Gelibolu’dan Kaçış ( Muzaffer Albayrak)

– Çıkarma yapabilir miyiz?   Hayır!


 


– Tahliye edebilir miyiz?   Evet! [1]


 


25 Nisan 1915 günü çıktıkları Gelibolu Yarımadasını, 19/20 Aralık 1915 gecesi tahliye edip Mondros’a doğru yol alan Avustralyalı askerler, hep bir ağızdan yukarıda yazılı gerçekçi ancak bir o kadar da ironik sözleri haykırıyorlardı.


Gerçekçiydi; çünkü birçokları için bir cehennem addedilen bir harp sahasını çok korktukları bir felakete uğramadan, hatta ummadıkları bir şekilde kayıpsız tahliye etmişlerdi. İronikti; zira İstanbul fatihi olma hülyalarıyla geldikleri Çanakkale’de, sekiz ay boyunca çakılıp kalmışlardı ve en sonunda kendilerini ancak kayıp vermeden çekilebildikleri için şanslı sayıyorlardı.


1915 Ağustos ayında Anafartalara yapılan çıkarma ve peşinden vuku bulan muharebeler akamete uğrayıp Eylül ayında siper savaşı başlayınca Müttefikler açısından Gelibolu’da sonun başlangıcına gelinmişti. Uğranılan başarısızlığa, Avrupa’da yeni bir cephe açma teşebbüsü (Selanik Cephesi), siyasi arenada değişen dengeler (Bulgaristan’ın Merkezi Devletler safına geçmesi), kışın yaklaşması gibi etkenler de eklenince Çanakkale’nin tahliyesi tartışmaya açılmıştı.


İlk defa olarak Kitchener 11 Ekim’de Hamilton’a bir tahliye durumunda kaybın ne olabileceğini sormuştu. Tahliye taraftarı olmayan Hamilton verdiği cevapta;


“Verilmesi muhtemel zayiat çeşitli etkenlere bağlıdır: Düşmanın hareketi, hava, örtme kuvvetinin metaneti. Mesele filoyu da ilgilendirir. Bir kere bu meseleye dair kendisiyle görüşmüş olduğum Gouraud’ya göre altı tümenden ikisi feda edilebilecektir. Benim görüşüme göre, mevcudumuzun, topçunun, erzakın, dekovil malzemesinin ve hayvanların yarısını feda etmeden yarımadayı terk edemeyiz” demekteydi. [2]


           


Bu cevap üzerine tahliyeye taraftar bir komutan olan General Monro Hamilton’un yerine gönderildi ve bir rapor da ondan istendi. Monro her bir erin ve tüfeğin Batı Cephesi’nde kullanılması gerektiğine inanan bir asker olarak kararını çoktan vermişti ve 30 Ekim günü hem Seddülbahir’i hem de Arıburnu ve Anafartaları gezdikten sonra yazdığı raporu şöyle bitiriyordu; “…Yarımadanın boşaltılmasını tavsiye ederim”. Onun bu aceleci tavrı eleştirilere konu olmuş; Churchill onunla “Geldi, gördü, teslim oldu” diye alay etmişti[3].


Tahliye konusunda son noktayı koymak üzere İngiliz hükümeti Kitchener’ın Gelibolu’ya giderek durumu yerinde görmesine karar verdi. 9 Kasım’da Mondros’a ulaşan Kitchener burada General Monro, Maxwel, McMahon ve Birdwood’la bir toplantı yaptı. 11 Kasım’da yarımadadaki cepheleri dolaştı. Sonuçta sadece Arıburnu ve Anafartaların boşaltılması Seddülbahir’in bir süre daha elde tutulması kararlaştırıldı.


Arıburnu ve Anafartalar cephesinde bulunan 90 bine yakın askerin tahliyesini içeren kaçış planı üç aşamalıydı.


İlk aşamada; savunma için gerekli olmayan bütün asker, hayvan ve malzeme geri çekilecekti.


 


 


 


          


 


 


İkinci aşamada; on gece içinde, kalan garnizonlar, top ve cephane bir hafta süreyle Türklere mukavemet edecek düzeyde bırakılacak kuvvetler dışında geri çekilecekti.


Üçüncü ve son aşamada ise kalan birlikler boşaltılacaktı. Bu son aşamanın süresi iki geceden fazla olmayacaktı.


Tahliyenin ilk aşamasına hemen başlanmıştı. Ancak önemli olan kısmı ikinci ve son aşamaydı. Yarımadanın boşaltıldığının Türklere hissettirilmemesi gerekiyordu. Bunun için pek çok hileye başvuruldu. Nihayet 19/20 Aralık gecesi son asker gemiye bindirildi.


Tahliye hakikaten çok ince ve detaylı düşünülüp uygulanmış bir plan neticesi başarıyla uygulandı. İngilizlerin bu başarısı tam manasıyla bir askeri organizasyon zaferiydi. Arıburnu ve Suvla cephelerinden yirmi gün içinde 83 bin subay ve er, 186 top ve 4600 hayvan sahilleri gözetleyen Türk askerinin gözü önünde tek bir kayıp vermeden çekilip gitmişti.


 


 



 


 


Düşmanın bir tahliye yapacağına dair gerek Alman ve gerek Türk istihbaratı duyumlar almıştı. Ancak bunun ne zaman olacağı belirsizdi. Türk ordusunca zaman zaman keşif taarruzlarıyla düşmanın kuvveti sınanıyorsa da tahliye aşamasında düşman en ileri hattı her zaman yeterli asker ve mebzul miktarda silah ve cephane ile tuttuğundan zayıflamış olduğunu hissettirmemişti.


 


Bazı Türk subaylarının tuttuklara günlüklerde, tahliye günlerine ait bölümlere bakıldığında düşmanın kaçışının pek farkında olunmadığı, hatta tam aksine tahliye için sahile yanaşan düşman nakliye gemilerinin yeni bir çıkarmanın hazırlığı olarak yorumlandığı görülmektedir.


 


İşin doğrusu Türk tarafında, komuta kademesindekiler -Almanlar hariç- düşmanın çekilip gitmesini dört gözle beklemekteydi ve kaçan düşmanı takip edeceğim diye donanmanın hedefi olarak zaten fazlasıyla verilen şehit ve yaralı sayısına yenilerini eklemeye gönüllü değildi. Düşmanın çekilip gitmesi biraz da görmezlikten gelindi denilebilir.


 


Anafartalar ve Arıburnu cephelerinin tahliye edildiği son gün Türk tarafında ve İngilizler tarafında nelerin yaşandığına, tahliyeye şahit olanların gözünden bakmak için aşağıda iki Türk subayının günlüğünden ve bir İngiliz muhabirin gazetesine geçtiği haberden alıntılar yapılmıştır. Bilhassa İngiliz muhabirin anlatımı ayrıntılıdır. Türk subaylarının anlatımında ise tahliyeden habersiz oldukları hatta yeni bir çıkarma için endişe ettikleri anlaşılmaktadır.


 


Her iki tarafın anlatımı karşılaştırıldığında olaya tabii olarak kendi zaviyelerinden farklı baktıkları anlaşılmakta ise de gördükleri aynıydı. İsmail Hakkı Bey, Küçük Anafarta ovasındaki 35. Alay siperlerinden sahildeki yangınlara bakarken, tam karşısında İngiliz muhabir G. Ward Price Suvla Koyu’nda Lalababa civarında aynı yangınları seyrediyordu.


 


Anafartalar Cephesi’nde, yaklaşık olarak Küçük Anafarta köyü önünde bulunan 12 Tümen 35. Alay mıntıkası:


 


“…16 Aralık


 


… Düşman hakkında uyanık bulunmamıza dair tümenden emirler geliyor. Ani olarak bir tecavüz mü bekleniyor acaba?


 


17 – 18 Aralık


 


… Nedense üst kumandanlar bugünlerde düşmanın hareketlerinden tamamıyla endişeli. Biz bir endişe duymuyoruz, ama onların bir sezdikleri var, yahut aldıkları bir haber.


 


19 Aralık


 


Hele bugün çok dikkatli olmamız tebliğ edildi: “Düşmanın kırk kadar nakliye gemisi İmroz’dan Saroz’a doğru hareket etmek üzere toplanmış. Herhangi bir tarafa ani çıkarma yapması ihtimali var çok dikkatli olun” gibi bir tebliğ. Bizim gözlerimiz dışarıda, denizde. Acaba bu kırk şilebin birden gelişi nasıl olacak diye? Akşamı böylece yaptık. Yaptık ama düşmanda da bir fevkaladelik var. Sağdan soldan durmadan ateş ediyor. Gece yarısı oldu, ateş hâlâ devam ediyor. Alaydan; “Bir şeyler var mı? Ne oluyor?” diye soruyorlar.


 


 


                


 


 


Bu sırada Suvla Körfezi’nde, çıkarma iskelesi yanında bir ateş yakıldı, alevler yükseldi. Ben “Eyvah düşman bu alevler yardımı ile asker çıkarıyor karaya” dedim. Fakat bu sırada vakit gece yarısını geçmiş. Saat bir olmuştu. Düşmanın piyade ateşi de kesildi.


 


Ancak bu sırada ikinci bir yangın daha göründü. Kireçtepe eteklerinde bir derede. Düşmanın malzeme deposu olan bir yerde. Biraz sonra üçüncü bir yerde daha, Tuz Gölü ile Suvla Körfezi arasındaki düzlükte, düşmanın hastane çadırlarının yanında. Bu yangın çıktı ama bu da çıkarma yapmak için olmaz ya!


 


Dışarı çıktım. Telefonun yanından ihtiyattaki bölük askerleriyle birlikte yangınları seyrediyordum. Yanımda bölükten iki de çavuş vardı. Onlara:


 


– Siz ne dersiniz? dedim. Onlar:


 


– Aman Hakkı Efendi, galiba düşman kaçıyor. Ne zamanki düşman bir yeri terk edecek, o zaman orasını yakar. Mutlaka düşman kaçıyor.


 


Birden aklıma yattı bu düşünceler. Hemen telefona koştum. Çavuşların söylediklerini alay yaverine anlattım. Bunu alay kumandanı beye bildirmesini rica ettim.


 


Biraz sonra telefonla şu emri verdiler:


 


– Çabuk ileri bir subay keşif kolu çıkarın. Düşmanın siperi boş ise işgal edin. İleri gitmeyin. Gece vakti gizli bir yer altı bombasına rastlanabilir. Boşuna zayiat vermeyelim. Bize derhal neticeyi bildirin. Yazılı emri şimdi yazdırıyoruz.


 


Ben durumu tabur kumandanına söyledim. Tabur kumandanı:


 


– Çabuk git, Hasan Sabri Bey’i keşfe çıkart, ben emri alır arkadan gönderirim, dedi.


 


Ben tabana kuvvet ileri hatta vardım. Üsteğmen Hasan Sabri Bey’i buldum. Yerinde imiş, sırtüstü uzanmış, düşünüyormuş.


 


Alayın şifahi emrini tebliğ ettim. Sabri Bey:


 


– Kardeşim, bu karanlıkta düşman siperleri üzerine nasıl gidilir? Ben yatmak üzere soyunmuştum. Ben:


 


– Giyin, bu kati emir. Ben dışarıda bekliyorum. Alaya cevap götüreceğim.


 


Dışarı çıktım. Benim eski bölük. Tanıdık çavuş ve onbaşılar etrafımı sardılar. Ne olduğunu sordular. Ben de düşmanın kaçtığını, siperlerini yoklamak lâzım geldiğini ve Hasan Sabri Bey’e tebliğ yaptığımı söyledim.


 


– Biz, dediler, şimdi gittik, düşman siperlerine girdik, kimseler yok, fakat söylemeye korktuk. Bizden birkaç kişi var orada!


 


Hemen Hasan Sabri Bey’in yanına gittim:


 


– Hasan Bey, hiç çekinme, senin askerlerin gitmiş, girmiş bile düşman siperlerine. Sen hazır bulacaksın. Yalnız ileri gitmesinler, sabahı beklesinler, ben alay kumandanına haber vermeye gidiyorum, dedim.


 


Tabur karargâhına geldim. Telefonla durumu hemen haber verdim. Yazılı emri tabur kumandanı almış, ona da hemen cevap yazdık. Her taraftan düşmanın kaçmakta olduğuna dair haberler alınmış.


 


Bak şu hâle, daha beş-on saat evvel, düşman kırk nakliye gemisi ile çıkarma yapacak diye beklerken, şimdi ansızın ateşi kesip sahile koşmaya ve vapurlara binmeye çalışıyorlar[4].”


 


 


Arıburnu Cephesi’nde 16. Tümen 47. Alay’ın tuttuğu Kanlısırt mevkii:


 


19 Aralık


 


… Bu akşam bomba biraz fazlaca. Biz de atıyoruz. Her taraf dehşetli velvele içinde. Gece yarısına kadar bu hâl devam etti.


 


Bu gece kamerin etrafında yedi renkten oluşan bir hâle var. Nuri’ye gösterdim. Mucizevî bir vukuat olacağını ve hakkımızda hayırlı olduğunu söyledi.


 


Bir müddet sonra bu hâle ağır ağır kayboldu. Siperleri gezdim ve tamiratı gözden geçirdim.


 


10.30 – Pek zayide uykum var.


 


11.00 – Gerekli tembihatı yaparak yattım.


 


3.30 – Kalktım. Çay hazır. Nuri’yi de kaldırdım. Oturup çay içtik. Etraf pek ziyade sakin. Bomba yok.


 


3.35 – Solda bir dumdum patladı. Tabur kumandanı geldi.


 


– Çabuk on nefer kuvvetinde bir keşif kolu hazırlayın. Düşman Anafarta ve sağ cenahtan çekilmiş. 19. Tümen düşman siperlerini zaptetmiş, dedi.


 


Çay takdim ettim. Keşif kolu hazırlandı. Çıkarılacak yeri sordu. Lağım patlatılan yer olduğunu söyledim.[5]


 


 


                 


 


 


Tahliye esnasında Gelibolu’da bulunan gazete muhabiri G. Ward Price, Gelibolu’da geçirdiği son günü, Times Gazetesi’nde çıkan yazısında şöyle anlatmaktadır:


 


“Bütün askeri kuvvetimiz, selametle vapurlara bindirildikten sonra yapılan şey, karada terk edilen gıda maddeleri ile askeri mühimmatın ateşe verilerek imha edilmesi olmuştur. Bu vazife gönüllüler tarafından yapılarak her şey tamamlandıktan sonra, belirli bir süre zarfında tutuşacak olan fitilleri yakarak gönüllülerimiz karadan uzaklaşmıştır.


 


Bu şekilde ihtiyati tedbir olmak gerekiyordu. Zira aksi takdirde Türkler yangını görerek karadan ayrılmamıza engel olabilirlerdi. Nitekim bu şartlar altında harekâtımız tam bir sükun ve sessizlik içinde yapılarak çekilme programı tam bir başarıyla uygulanmıştır.


 


Şunu da unutmamak gerekir ki bu sırada bir kıl parçasını bile oynatacak derecede gürültü yapılmamıştır. Zira 20 bin Türk askeri bizlere çok yakın olan siperler içinde gizlenmiş oldukları gibi siperlerin arkasında da 60 bin Türk ihtiyat piyade askeri vardı.


 


Bunların hücuma çok istekli oldukları hattımıza gelen bir firarinin beyanatından anlaşılmış olduğundan ihtiyatlı davranmaya özen göstermek gerekiyordu.


 


Avustralyalı askerler tarafından, Türkleri tahliye edilen mevkilere girişlerinde karşılamak için sadece patlayıcı madde değil, Türk askerlerine birçok veda mesajları da bırakılmıştır. Türk askerine Avustralyalı askerler tarafından dostluk hisleriyle dolu bırakılan birçok veda mesajlarında “Türk Johny”sinin hakikaten mert ve mükemmel bir muharip olduğunu teslim ederek övgü dolu bir dille beyan ettikten sonra bir gün tekrar buluşmak ümidinde olduklarını bildirmektedirler. 


 


İşte bu teveccüh hislerinin bir göstergesi olmak üzere Avustralya askerlerinin Walker’s Ridge (Serçe Tepe) diye isimlendirdikleri bir mevkideki siperin göze çarpacak bir noktasına bir gramofon makinesi ve bu gramofonun üzerine de meşhur bestekâr Strauss’un “Türk Marşı” isimli çok bilinen bestesinin bulunduğu bir plağı koyarak gramofon kurulmuş ve çalmaya hazır bir halde Türk askerine hediye olmak üzere bırakıp gitmişlerdir.


 


19 Aralık Pazar gününün gecesi gökyüzü yıldızlarla kaplıydı ve ortalık ay ışığı ile aydınlanmıştı. Ben bütün günü Lalababa’da geçirdim. Her tarafta sükûn ve sessizlik hüküm sürüyordu.


 


Akşama doğru Türklerin gönderdikleri 7,5 cm’lik birkaç mermi ile sahilde kumluğa düşen büyük kalibrede birkaç gülle bu sessizliği bozmuştu. Bu mermiler bir kişiyi kolundan yaralamaktan başka bir kayba sebep olmamışlardır. Bu ateşe gemilerimizden bazıları tarafından cevap verilmiştir.


 


Sahil boyunca, güney yönünde, yani Helles Burnu (Seddülbahir) civarında şiddetli çarpışmalar yapılmaktaydı. Kirte’de (Alçıtepe) Türkler tarafından yapılan bir hücum tarafımızdan püskürtülmüş ve öğleden sonra saat 2’de askerlerimiz tarafından iki Türk siperi zapt edilmişti.


 


Geçen Ağustos’ta karaya çıkan ve susuzluk yüzünden birçokları telef olan askerlerin geçtikleri kumluktan geçerek, Suvla Körfezi’nin sonuna kadar gittim. Burada sıcaklığın şiddetinden mustarip olan askerlerin bıraktığı birçok Avustralya şapkaları, daha birçok eşyadan başka görüntüsü kalplere heyecan veren binlerce asker ölüsünün büyük üzüntülerle terk edilen cesetlerini barındıran ve etrafı tel örgülerle çevrili birçok mezarlık gördüm.


 


Bu kadar üzüntü verici bir manzara tasavvur olunamaz. Buz mavisi renginde olan bir sis bütün araziyi kaplamış, siyah dağlar ve tepeler bu sis içinde birer kâbus gibi göğe doğru yükselmişti.


 


Tuzlu Göl’ün durgun suları ve sahil kumluklarını okşayan dalgalar ay ışığı altında yalazlanıyordu. Yangınların göğe yükselen alevlerinden başka hiçbir tarafta ışık nâmına bir şey görülmüyordu.


 


Yaralıları taşıyan bir hastane gemisi bu arada bir selamlama topu atarak sahilden uzaklaştı. Türkler bu esnada birkaç makineli tüfekle ateş ettiler. Ancak ateş eski şiddetini kaybetmişti.


 


Sahilde beş farklı noktadan tutuşturulan yiyecek, malzeme ve mühimmat depolarından çıkan alevleri seyretmeye daldım. Sonradan bunlar birleşerek iki yüz metrelik bir sahada ve büyük bir alev halinde yanıyorlardı.


 


Biraz daha güneyde Avustralyalı askerlerin bıraktıkları canlı sığırlar da bu yangında kül olup gitmişti.


 


Sabaha karşı 3.30 sıralarında müthiş bir patlama işitildi. Türk siperlerinin altında 15 metre derinlikte açılan bir İngiliz lağımı elektrik telleri vasıtasıyla tutuşturularak patlatılmıştı. Herhalde bu patlamada yüzlerce Türk askeri mahvolmuştur.


 


İşte bu karadan uzaklaşan İngiliz askerlerinin Gelibolu harbinde geride bıraktığı son nişane idi. Sabahleyin güneş doğar doğmaz Türk askerleri arasında büyük bir faaliyet görülmeye başladı. Şaşırmış bir halde sağa sola top atışı yapmaya başladılar.


 


Özetle bu çekilme işi, şimdiye kadar emsali görülmemiş bir başarıyla uygulandı. Her ne kadar Gelibolu Harekâtı bizlere çok pahalıya mal oldu ise de bu çekilmeye bir hezimet gözüyle bakmak doğru olamaz. Aksine burada savaşa girişen ve dünyanın en uzak köşelerinden gelen İngiliz askerleri tarihte şöhretli namlar bırakacaktır.


 


Bu askerler Türkler ve Almanlara karşı harp ettiği gibi susuzluk, şiddetli sıcaklara ve soğuklara karşı göğüs germek suretiyle dövüşmüşlerdir. Her ne kadar şimdi Lalababa’nın tepesinde Alman bayrağı çekilmiş ise de yine bizler mağlup sayılmayız. Zira her yerde Türklere karşı gelerek onları püskürttük.


 


Eğer takviye kuvvetler zamanında yetişmiş olsaydı, belki de Boğazlar’dan geçmek üzere mücadelemize devam edebilirdik. Şu son zamanlarda gelen Alman toplarıyla topçu cephanesi bizi zerre kadar etkilememiştir.


 


Gelibolu’nun tahliyesi hezimet değil, dağınık bir halde bulunan askeri kuvvetimizi bir yere toplamak maksadıyla ve kendi isteğimizle yapılmış bir harekettir. Hindistan ve Mısır yollarını tehdit etmeye yönelik olan Balkan harp sahası, şimdi bizim için Çanakkale’den daha mühimdir.


 


Fırsattan istifade etmek yolunu takip ederek Gelibolu’dan çekildik. Oradaki kaybımızı başka yerlerde elde edeceğimiz başarılarla telâfi etmek kolaydır.[6] 


 


Muzaffer Albayrak


  




[1] N. Steel – P. Hart, Gelibolu-Yenilginin Destanı, Sabah Kitapları, İstanbul 1997, s. 280



[2] George Arthur, Kitchener ve Harp, Çev. Albay Sabit, 60 Numaralı Askeri Mecmua eki, İstanbul 1926, s. 168



[3] N. Steel – P. Hart, a.g.e, s. 269



[4] İ. Hakkı Sunata, Gelibolu’dan Kafkaslara, İş Bankası Kültür Yay. İstanbul 2003, s.195-198.



[5] Mehmet Fasih Bey Kanlısırt Günlüğü, Arba Yayınları, İstanbul, 1997, s. 242-43



[6] Times Gazetesi, 1 Ocak 1916 tarihli nüsha

Bir cevap yazın