Alman Albay Hans Kannengiesser’in Çanakkale Savaşı Hatıraları Nihayet Türkçe’de ( Tuncay Yılmazer )

 


 


Kannengiesser’in Hatıratı’ndan;


………


Aşağıda sunulan ve Anadolu insanının haleti ruhiyesine ve zekâsına dayanan bir örneği, Mareşal Otto Viktor Karl Liman von Sanders bana şöyle anlatmıştı:


 


Sıcak bir Temmuz gününde, birkaç askerin dışarıda beni görmek istediklerin bildirdiler. Çadırdan dışarı çıktığımda, terden sırılsıklam olmuş, toz-toprak içinde kalmış, altı piyadenin karşımda “hazır-ol”da durduğunu gördüm. En yaşlısı tercüman aracılığıyla diyordu ki: “Paşa”, bizim birlik savaş yapılmayan bir yer olarak, Saros Körfezi’nin üstünde bulunuyor. Burada ise, kardeşlerimiz ağır bir savaşın içindeler. Senin bizi burada bir cepheye yerleştirmenizi, rica etmek için, Alayımızdan kaçtık.


 


Onların ricaları uygun görüldü ve gönderildikleri birlikte, bunlardan üçü hemen vurularak şehit oldular. Hayatta kalan birisinin ailesine yazdığı ve bana ulaştırılan mektubunu aşağıda sunuyorum:


 


“Sevgili Anam ve saygılı Babam!


Size bu mektubu, bizim memleketten olan Kastamonulu Mehmed Mustafa Çavuş yazıyor. Allah’a şükür, sağlığım yerinde ve yaşıyorum. Siz, Sevgili Anam ve Babam, erkek ve kız kardeşlerim ve tüm köylülerimin de sağlığına, hastalık ve açlıktan korunmalarına, Allah’a dua ederim.


Ben Der-saadet’te (İstanbul’da) iken, son mektubunuzda, iki kardeşimin de daha asker olduğunu öğrenince, çok gururlandım.


İlkbahar gelince, İstanbul’dan ayrıldık ve deniz kenarında kutsal savaş içerisinde bulunan Gelibolu’ya geldik.


Geceleyin çadırımızda iken, dışarıda denizde duran düşman gemilerinin top ateşlerini görüyor, gündüz ve gece olup olmaması fark etmeksizin, sürekli obüs gürlemelerini duyuyor ve silâh sesleri altında yüreğimizi bir üzüntü sarıyordu. Fakat komutanlarımız bize, arkamızı savaşan kardeşlerimiz koruyabilmeleri için, bizim bulunduğumuz noktanın savaş alanının oldukça gerisinde bulunmak zorunda olduğunu, söylediler. Sürekli savaş ve çarpışma rüyaları görüyoruz.


Sıcak bir yaz gecesinde, çadırımızın etrafına bir süvari geldi. Bize, Seddülbahir denen bir kale civarında kardeşlerimizin şan ve şerefle sıcak bir savaşta olduğunu, bizim ve onların mutlaka zafere ulaşacağımızdan bahsetti. O gittiği zaman uyuyamadık.


Saygılı babam, sana bu mektubu yazan Mehmed Mustafa Çavuş ayağa fırladı ve bağırdı: “İnşallah, kerim olan Allah’ın da inayetiyle, anam beni bu çadırda ölsün diye doğurmadı. Sizden kim adamsa, beni takip etsin” dedi. İçimizde bir adam vardı ve yara sarmayı hekimlerden öğrenmişti. Silâhı yoktu. Silâh yerine, içi beyaz bezler ve ilâç şişeleriyle dolu bir çanta taşıyordu. Okumuş ve bilgili bir adamdı. Birkaç gün sonra, ben size ondan da yazacağım. İngilizlerin şiddetli bir baskınında elinde çantasıyla birlikte, şehit olmuştu. Adı Ahmed idi ve demişti ki: “Mehmed Mustafa Çavuş, subaylarımıza sormadan ve müsaade almadan, nasıl bu adamları dışarıya götürüyorsun?” O, akıllı ve okumuş bir adamdı. “Benimle gelin” dedi Mehmet Çavuş. “Bizim subaylardan değil, yüksek komutandan, Alman Liman Paşa’dan müsaade almaya gidelim” dedi.


Ahmed de razı olunca, silâhlarımız ve sırtımızda çantalarımızla sabah ağarmadan önce, şiddetli ve çok kuvvetli obüs gümbürtülerinin duyulmağa başladığı sıralarda, yürüyüşe geçtik. Böylece, saatlerce yol kenarlarından yürüdük ve akşam olunca, bir çeşmenin yanına gelerek, orada durduk. Sabah olunca, deve, at ve eşeklerle birçok insanlar geldiler ve birisi, bize Liman Paşa’nın çadırının bulunduğu yeri tarif ederek, yolu gösterdi. Dünkü gibi, zorlu bir yürüyüş oldu. Ekmeğimiz ve zeytinimiz hiç kalmadı.


Liman Paşa’yı bulduk. O bize, bir baba şefkatiyle davrandı, yemek verdi ve bize, “Siz kötü bir harekette bulunmuşsunuz. Subay ve birliğinizden izin almadan, orayı terk etmişsiniz. Fakat, size yine de kahraman savaşçılar gibi işlem yapılacak. Çünkü siz, kardeşleriniz savaşırken, boş ve serbest kalamazsınız. Bu gece, benim çadırımda kalınız ve yarın sabah sizi düşmana karşı göndereceğim” dedi.


Böylece biz bir alaya geldik ve burada kardeşlerimizin çoğu, Konyalıydı. İri ve kuvvetli adamlardı. Onlar da bizim dili kullanıyordu ancak, zorlukla anlaşabiliyorduk. Bize, ihtiyacımız olan her şeyi verdiler ve tel örgülü siperlerini gösterdiler. Bizim arzumuz düşmanı görmekti ancak, olmadı. Bizim onları gözetlediğimiz gibi, onların da hemen bizim önümüze oydukları köpek çukurlarından bizi yıldırım hızıyla gözetliyorlar ve Halifemizin de izni olmadan toprağımıza ayak basmışlardı.


Sonra, silâhlarımızın gümbürtüsüyle toprağın sarsıldığı bir gece, evliyamız-kutsal hocamız önce bizimle birlikte namaz kıldı. Saçları ağarmış ve sanki 100 yaşından daha yaşlı olmasına rağmen, becerikli ve çevik bir çocuk gibi, çukurdan öne atıldı. Sonra, biz de öne atılarak, dipçiklerimize yüklendik ve önümüze ne çıktıysa, merhametsizce öldürüldüler.


Bundan başka size ne yazayım saygılı babam ve sevgili anam, ben iyiyim. Birçok kardeşlerimle beraber, günlerden beri büyük bir odada ve beyaz duvarlı hastanemizde kalıyoruz. Analarımız ve kız kardeşlerimiz gibi, bize çok iyi bakıyorlar ve yataklarımızın arasında dolaşarak ve oturup kalkarak, tüm isteklerimizi yerine getiriyorlar.


Ben tekrar size kavuşacağım ve mahsullerin toplanmasına da yardım edeceğim. Çünkü, sol elimde iki parmağım olmadığı için, yaşlı hekim bana, bu yıl tekrar savaşmamı istemiyor.


Saygı değer babam ve sevgili anam, bu mektubu size Mehmed Mustafa Çavuş yazıyor ve gönderiyor. Onun da selâmı var. O da yaralıydı ve iyileşince, bizi, köyümüzde ziyaret edecek.


Selâm eder, ellerinizden öperim. Kız ve erkek kardeşlerime de selâm ederim.


                                                                                      Vefalı oğlunuz, İsmail


 


 


Çanakkale’de Türklerle Beraber


Hans Kannengiesser


Çev. Prof. Mehmet Serez


Timaş Yayınları, Şubat 2009


 

Bir cevap yazın