudur anlayamadım” dedi.

 

Resim 5: İstiklâl Marşı’nın gökler kadar hür, her mısraı, demir parmaklıklı şu pencerelerin ardında, tarifi mümkün olmayan bir sanat ateşi içinde ibda olunuyor ve kaleme alınıyordu.

Âkif, Ankara’da sıkıldıkça hemen Eskişehir’e gelir, sözü geçen Bakteriyoloji hanede sabahtan akşama kadar oturur ve Demirci ve saire yerlerde çarpışıp Eskişehir’e gelen çete efradının yaralı hayvanlarına Müessesede baktığım zaman, hayvan yatırılmasında hademelerimle birlikte yardım ederdi. Yapma, dediğim halde, “Aman Şefik sen ne diyorsun, benim bu memlekete hiç faydam dokunmadı. Hiç olmazsa, hayvan yatırılmasında bari faydam olsun. Ne yazık ki, bir şiir peşine düştük, baytarlığımızı unuttuk. Sen ne kadar bahtiyarsın, ve ben ne kadar bedbahtım.” diye söylenirdi.”

Muharebenin kızıştığı bir devirde ve top seslerinin derinden derinden işitildiği bir yaz gecesinde, şehri terk etmek üzere hazırlanmamız bildirilmişti. Tedarik ettiğim iki beygiri evin altına getirmiş ve yolculuk ihtiyacını yine tedarik ettiğim iki heybe doldurmuş hazır bir vaziyette idim. Evin avlusunda ayrıca misafir olarak Balıkesir Mebusları Basri Çanatay, Abdülgafur, Yörük İbrahim Bey, bir de Ankaralı sarıklı bir Mebus bulunuyordu. Tartışılan mesele Ankara terk edilecek mi, edilmeyecek mi, idi. Ankara mebusu olan zat, firar hâdisesi üzerinde mütemadiyen durmakta

Kırşehir tarafına gidilmesinin katil İlyas çetesi münasebetiyle tehlikeli olduğunu söylemekte ve Kastamonu tarafına ricatın daha münasip olacağını lüzumlu lüzumsuz anlatmakta iken Âkif’in, çehresindeki hatların gelişmesinden canının fena sıkıldığını hissettim. İsabet etmişim. Âkif, “hoca efendi, bana bak; herifin biri bir rüya görmüş yordurmak için hocaya gitmiş, hocaya şöyle demiş: “hoca efendi, bu gece bir yerden havalandım, kaya mı desem, dağ mı desem; tepe mi desem. Buradan uçtum. Bir yere kondum. Ova mı desem, çemen mi desem, çayır mı desem, orman mı desem. Bana bir şey sundular, şerbet mi desem, süt mü desem, şarap mı desem. Acaba rüya ne ola ki.” Hoca da: “Allah senin belânı verecek ama, bugün mü desem, yarın mı desem, öbür gün mü desem” diye cevap vermiş.” Âkif hikâyeyi bitirdikten sonra, müthiş bir sesle adeta kükrercesine Hocaya “hoca efendi, biz harbi kazanacağız. Çünkü benim o’na (Mustafa Kemal’e) itimadım vardır. Senin dediklerinin hiçbiri olmayacaktır” demiştir.

Sırası gelmişken söyleyeyim ki, Âkif’in Atatürk’e itimadı çok büyüktü. Hattâ Balıkesir Mebusu Sabıkı Hayrettin Karanla eşi Süheylâ Hanım —ki Âkif’in bir evlâdı demektir— ve daha birkaç kişinin huzurunda Mısırdan İstanbul’a hasta geldiği zamanda, “Allah’ın bana takdir ettiği yaşama hakkını Atatürk’e veriyorum. Çünkü o, memlekete lâzımdır” demiştir.

Ve başka bir gün de bana “Şefik evlâdım, Mısırda ne doktor ne şu ve ne bu vardır. Mustafa Kemal memleketi şu hale getirmiştir. Çok kadrini bilmek lâzımdır” demiştir.

Bundan maksadım, düşmanın Polatlı önlerine geldiği ve Hükûmetin ricat için hazırlıklı olmasını mebuslara bildirdiği gece bile Âkif’in Mustafa Kemal hakkındaki itimadının sarsılmamış olduğunu tebarüz ettirmektir.”

Eskişehir sukut ettiği zaman, Müesseseyi toparlayarak karadan yola çıkmıştık. Polatlıya geldiğimde meşhur Dayı Mesut ile Yeni Bağçeli Şükrü’ye rastladım. Bana şunu söylediler: “Şefik Ankara’ya gider gitmez Âkif’i gör, Ankara’yı boşaltıyorlarmış. Katiyen bundan vazgeçsinler. Ne yap yap, çabuk gitmeye çalış, ve bunu Âkif temin etsin.”

Ankara’ya gelince, Çakal Hocanın evinde Âkif’i buldum. Ailemde benden evvel gelip burada bulunuyordu. Dayı Mesut ile Yeni Bahçeli Şükrü’nün sözlerini Âkif’e söyleyince; derhal yanımdan fırladı ve gitti.

Sonradan anlıyorum ki, Âkif Ankara Mebusu Hoca Atıf Efendinin evine gitmiş. Lâzım gelen tertibatı aldırtmış, beni yattığım yerden kaldırarak Atıf Efendinin evine götürdü. Orada Ankara Mebuslarından bir kısmı ve Konya Mebusu ulemadan Vehbi Efendi de vardı. Onların huzurunda bana Dayı Mesut ile Şükrü’nün ne söylediklerini ikrar ettirdi. O, orada kaldı ve ben döndüm eve geldim.

Âkif Bey bunlara ne söylemişse söylemiş. Bunlar ertesi günü kafile halinde Sarıköy’e İsmet Paşa’nın nezdine gitmişler. Her ne yapıp yapıp Ankara’nın tahliye edilmemesini ve harb’in Sarıköy’de tekrar açılmasını paşadan rica etmişler. Âkif bu heyetle gitmemiştir. İsmet Paşa’nın heyete “Günlerce uyumuyorum. Kafama lakırdı girmez oldu. Yaverime anlatın” demiş olduğunu Âkif Beyden işitmiştim.

“Sadrı Esbak İzzet Paşa, Hoca Fatin Efendi, Ziraat Nazırı Hüseyin Kâzım Bey, Salih Paşa vesair vükelâ İstanbul Hükûmeti namına Ankara’da Mustafa Kemal’e gelmiş ve Mustafa Kemal’de bunları siyaset sebebiyle gitmek istedikleri halde bırakmamıştı.

Bu zamanda ben de Ankara’da bulunuyordum. Öğle üzeri, dergâhta Vaşington Sefiri Münir Bey, Eşref Edip ve ben yemek yiyeceğimiz bir zamanda İzzet Paşa’nın ağası geldi. Sizi Sadrazam Hazretleri istiyor” dedi. Âkif de “Görüyorsun ki, yemek yemek üzereyiz. Yemeği yer gelirim” deyince, ağa, “Aman efendim paşa mutlaka alda gel dedi” diye ısrar edince, Âkif bize dönerek tebessümle “Tâlümdür. Beni ya menkûp olan vüzera yahutta iflâs eden tüccar sever” diyerek bir espri yapmış ve gitmişti.”

Benim hatırladığım o zamanki Belediye Meclisi âzasından uzunca boylu ve bir hayli yaşlı Mustafa efendi vardı. Bir de Neyzen Nuri Efendi isminde bir zat vardı ki, (halen mahdumu T.B.M. Meclisinde memurdur) ekseriya Âkif’in Ankara’da Ankaralı görüştüğü ve seviştiği bu zatlardır.

Resim 6: Çakal hocanın damadı Hayri Bey, Âkif’in ikâmeti müddetine ait hatıraları naklediyor.

Koyunpazarı’nda tandır kebabı yapan Hacı Kadir Ağayı da Âkif o kadar çok severdi ki, bekâr yaşadığı zamanlarda bu zat onun bir nevi vekil harcı ve tegaddîsine memurdu. Bu Hacı Kadir Ağanın oğlu halen Lezzet Lokantası sahibi Hafızdır. Bu zevata Ankara Mebusu Hoca Atıf Efendiyi de ilâve edebiliriz.”

“Âkif’in tuhafına giden her hâdiseden de bahsedeyim. Bu hikâyeyi bana anlatır ve tıs tıs gülerdi. Âkif İstanbul’dan Ankara’ya gelince, Mustafa Efendi merhum, evinde Âkif için bir ziyafet tertip eder. Güzel yenilir içilir. (Bir hayli Ankaralı toplanmıştır.) Yemekten sonra, ihtiyarca bir Ankaralı zat, “Âkif efendi, oğlumuz, nerelisin” der. O da cevaben “İstanbulluyum” deyince, “Ha, bak evlâdım, ben İstanbul’a bir defa gittim. Çok güzel şehir. Hele o camiler her tarafı cennet gibi. Yalnız bir şeyini beğenmedim, o da bu memleketin suyu berbat, içilecek gibi değil” demesi üzerine Âkif, “Şimdi tam isabet ettin” demiş.”

Etiliği çok severdi. Eskişehir’in sukutunu müteakip, Sakarya Harbinden sonra Kânunsani 1338 de Etlik Bakteriyoloji Enstitüsünü tesis ettiğim zaman pek memnun kalmıştı. Arasıra sıkılınca yürüyerek gelirdi. Bir müddet Müessese ittihaz ettiğim Aslan Gül Öseb’in köşkünün altındaki münhat yerde ve kimsenin göremiyeceği bir mahalde kendi kendine ağır taş atma sporu yapardı.

Âkif, Etiliğin çok ilâhi bir yer olduğunu söylerdi ve şehrin gelişmesinde burasının çok münasip olacağı fikrinde idi. Ankara’nın yaz gecesine hayrandı. Güzelliği ve ikliminin letafeti bakımından her yerde bulunmaz bir gecesi var, derdi.”

“Âkif musikiyi çok severdi. Musiki âletleri arasında da en çok sevdiği ney, tambur ve sonradan viyolonsel gelirdi. Âkif İstanbul’da bıraktığı neyzenine mukabil Ankara’da Ankara Mevlevihanesi Neyzenbaşısı Nuri Efendiyi bulmuştur. Hemen hemen her akşam Nuri Efendi tekkeye gelir, Âkif’e sevdiği ilâhi ve na’dları çalardı. Nuri Efendinin o vakitleri çaldığı mansur neyi şimdi oğlundadır. Âkif için yapılacak müzeye bu mansur neyin konması çok münasip olur.”

Âkif’in İstiklâl Marşını yazdığı dergâhın ve bu dergâh sırasındaki dergâh şeyhinin kendi evinin bulundukları sokağa (Şair Mehmed Âkif Ersoy) isminin belediyece verilmesi üzerine sokak levhalarının takılma merasiminde Ragıp Tüzün’ün teklifi üzerine levha tarafımdan çakılmıştı.

İstiklâl Marşının yazıldığı yerin belediyece tesbitine geçildiği zaman bazıları, 15 kadar şuhut ikamesiyle Âkif’in marşı Taceddin şeyhinin evinde yazdığını iddia ederek bu evi belediyeye istimlâk ettirmek mecburiyetinde bırakmışlardı. Bunu haber alır almaz, marşın yazıldığı tarihle Âkif’in bu evde oturduğu tarih misal gösterilmek ve meclis zabıtları irade edilmek suretiyle Ankara Belediyesini 20-30 bin liralık bir külfetten kurtarmam dolayısiyle o vakitki belediye  Reisi Ragıp Tüzün merhum son derece memnun kalmıştı. Belediyece gözden çıkarılmış olan bu paranın bu suretle yanlış yere verilmemesinden dolayı memnuniyetini tarafıma mükerreren beyan etmiş ve bu paranın da marşın yazıldığı hakiki binanın restore edilmesinde büyük rol oynayacağını bildirmişti. Ragıp Tüzün’ü bu vesile ile rahmetle yâdederim.”

 

Takdim Metni İçin Referanslar

[1]       Yatman M. İstiklâl Marşı Şairi ve Ankara. Vet Hekimleri Derneği Derg 1953; 23

[2]       Akar ŞK, Karakoç İK. Siyasî Tarih Kaynağı Olarak Hatırat ve Gezi Notları. Türkiye Araştırmaları Lit Derg 2004; 383–422

[3]       Veteriner Hekim Mehmet Akif Ersoy’un Türk Bilim Tarihine Geçmiş Katkıları (Erol Kabil) – GELİBOLU’YU ANLAMAK. 2021; Internet: http://www.geliboluyuanlamak.com/1901_veteriner-hekim-mehmet-akif-ersoyun-turk-bilim-tarihine-gecmis-katkilari-erol-kabil.html; Accessed: 11.12.2025

[4]       Etlik Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü 1921-1973. Ankara; 1973

[5]       Küçükaslan Ö. Türk Veteriner Hekimliği Tarihinde Aforizmalar. Int J Soc Sci Acad 2022; 4: 406–417. doi:10.47994/usbad.1084055

 

Referanslar

1.         Edip E. Mehmed Akif Hayati, Eserleri ve 70 Muharririn Yazıları. Asarı İlmiye Kütüphanesi Neşriyatı,; 1938.

2.         Cemal M. Mehmet Akif. Semih Lütfi Yayınevi; 1939.

 

 

510 okunma

2 üzerine düşünceler “Şefik Kolaylı’nin Hatıralarında Millî Mücadele Dönemi Ankara’sı Ve Mehmet Âkif Ersoy (Erol Kabil)

  1. Gülay Ertürk

    Veteriner Hekimler Derneğimizin kurucu başkanlarından Ahmet Şefik Kolaylı’nın, geçmişte belediye dergisinde yayımlanan; İstiklal Savaşı yıllarını ve Mehmet Âkif Ersoy’u bizzat yaşadıklarının tanıklığıyla anlattığı bu yazının, daha sonra Veteriner Hekimler Derneği dergisinde de yer almış olması benim için büyük bir onur kaynağıdır.

    O dönemi gerçek tanıkların ağzından dinlemek; tarihimizi kulaktan dolma bilgilerle değil, yaşayan hafızayla öğrenebilmek son derece kıymetlidir. Bu değerli anıları yeniden gün yüzüne çıkaran ve bizlerle buluşturan herkese içtenlikle teşekkür ediyorum.

    Mehmet Âkif Ersoy’a, Ahmet Şefik Kolaylı’ya ve Kurtuluş yıllarının tüm vatanseverlerine saygı ve minnetle… Aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

    Gülay Ertürk
    Veteriner Hekimler Derneği
    Genel Başkanı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir