GELİBOLU’YU ANLAMAK

Çanakkale Cephesinde Bir Müderris- Abdullah Fevzi Efendi ( Muzaffer Albayrak)

İz Yayıncılık’tan çıkan bu kitabın ismine bakarak, hatıratın tamamında bir müderrisin Çanakkale Savaşlarına dair anılarını bulacağınızı zannediyorsanız yanılırsınız. Konya’da bir medresede hoca iken orduya katılan ve 1. Dünya Savaşı boyunca Çanakkale, Irak, İran cephelerinde bulunan Abdullah Fevzi Efendi, cephe hatıralarını anlattığı kadar, dini ve sosyal meselelere dair görüş ve yorumlarını da bir vaaz-nasihat üslubunda hatıratta aktarmış.


400 sayfalık kitapta ilk 130 sayfa hatırat sahibi Abdullah Fevzi Efendi’nin ve çevresinin tanıtılmaya çalışıldığı bölüm. Konya’daki medrese ve bu medresenin etrafında gelişen olaylar, medrese ile alakalı din alimleri, Abdullah Fevzi’nin aile ve hocalarıyla ilgili bilgiler verilmekte. Doğrusunu isterseniz bu 130 sayfayı sıkılarak okudum. Zira bir hatırat beklerken bu kadar uzun ve konudan uzaklaştırıcı bir giriş insanı sıkıyor. Yayına hazırlayanın giriş bölümünün tamamında, hatıratın içerisinde de anlatımı keserek eklediği kendi görüşleri, İttihat ve Terakki Fırkası merkezli menfi tenkitleri ile birlikte son dönem tarihin alabildiğine eleştirildiği bir kitap haline getirmiş hatıratı.


Çanakkale bahsi yaklaşık 140 sayfa tutuyor. Bu 140 sayfanın üçte biri kadarı da yayına hazırlayanın aralarda kendi yorum ve görüşlerini içeriyor. Geride kalan 130 sayfa 1. Alay’ın Çanakkale’den Bağdat’a gidiş macerasını anlatıyor.


Yazının başında da belirttiğim gibi, kitabın takdiminde son derece iddialı bir şekilde “örtülü gerçeklerin” ortaya konacağı belirtilmişti. Kitabın bir hatırat olduğu göz önünde bulundurulduğunda; subjektiflik, ön yargılı yaklaşım, duygu ve düşüncelerin ön plana çıkması gibi durumların sıklıkla görüldüğü bir yazım türü olan hatırata dayanarak böyle bir hüküm verilmesi ne derece doğru diye sormadan edemiyor insan.


Subjektiflik bahsi açılmışken hemen belirtelim ki bu konuda yayına hazırlayan kişi de bizimle hemfikir. Ancak o bu problemi kendi açısından çözmüş. Yayına hazırlayan bu çözümü şöyle bulmuş; “Hatıratın subjektif yanı olabilir. Bilgilerdeki farklılıkları, eğer sahiplerine güvenimiz tam ise kabul etmek gerekir. …Bu konularda bizi rahat kılan çok iyi yetişmiş, kalp temizliği gibi özel bir eğitim almış, alabildiğine dindar, büyük bir alimin verdiği bilgilere yalan karıştırmayacağı hususudur. …Bizim yaptığımız; eski bilgilerimize çok ters düşen hususlarda, yazarımızdan değil karşı taraftan şüphe ettik.” 


Kitabı yayına hazırlayan kişi, Ali Osman Koçkuzu isimli bir ilahiyat profesörü. Takdim yazısından anlıyoruz ki; “hayatını adeta Abdullah Fevzi Efendi’yi gün ışığına çıkarmaya adayan” bu zat, kitabı hazırlarken okuyucuyu bilgilendirmek için açıklama ve notlarla hatıratı “mükemmel” bir kaynak haline getirmeye çalışmış.


Kitabı tanıtmaya geçmeden önce bu iddialı yayına hazırlayıcıya biraz değinmek gerekir.


Öncelikle dikkatimi çeken bir noktayı belirteyim. Kendini hatırat sahibini tanıtmaya adamış Ali Osman Koçkuzu (isim uzun olduğundan “A.O.K” diye kısaltacağız) hatırat sahibinin isminde bile bir karara varamamış. Kitabın arka kapağı ve baştaki takdim yazısında Abdullah Feyzi denirken; giriş bölümünde Abdullah Fevzi denmiş. “Fevzi mi Feyzi mi?” Belki bir harfin ne önemi var denebilir; ancak iddialı olununca bu nüans bence önem taşır.


Yayına hazırlayan A.O.K’nun, okuyucu anlasın diye hatırata eklediği bilgilendirici açıklama ve notlarına gelince durum daha da vahamet kazanıyor.


Kitaba yapılan ilk 130 sayfalık girişte hatırat sahibi tanıtılırken o kadar alakasız, birbirinden kopuk, lokal bir çevrede, bir medrese ve cemaat içerisinde geçen olayları, şahısları anlatarak konudan uzaklaştırılmış ki; kitabı harp hatıratı niyetiyle alıp okumaya çalışanlara sıkıntı vermiş. Keşke A.O.K, bu yorumlarını, düşüncelerini, Konya’daki medresenin tarihçesini, hoca ve alimleri müstakil başka bir kitapta doyasıya yazsaymış da hatıratı bu anlatımlara boğmasaymış diye düşünüyorum.


A.O.K, hatıratı hazırlarken yapması gereken en temel şeyi yapmamış. Böyle bir hatıratı hazırlayacak kişinin ilk önce hatıratın geçtiği Çanakkale, Irak cephelerine dair yeterli malumat edinmesi gerekirken böyle bir zahmete gerek duymamış.


Abdullah Fevzi (veya Feyzi) 1. Dünya Savaşının başından sonuna kadar 1. Alay’da bulunmuş. Hatırat 1. Alay etrafında geçiyor. Ancak A.O.K bu alayın hangi tümene bağlı olduğunu tespit edememiş bir türlü! Diyor ki; “Eğer eser yayınlanıncaya kadar bu alayın kimliğini öğrenebilirsek elde ettiğimiz bilgileri burada okuyucuya sunacağız”.


Hakkın yemeyelim yayına hazırlayanın! Üç kitaba bakmış! Bunlardan biri acizane hazırlamış olduğum Yeditepe Yayınevi’nden çıkan İngiliz gazeteci Ashmead Bartlett’in raporlarından oluşan ve baş tarafında Çanakkale Savaşları’nı anlattığım 20 sayfalık girişin de bulunduğu “Çanakkale Gerçeği” isimli kitap. A.O.K, hatırata yazdığı giriş bölümünde bu kitaptan epey alıntı yapmış; bu arada beni tebessüm ettiren bazı hatalar da yapmış. Mesela bu alıntılardan birinde; “İngiliz gazeteci bu durumu devletine şöyle rapor etmektedir” dedikten sonra benim kitaba ilave ettiğim giriş bölümündeki bir pasajı, İngiliz gazetecinin raporu diye vermektedir.


A.O.K, hatıratı yer yer keserek kendi düşünce ve yorumlarını da ilave etmiş. Bazı bilgiler vermiş; mesela kumanda değişikliği yaparak Vehip Paşa’nın yerine Weber Paşa’yı getirmiş. 57. Alayı hücumda tamamen şehit etmiş. Tarih konusu ise tam bir felaket; Rumi tarihi Miladiye çeviremediği için (belli ki 13 günlük farkı bilmiyor) bilhassa Çanakkale muharebeleri bahsinde hatalar yapmış.


Hatıratta geçen bazı ifadeleri kendince notlandırmış, kendi duyumlarıyla bu ifadeleri delillendirmeye çalışmış. Mesela hatıratta sürekli hücumlarla askerin erimesi bahsi anlatılırken hatırat sahibinin: “asker arasında kumanda heyetinin satıldığı fikri doğmuş” ifadesi üzerine, A.O.K hemen bunu şöyle delillendirmiş: “1950’li yıllarda Çanakkale ve Filistin’de savaşmış erlerden Konya’da yaşayanlardan şunu duymuştuk; “Neden hücuma kalktığımızı bilmezdik. Hatta bize göre bu emirler yanlıştı. Meğer İngiliz’den Enver’e her gün tenekeler dolusu altın gelirmiş. O da bizi kırdırırmış!”. (s.101, s.131, s.212). Güler misin ağlar mısın kabilinden bir durum. Aslında bu hezeyana söylenecek bir şey yok. Ancak şunu söylemekle yetinelim: Velev ki; savaşta bulunmuş o garip ihtiyar gazi, bir şekilde bu safsataya inanmış ve anlatıyor; üniversitede profesör olmuş bir zat bunu bir delil olarak nasıl kitaba alabiliyor. Hem de üç yerde birden!


Hepsi bir tarafa A.O.K’nın yaptığı en major hata hatıratı kelimesi kelimesine çevirmeyip bazı şahsi tasarruflarda bulunduğunu belirtmesi. Bunun en çarpıcı ve kabullenmesi benim için en zor olanı şehitlerle ilgili yazdıkları.


Kitabın 214. sayfasında Abdullah Fevzi; “ölenlerin çoğu vuruldukları yerde düşüp kaldı” diyor. Tam burada yayına hazırlayan, A.O.K rumuzuyla parantez açıp bir not düşüyor; “Abdullah Fevzi Efendi, ölenler tabiri kullanmaktadır. Yanlışlıkla şehit kelimesi ile tercüme etmişsek o bize aittir”.


Abdullah Fevzi ileriki sayfalarda “şehit dostlar cennete istedikleri bahçelere, bağlara uçtular” demektedir. Ölen askerlere şehit diyen ve onların cennete gittiğini söyleyen hatırat sahibi ile yayına hazırlayan burada çelişkiye düştüğü görünmektedir. Bu ve benzeri sayfalarda rastladığımız “şehit” kelimesini ifade ettiği manada mı anlamamız lâzım; yoksa ölüler diye mi anlamamız gerekir?


Asıl konumuz olan hatırata gelirsek; hatırat sahibi Abdullah Fevzi Efendi, 1883 Konya Bozkır Hocaköy doğumlu. Konya’da bir medresede hoca iken seferberliğin ilanı ile gönüllü olarak orduya katılıyor. Medrese hocası olması hasebiyle askerlikten muaf tutulmasına rağmen gönüllü olarak askere gitmiş. Hatıratta bu gönüllü askerliğin bir merak saikıyla olduğunu anlıyoruz: “İslam’a çokça düşmanlık eden İttihat ve Terakki Partisi’nin asker kanadını ve Osmanlı ordusunu, Müslüman askerleri ve kumandanlarını yakından tanımak için” askere gittiğini ifade ediyor. (s.91)


Konya’da başlayan askerlik hayatı İstanbul’da 1. Alay’da devam ediyor. Bu alayın bağlı bulunduğu 2. Tümen’in Mayıs 1915’te Çanakkale Savaşlarına katılmak üzere Gelibolu Yarımadası’na gelmesiyle savaş günleri başlıyor. İstanbul’dan 13 Mayıs’ta hareket eden alay 15 Mayıs’ta Akbaş iskelesine iniyor.


1. Alay önce Arıburnu’nda yapılan 19 Mayıs taarruzuna katılıyor ve çok zayiat veriyor. Haziran ayının başına kadar Akbaş limanına yakın bir köyde (Bigalı veya Yalova köyü) ikmal için ordugâh kuruyor.


3. Kirte Savaşı başlayınca 1. Alay Soğanlıdere üstünde bir vadiye (muhtemelen Kiremitdere) geliyor. 5-6 Haziran tarihlerinde Kirte köyü kuzeybatısında ihtiyat siperlerine yerleşiliyor. Sonra tekrar Kiremitdere ordugâhına dönülüyor.


21 Haziran’daki Kerevizdere muharebeleri esnasında 1. Alay, Kerevizdere cephe hattının sol tarafında denize kadar olan hattı tutuyor. Bu muharebelere Abdullah Fevzi katılmamış. Cephe gerisinde bırakılan ağırlıkların başında muhafız olarak bırakılmış. Hatıratta Kerevizdere muharebelerini katılan askerlerin ağzından anlatıyor.


1. Alay 23 Haziran’da cephe hattını devrederek Kiremitdere’ye dönüyor. 25 Haziran’da da Anadolu yakasında Beşige Koyu’nda sahil muhafazasına memur ediliyor.


25 Haziran’dan Ekim ayına kadar burada kalan alay, Ekim ayında Uzunköprü’ye hareket ediyor ve Aralık ayına kadar burada ordugâhta kalıyor.


4 Aralık 1915’te Irak cephesine gitmek üzere uzun bir yolculuk başlıyor. Kâh trenle, kâh yaya devam eden bu yolculuk; İstanbul-Konya-Pozantı-Tarsus-Osmaniye-Hasanbeyli-Islahiye-Halep-Resülayn-Nusaybin-Musul yoluyla 28 Şubat 1916’da Bağdat’ta sona eriyor.


Abdullah Fevzi Efendi, asker olarak bulunduğu 1. Alayın, 1. Taburuyla Çanakkale’den Bağdat’a kadar görüp işittiklerini, yaşadıklarını, yer yer yalın bir şekilde, umumiyetle kendi duygu ve düşünceleri ön plana geçecek şekilde yorumlayıp, değerlendirdiği bu hatıratta, takdim yazısında belirtilen “farklı bilgileri” veriyor “örtülü gerçekleri” ortaya çıkarıyor!


Pek çoğuna katılamayacağımız bu farklı bilgilerin ve örtülü gerçeklerin bir kısmı ordu hakkında. Başta subaylar olmak üzere askerler oldukça sert hatta galiz bir şekilde eleştiriliyor.


Abdullah Fevzi orduyu, subayları ve askerleri daha yakından tanımak için askere gitmişti. İşte onun gözünden subaylar:


— Kumandanlar namaz kılmaz. Buna dair birçoklarından duyduğumuz gerekçe şu idi; namaz zaten beden eğitimi ve spor yoluyla insan sağlığı ve temizliği için meşru kılınmıştır. Bizim işimiz gücümüz beden eğitimi ve spordur. (s.162)


— Askere düşmana saldırması için dini telkinde bulunur, ancak kendi uygulamaz. (s.163)


— Dini telkinle askeri taarruza kaldırıp kendi Kâbe’ye hiç dönmez. Tamamen münafıklara ve dine inanmayanlara ait olan bu yol ve bu ahlak ne kadar iğrençtir. (s.164)


— Subaylar açlık çekmez, erler aç kalsa da umursamazlar. (s.165)


— Devamlı içki kullanıyor, sürekli kumar oynuyorlar. (s.167)


— Kumandanlar dinsiz, kaba ve azgın adamlar. (s.217)


— Kumandanlar açıktan söylenen “hamd”, “şükür” gibi sözleri, “inşallah” gibi ifadeleri sevmezlerdi. Söyleyene de kızarlardı. (s.256)


Erler için düşünceleri de şöyle:


— Erlerin komutanlarına sevgisi ve saygısı yok. Bundan dolayı muharebelerde itaat göstermeden kendi başına hareket ediyor ve böylece üstlerinden bir tür öç alıyordu. (s.145)


— Erlere ahirete hiçbir faydası olmayan vatan hissi ve mefkuresi, gaza ve cihad için asıl sebep ve hedef gösterilmiş. (s.145)


— Asker girdiği her yeri talan etmiş. (s.150)


— En kötü konuşmaları, karşılıklı sohbetlerinde İslam’a küfretmeleriydi. Biri diğerine kızınca ilk işi onun dinine küfretmekti. (s.159)


— Hazarda olsun seferde olsun asker namazı tamamen boşladı adeta unuttu. Askerin bir bölümü namazı kötüleyerek inkar ederek bıraktı, bir bölümü de ara sıra kıldı. (s.160)


— İran cephesinde iken asker ve subay muta nikahı yaptı. (s.179)


— Askerler arasında kumar arttı. Kumar için para bulamayan arkadaşlarının ve milletin parasını, eşyasını çalmakta idi. (s.180)


Bunlar subay ve erler hakkında hatıratta sıkça geçen düşünceler. Birde yaşanan hadiselerin yorumu var ki bu daha vahim.


Bunlardan biri şu; Abdullah Fevzi savaşı anlatırken tayyarelerin attıkları bombaları, havan ve obüslerin dik mahrekli başlarına mermi indirmesini; geçmiş ümmetlerin, azgın ve itaatsiz toplumların Allah tarafından gökyüzünden indirilen bir azapla, bir rüzgar ve fırtına afetiyle yok edilmeleriyle kıyaslıyor ve şöyle diyor: “Günümüz ümmeti de aynen onlar gibi yine gökten gelen bir afet, bir bela ile yok ediliyor. … Şu ümmetin şekaveti arttı. Allah kendi katından gönderdiği bir ceza ile onları cezalandırıyor!”. (s.232)


Bir başka bölümde de: “Şüphesiz ümmetin üzerine çöken seferberlik belası ve bu şerir kâfirlerin vatan toprağında üzerimize tasallutu, ümmetin işlediği günahlar neticesi başa gelen şeylerdir” (s.175).


Hatıratta alışık olmadığımız türden “farklı bilgiler” ve “örtülü gerçeklerden” bir kısmını yukarıda belirttikten sonra gelelim bunların değerlendirmesine.


Öncelikle kitapta yeterince tanıtılmayan Abdullah Fevzi Efendi kimdir? Yayına hazırlayan onun hakkında bazı bilgiler veriyor. Mesela bir dönem kaçak yaşadığını söylüyor ancak bunun sebebini açıkça ortaya koymuyor, muğlak, üstü kapalı geçiştiriyor.


Abdullah Fevzi Konya’da bir medresede hoca iken harbe katılıyor. Harpten sonra Bozkır’daki köyüne dönüyor. 1919 yılı Eylül-Ekim aylarında Milli Mücadele hazırlığı içindeki Kuva-yı Milliye’ye karşı Bozkır isyanı çıkınca Abdullah Fevzi bu isyancılarla birlikte hareket ediyor. Bozkır isyanının tertipleyicilerinden sayılan Meşrutiyet döneminde Konya mebusluğu yapmış olan Zeynelabidin Efendi onun akrabası. Zeynelabidin Efendi İttihat ve Terakki düşmanı bir zat ve 1. Dünya Savaşı sonunda İttihatçılar yurtdışına kaçınca yeninde tesis edilen Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin kurucularından.


O dönemde Hürriyet ve İtilafçılar Anadolu’da gelişen Milli Mücadeleyi organize eden Kuva-yı Milliyecileri İttihatçı oldukları gerekçesiyle düşman olarak görüyor ve cephe alıyorlardı. Konya bölgesinde Kuvacıların faaliyetlerini engellemek için çıkarılan Bozkır isyanı, Zeynelabidin ve Abdullah Fevzi’nin köyü olan Hocaköy’den başlıyor. Tenkil edilen isyancılar kaçıyor. 150’likler listesine alınan Zeynelabidin Efendi ülke dışına çıkıyor ve 1939’da Medine’de vefat ediyor.


Muhtemelen akrabası olan Zeynelabidin’in tesirinde kalarak Bozkır isyanına katılan Abdullah Fevzi Efendi, isyan sonrası arandığı için kaçıp saklanıyor ve 1938’de 150’liklere getirilen afla kaçaklığı sona eriyor.


Yaklaşık 20 yıllık bir kaçak hayatı yaşayan Abdullah Fevzi Efendi muhtemelen hatıratını bu sırada yazıyor (Yayına hazırlayan da hatıratın ne zaman yazıldığını bilmiyor). Kaçak bir insanın psikolojisi ve duygusallığı altında, İttihatçılara olan düşmanlığının, büyük çoğunluğunun İttihatçı olduğuna inandığı subaylara olan ön yargısının, dini taassup sahibi bir insan olarak sık sık Asr-ı Saadetteki sahabe ordusuyla kıyasladığı erlerde göremediği dindarlığın etkisinde kalarak, çok acımasız, hoşgörüsüz, müsamahasız bir şekilde hatıratını kaleme almış olmalı.


Subay ve erler hakkında söylediklerinde kısmen doğruluk payı olabilir. Ordu içindeki herkes namaz kılmayabilir, içki tüketimi ve kumar da olabilir, diğer bütün olumsuzluklar da mevcut olabilir. Bunlar askeri günahkâr yapar ancak dinden çıkarmaz. Allah diyerek hücuma kalkan ve vurulup ölen asker Allahü alem bana göre şehittir. Sonuçta bir toplum neyse ordusu da odur.


Bir diğer husus da şudur ki; Abdullah Fevzi savaşın başından sonuna kadar 1. Alay’da bulunmuştur. Bu şu demektir: 700-800 bin kişilik Osmanlı ordusu içinde 3-5 bin kişilik bir alayı ve 50-60 kadar subayı tanıma şansı olan hatırat sahibi bununla bütün ordu çapında bir genellemeye gitmiştir.


Abdullah Fevzi’nin asker ve subaylara karşı müsamahası hiç yoktur. Bir din adamında olması gereken yumuşak ve hoşgörülü tavır onda görülmez. 19 Mayıs taarruzundaki yenilgiyi anlatırken; “Bu adi ve alçakça planlanan yenilgi ve uğranan bu talihsiz hezimet, sadece kumandanların kötü yönetimi eseri ve askerin ahlaksızlığının, günaha batmışlığının, azgınlığının bir sonucu idi”(s.213); “Bu yenilgi ve küçük düşüş Allah’tandır. Çünkü ne kumandanlar ve ne de ordu Allah’ın vereceği başarı ve yardımı hak etmişlerdi”(s.227).


Çanakkale’de bilhassa Kerevizdere muharebelerinde askerin dini duygularının daha çok arttığını da itiraf ediyor. Bunu ifade ederken de eleştiri ve iğnelemekten geri durmuyor: “Askerler önceki savaştaki niyet ve icraatlarındaki fenalığı fark ettiler, tevbe ettiler, “Allah” der oldular. Evvelce marşlarla ve türkülerle vakit geçirirlerdi. Hatta kumandanlar bile “Allah” dediler, ağırbaşlı Müslüman gibi davrandılar. Yazık ki “Basra harap olduktan sonra” akılları ancak şimdi başlarına gelebildi””(s.267).


Bütün bu izafi ve subjektif anlatım ve ithamların yanında hatırattan süzebileceğimiz ve istifade edebileceğimiz bilgiler yok değil.


Evvela 2. Tümen’in Mart 1915’ten Mart 1916’ya kadar bir yıllık hareketini, girdiği savaşları, Uzunköprü’den Bağdat’a kadar üç aylık yolculuğunu takip edebiliyoruz.


Birinci Dünya Savaşı esnasında bir ordu birliğinin Edirne’den Bağdat’a uzanan yolculuk serüvenini hatırat sahibinin anlatımıyla öğrenmek hatırattan en fazla istifade edilen yönlerden birisidir. O dönemdeki yol güzergâhı, yol şartları, nakliyat imkanları/imkansızlıkları, asker firarları, Ermeni tehcirine tanık olunması, eşkıya baskınları, geçilen yerleşim yerlerinin hâli, bize Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı memleketinin içinde bulunduğu durumu aksettirmesi açısından hatırat çok faydalı bilgiler veriyor.


Bir diğer faydalı yönü; bilhassa 19 Mayıs taarruzu olmak üzere 3. Kirte ve 1. Kerevizdere muharebelerine dair oldukça ayrıntılı bilgiler buluyoruz. Bu muharebelerde kendisi de dahil olmak üzere askerlerin ve subayların durumu, yaralılar, şehitler, siperler, savaşta kullanılan silahlar (ilk defa gördüğü, bizim askerin “karakedi” dediği bomba topu ve aynalı tüfek) hakkında bazı değerli bilgiler ve ayrıntılar veriyor.


Son söz olarak şunu belirtmek isterim ki; hatırat, yayına hazırlayan tarafından yorum yapılmadan, olduğu gibi okuyucuya sunulsaydı, bir müderris bile olsa bir “insan” elinden çıkmış olduğu göz önünde bulundurularak sözde örtülü gerçekleri ortaya çıkaracağı, kalıplaşmış düşüncelerimizi sorgulamamızı sağlayacağı gibi iddialı sözlerle takdim edilmeseydi daha doğru bir üslup takınılmış olurdu.


Her şeye rağmen yukarıda belirttiğim gibi, harbe dair anlatımlarda ve 1. Alay’ın bir senelik serencamını takip etme noktasında hatırattan istifade ettim. Ettim ama; tıpkı bir gram şeker için bir tutam keçi boynuzu kemirmek misali.


Muzaffer Albayrak


 

23.477 okunma

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir