GELİBOLU’YU ANLAMAK

Birinci Dünya Savaşı

Türklere Esir Olmak (Doğan Şahin)

Dünya Savaşı sırasında yaklaşık 8 milyon asker karşı tarafa teslim ol­muştur. Türklerin aldığı esir sayısı ise 23 bin civarındadır. Bunların bü­yük çoğunluğu 1916 yılında Kut El Amara kuşatmasında teslim olan Hint Askerleridir. Çanakkale, Sina ve Filistin savaşlarında 400’ün üzerinde Avustralyalı ve 25 Yeni Zelandalı esir alınmıştır.Bu kitap; düşman tarafların nesillerinin yüz yıl önce yaşananları “anabilmesi”ni ve toplumsal hafızada Savaş Esiri olgusunun yer bulmasını sağlamaya yönelik hazırlandı. Olaylara, mekânlara ve günün şartlarına örneklemeler yaparak, esirlerin ruh halleri üzerine düşünüldü, araştırıldı, kaynaklar tarandı ve gerçekte esirlerle esir alanların ortak bir geçmişi ol­duğu anlatılmaya çalışıldı. Konusu ve kapsamı itibariyle Türkiye’de ya­zılmış ilk kitaptır. (Tanıtım Yazısından)

Çanakkale Savaşlarında Hastaneler De Bombalandı (Mustafa Onur Yurdal)

Çanakkale Savaşlarında Hastaneler De Bombalandı (Mustafa Onur Yurdal)

Çanakkale savaşlarında Türk hastanelerinin 1864 Cenevre Sözleşmesine daha sonra yenilenen 1906 Cenevre Sözleşmesi’nin insani prensiplerle ilgili bölümlerinde belirtilen, Kızılhaç ve Kızılay Bayraklarının çekilmesiyle ilgili bölümlerinde belirtilen hükümlerine beyaz zemin üzerine kırmızı hilalden oluşan bayrak çekildi. Bu anlaşmalara göre bu tür sağlık kuruluşlara asla saldırı olmayacak personel ve araçları alıkoymayacaktı.Fakat savaş içinde müttefiklerin bu kurallara uyulmadığı görülmüştür. Savaş sonuna kadar çeşitli hastaneler sargı mahalleri sahra hastaneleri hastane gemileri bombalandığı sıkça rastlanmaktadır. Muharebe gemileri, hastaneleri veya yaralıları taşıyan askerlerle araçları bombalamakta tereddüt etmiyorlardı. Nitekim bu gemiler, 1 Mayıs 1915’te Eceabat’ta 2.500 yaralıyı barındırmakta olan hastaneyi topa tutarak yıkmış ve içlerindeki 2 İngiliz tutsak ağır yaralı er de, dâhil olmak üzere, pek çoğunun ölümüne neden olmuşlardı. (M.O.Y.)

İtilaf Devletleri Askerlerinin Gözüyle Çanakkale

Çanakkale Savaşları öncesi Türklere karşı olumsuz propaganda yapılıyordu. Avustralya, Yeni Zelanda ve Batı gazetelerinde propaganda işleniyor; “Türkler Hıristiyanları toptan öldürüyor, Kadınlara tecavüz ediliyor, Türk askerleri savaş esirlerine çok kötü işkenceler uyguluyor” şeklinde haberlere yaparak dünya kamuoyunu yanıltıyordu. Müslüman Türk askerlerini “Abdul” olarak anıyorlardı. Bu lakapla Türk askerinin “acımasız, vahşi, zavallı, barbar Türk” olarak tanımlıyorlardı.Günler süren muharebelerde Türk askerleri sayıca ve cephane mühimmat eksikliğine rağmen iyi direniş gösteriyordu. Düşman askerleri olan gücüyle saldırıyordu. Savaş gücü dengesi düşman askerlerin lehine idi. Düşman askerlerine nefret tohumları aşılanıyor;“Sakın teslim olmayın, esirleri Türk askerleri yakıyor” diye kışkırtarak mücadele ettiriyorlardı. Hatta yaralandıkları bilinen erlerin sonradan, kendi süngüleri kendilerine saplanmış olarak bulundukları hikâyesi ağızdan ağıza dolaşıyordu. Düşmanın elinde düşmektense intiharı seçmeleri konusunda askerlere telkinler veriliyordu. Bir süre sonra, Anzaklar başta olmak üzere Çanakkale’de Mehmetçik ile çarpışıp, onu doğrudan tanıma fırsatı bulan tüm düşman askerleri, gerçeklerin tamamen farklı olduğunu anladılar.(A.Y.) 

Muaveneti Milliye Muhribi Torpito Zabiti Ali Haydar Öztalay (Çimen Yüksel)

İngiliz ve Fransızlar’a ait düşman donanması Türk siperlerine bombalar yağdırmakta, özellikle Morto Koyu’ndaki iki İngiliz savaş gemisi Goliath ve Cornwallis taarruza kalkan Türk birliklerini top ateşine tutarak bölgeyi cehenneme çevirmekteydi. Muavenet-i Milliye torpidobotu aldığı gizli emir ile 12-13 Mayıs gecesi Eskihisarlık Burnu’na demirleyen İngiliz Goliath zırhlısına üç torpido attı. Atılan torpidolar hedefini bulmuş büyük bir infilak sonrasında 13.160 ton ağırlığında, 120 metre uzunluğundaki Goliath, 570 denizci ile Morto Koyu’nda 70 metre derinliğe gömülmüştü. O gece kutlu görevi ifa eden kahramanlarımızdan biri Muavenet-i Milliye torpidobotu, torpito zabiti Ali Haydar Öztalay’dır. Kahramanımızın hayatını ve hatıralarını torunu Çimen Yüksel bizlerle buluşturdu. Kendisine teşekkür ediyor, kahramanlarımızı rahmetle anıyoruz. 

Osmanlılar ve Ermeniler / Bir İsyan ve Karşı Harekâtın Tarihi (Edward J. Erickson)

Elinizdeki kitap, Osmanlı ordusunun ve hizmet ettiği imparatorluğun son günlerinde yürüttüğü, belli başlı bazı isyanlara karşı koyma faaliyetlerinin askerî bir tarihidir. Özellikle, Osmanlı İmparatorluğu’nda 1878’den 1915’e kadar görülen isyan ve isyana karşı koyma faaliyetlerinin askerî tarihine değinilmektedir. Yazar bu kitapta, “isyana karşı koyma” gibi 20. yüzyıl başlarında yaygın bir kullanımı bulunmayan, modern zamanlara has bir kavramın istimalindeki tarih-dışılığın farkındadır.Ayrıca yazar bu çalışmanın, yayıncının kelime sayısı sınırına riayet edebilmek maksadıyla aralarında Kürt, Arap, Yunan-Makedon ve Senusi isyanları gibi örneklerin bulunduğu bir dizi önemli Osmanlı kontrgerilla harekâtını hariçte bıraktığını da belirtmek ister. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında Osmanlıların isyana karşı koyma faaliyetlerinin en aktif uygulayıcıları arasında olduğu tartışmalı bir mevzudur. Bununla beraber, isyana karşı koyma faaliyetleri üzerine üzerine 21. yüzyıl başı itibarıyla var olan geniş literatürde, Osmanlıların isyanlara nasıl tepki gösterdiğine ve kontrgerilla harekâtı nasıl ele aldığına dair çok az bilimsel analiz vardır. Elinizdeki kitap, Osmanlı Hükümeti’nin İmparatorluk sathında, 35 yıllık bir süreçte evrilen ve bir yandan da isyandan etkilenen vilayetlerin stratejik önemine bağlı olarak kapsam ve icrasında farklılıklar gösteren bir dizi isyana karşı koyma uygulamaları geliştirdiği savını ortaya koyar. Zamanın Osmanlı İmparatorluğu’ndaki en büyük ayaklanmaların kökenleri ve tarihi hakkında ayrıca Osmanlıların, İmparatorluğun merkez ve çevre bölgelerindeki isyanlarla nasıl baş ettiğine dair okurları bilgilendirmek için kitapta olayların kronolojik sırasına dikkat edildi. (Giriş Yazısından)

Neuve Chapelle’den Gelibolu’ya: Bir Askeri Planın Gelibolu’da Uygulamaya Konulması ( Mustafa Onur Yurdal )

Neuve Chapelle de Müttefikler 342 namluya sahip iken, 2. Kirte Muharebesinde Müttefikler 505 topa sahipti. Her ne kadar 2. Kirte’de ki bombardımanı detaylarıyla anlatmasak da, Arthur Ruhl’un Neuve Chapelle bombardımanında yaşadıklarını ve 8 Mayıs’ta Kirte’de o büyük bombardımana şahit olan görgü tanıklarının ve Avustralya savaş Muhabiri Charles Bean’in yukarıda söyledikleri bize iki savaşın şiddeti ve benzerlikleri hakkında özet bilgiler veriyor. Bundan ziyade iki muharebeyi incelediğimizde, her ne kadar Neuve Chapelle’deki harekat insiyatif sonucu kendiliğinden olmuş olsa da, her iki muhaberenin harp tarihi açısından temel ortak yönleri “kötü haberleşme, organizasyon eksikliği, ihmal edilebilir kazanç için ağır kayıpların göze alınması ve taktik hataları” idi diyebiliriz. Kısacası savaş gerçekliklerden ve duygusallıktan aynı derecede uzaktı. (M.O.Y)

Cephe Arkadaşı Çanakkale Cephesi

Çanakkale Boğazı’na denizden taarruz ilk olarak 19 Şubat 1915’te, Boğaz giriş istihkâmlarının bombardımanı ile başlar, 18 Mart 1915’teki nihai taarruz ile sona erer. Artık sıra kara harekâtındadır. 25 Nisan’da başlayan kara çıkarması çok şiddetlidir. Cepheden acil olarak istenen 16. Tümen’in 125. Piyade Alayı ile bir dağ topçu taburu 4 gemi ile 26 Nisan akşamı yola çıkarılır. 16. Tümen’in diğer 2 alayı ile topçu alayı, Sirkeci Tren İstasyonu’ndan demiryolu ile Uzunköprü’ye, oradan da yürüyerek Keşan üzerinden aynı gün cepheye gönderilir. O gün trenle cepheye sevk edilen askerlerden biri de Lokman Erdemir’in yayına hazırladığı bu hatıratın yazarı Mehmet Halit Bayrı’dır. Türk halkbilimi araştırmalarının öncüsü sayılabilecek isimlerden biri olan Mehmet Halit Bayrı, Birinci Dünya Savaşı yıllarında askerlik görevini yedek subay olarak Çanakkale Cephesi’nde yapar. Bayrı, daha sonra Cephe Arkadaşı adını vereceği ve zaman zaman gördüklerini çizimleriyle de tasvir ettiği hatıratını 16 Mayıs 1915 tarihinde yazmaya başlar. Henüz 19 yaşında bir genç olarak, İstanbul dışında yaşamın nasıl olduğunu bilmeyen Mehmet Halit, bütün yol güzergâhında ve cephede yaşadıklarını en yakın dostu bildiği Cephe Arkadaşı’na anlatır. Hep askerî yönüyle gündeme gelen Çanakkale Savaşlarını, bir de İstanbul sevdalısı bir edebiyatçının kaleminden okumak ister misiniz? (Tanıtım Yazısından)

Çanakkale Müstahkem Mevkii Bataryalarının 25 Nisan 1915 ‘teki Rolü (Bayram Akgün)

25 Nisan 1915’te çıkarma bölgelerinden en önemlisi şüphesiz Seddülbahir Bölgesi’dir. Anadolu Yakası’nda Kumkale Bölgesi’ne yapılacak olan çıkarma ise oyalama amacı gütmektedir. Sadece bu iki çıkarma noktası Müstahkem Mevkii’nin bazı kıyı bataryalarının menzili içerisinde kalmakta, bataryalarımız tarafından çıkarmanın engellenmesine yönelik uygun bir durum ortaya koymaktadır.Genel olarak bakacak olursak, Eski Hisarlık üzerine yerleştirilen obüs bataryası ile 9. Tümen’e bağlı bataryaların Seddülbahir’e yapılan çıkarmaya karşı etkisi bulunmamaktadır. Asya Yakası’nda ise 25 Nisan 1915 günü yapılan çıkarma sırasında Seddülbahir Bölgesi’ne sadece İntepe Bataryası’nın menzili yetişebilmektedir. Üzerine ateş açılması için özellikle görevlendirilen gemilerin atışlarına rağmen elinden geldiğince Ertuğrul Koyu ve Eski Hisarlık çıkarmasına büyük destek sağlamıştır. Hatta Eski Hisarlık çıkarmasında o kadar etkili olur ki sürekli çıkarmanın iptaline neden olur. Buraya yapılan çıkarma ise özellikle Agamemnon gibi büyük savaş gemilerinin bataryaya var güçleriyle ateş etmesi ve bataryanın ateşini bir süreliğine kesmesi sonucudur. Aynı zamanda bu batarya Kumkale Ovası’nda bulunan Fransız askerlerine de atışlarda bulunur. (B.A)

Her Yıl 24 Nisan, Hüzün Doluyor İnsan – “1915 ve Sonrası Türkler ve Ermeniler” Taner Timur- Tuncay Yılmazer

Prof. Dr. Taner Timur “Türkiye’yi Ermeni sorunu konusunda uluslararası alanda) bu hazin yalnızlığa iten temel neden Ermeni diyasporasının vehmedilen gücü ve etkinliği olmaktan ziyade , bu konuda Türkiye’nin başından beri takındığı hiçbir şeyi kabul etmeyen ve suçlayıcı tavrı olmuştur.”  diyor.  Türkiye’nin diyalog ve empatiyi reddeden tutumu uluslararası planda ters tepmiş , Batı Kamuoyunu en katı Ermeni tezlerine yaklaştırmıştır. Timur’un yaptığı gibi şunun altını özellikle çizmek gerekir. 1908 de özgürlükçü bir devrim olarak başlayan 2. Meşrutiyet 1913’teki baskından sonra karşı devrime, kanlı bir komitenin iktidarına dönüşmüştür.  Ermeni tehciri denen olay vahim bir toplu kırımdır ve mazur görülemez. Timur’a göre Türk yöneticilerin en azından ölen masum Ermeniler hakkında üzüntülerini belirtmesi , onların acısını paylaşması, onları ölüme götüren ittihatçı liderlerin de Türkiye’de kahraman gibi anılmaması gerekiyordu. Terör eylemlerini onaylamayan Ermeni toplumu ve Batı kamuoyu da böyle bir jest bekliyordu.
 
100. Yıl meseleye bu açıdan bakılmasının da bir dönümü olabilir. Ne zamanki kendimizi Talat Paşa’yı, Dr.Nazım, Bahaattin Şakir, Dr. Reşit gibi ittihatçıları savunmak zorunda hissetmediğimizde, ders kitaplarımızda masum Ermenilere zarar vereceği için merkezi hükümet emirlerine karşı gelen Halep Valisi Celal Bey, Ankara Valisi Mazhar Bey, “Elimi kana bulamam diyen Kastamonu Valisi Reşit Bey, Lice Kaymakamı Nesimi Bey,  Kütahya Mutasarrıfı Ali Faik Bey gibi bürokratlar, Ermeni aileleri evinde saklayan Urfalı Hacı Halil, “Allahtan korkarım diyen Boğazlıyan müftüsü gibi din adamları, Ermenilere yapılan zulme karşı gelen Türk ve Kürt siviller anlatılmaya başlandığında, kendimizi asıl bu kahramanların yaptıklarıyla özdeşleştirdiğimizde sorunun anlaşılması ve vicdani çözümü açısından büyük adım atılmış olacaktır.