Aziz Ali el Mısrî ( Sacit Kutlu )

 


 


Osmanlı ve Mısır yakın tarihinin ilginç bir portesi olmakla birlikte, tarihin projektörlerinin dışında kalan bir kişi olan Aziz Ali el Mısrî, fazla derine inmeyen bir bakış açısından, bir maceraperest olarak nitelenebilir. Yaşadığı dönemin olayları ve döneme damgasını vuran ‘zamanın ruhu’ göz önünde tutulurak yapılacak bir değerlendirmenin ışığında ise, onun da çağdaşı pek çok Osmanlı subayı gibi, diğerlerinden farklı olarak uzun ömrünü, bitmeyen ve birbiriyle çelişen arayışlar peşinde geçirdiği de söylenebilir.


 


1879 veya 1880’de Kahire’de doğan Aziz Ali, Bağdat doğumlu Mahmud Şevket Paşa gibi Çerkes kökenliydi. İstanbul’da Mekteb-i Sultani’den (Galatasaray lisesi) mezun olduktan sonra girdiği Harbiye’yi 1904 yılında bitirdi. 3. Ordu saflarında Makedonya’da görev yaptı. Ayrılıkçı çetelerin takibinde başarı kazandı. Sınıf arkadaşı olan Enver Bey (Paşa) ve diğerleriyle birlikte o da İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin ilk üyelerindendi.


 


Tanin gazetesi başyazarı Muhittin Birgen’e göre İttihat ve Terakki Cemiyeti, ideallerini Fransız Devrimi’nden, eylemlerinin yöntemlerini ise Makedonya komitacılığından alan melez bir hareketti. Bununla birlikte Makedonya komitacılığının etkileri daha belirgindi.” Aziz Ali Bey’in kendisiyle bir söyleşi yapan L’Illustration dergisi muhabiri Georges Rémond’a Makedonya konusunda söyledikleri Birgen’i doğrular nitelikteydi:         “Bulgarları iyi tanırım. Askerliğimin başlangıcında Makedonya’da çetecileri takip ettim, komitacılarla çatıştım. Çetelerde çarpışanlar sert, dayanıklı, tam anlamıyla cesur ve delicesine vatanperver, ölümden asla korkmayan kişilerdi. […] Bir yandan mücadeleye devam ederken, diğer yandan gelecek nesilleri Avrupa seviyesine yükseltmeye çalışıyorlardı. Vatanlarını olduğu kadar okulları da seviyorlardı. Geceleri papazların evlerinde, ormanlarda o kalın kafalı dağlılara, köylülere ders verirlerdi. […] Ah! Biz de vatanımızı böyle sevmiş olsaydık!….”


 


Meşrutiyetin ilanı ve daha sonra 31 Mart olayının bastırılmasında Hareket Ordusu saflarında aktif rol oynayan Aziz Ali, 1910’da, Binbaşı İsmet Bey (İnönü) ile birlikte, Ahmet İzzet Paşa’nın (Furgaç) maiyetinde, İmam Yahya isyanını bastırmak üzere Yemen’e gitti. 1911 Ekim’inde diğer İttihatçı subaylar gibi gönüllü olarak İtalyanların çıkartma yaptığı Trablusgarp ’a (Libya) geçti. Derne Cephesi’nde Enver Bey’in yanında çarpıştı.


 


Aziz Ali Bey, Ouchy Barış Anlaşması’nı takiben Osmanlı askerleri Trablusgarp’tan çekildikten sonra da Enver Bey ile birlikte orada kaldı. Balkan Harbi’ndeki kötü gelişmeler üzerine Enver Bey Talat Paşa’nın ısrarıyla 1912 Aralık ayında İstanbul’a döndü. Derne Cephesi kumandasını Enver Bey’den devir alan Aziz Ali, Ouchy Barış Anlaşması şartlarını ihlâl etmemek kaygısıyla, İtalya’ya karşı mücadeleye devam edecek olan yerli güçlerin lideri Şeyh Ahmed Sünûsi’nin emrine girdi. Ancak bir süre sonra Şeyh’le ters düşen Aziz Bey, Bakan Savaşı’nın ardından,  İstanbul’a geri döndü. Kalan 400 Osmanlı askeri ile birlikte Trablusgarp’tan ayrılırken, silah ve cephanelerini kendilerine bırakmasını isteyen Trablusgarp’lı mücahitlerle çatıştı. Gerek askerlerden gerekse Araplardan ölenler oldu. Çatışmanın büyümesini,  İtalyanlara karşı 1923-1933 arasında verilen mücadelenin lideri olacak olan Sidi Ömer (Ömer Muhtar) önledi. Aziz Bey ve askerleri silahlarını orada bırakarak Trablusgarp’tan ayrıldılar. Sünusiler onu Türklere ve Bedevilere karşı olmakla, kendi lehine hizip kurmaya çalışmakla suçladılar.


 


İstanbul’a döndükten sonra İttihatçı arkadaşlarının kendisine önerdikleri Konya’daki fırkanın komutanlığı teklifini kabul etmedi. Balkan Harbi’ni bitiren İstanbul Anlaşması imzalandıktan sonra Arap milliyetçi hareketi içinde yer aldı. 1913 Ekim ayında İstanbul’da “El Ahd” (Yemin) adlı gizli Arap milliyetçi örgütünü kurdu. Örgütün üyeleri arasında, ileride Irak başbakanı olacak olan Nuri es Said ile Hicaz isyanı sırasında Emir Faysal’ın kurmay başkanlığı görevini yapan Cafer el Askerî gibi Arap kökenli Osmanlı subayları da vardı.


 


Muğlâk bir programı olan El Ahd’ın1913’de açıklanan programının 1. maddesinde Arap ülkeleri için otonomi talep ediliyor, 2. maddesinde halifeliğin kutsal emanet olarak Osmanlı soyunda kalması öngörülüyordu.  Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi eşit nitelikli bir Osmanlı- Arap Federasyonu düşleyen Aziz Ali 1914 Ocak ayında Osmanlı Ordu’sundan istifa etti. Örgütün Bağdat ve Musul’da da şubeleri açıldı.


 


İstanbul’daki İngiltere Büyükelçisi Mallet Dışişleri Bakanı Grey’e gönderdiği raporda Aziz Ali Bey’i “Yeni Türk hükümetini beğenmeyen… ‘Genç Araplar’ grubunun ileri gelenlerinden” diye tanımlamıştı. Aziz Ali’nin arkadaşlarının kendisine “Irak’ta, Kuveyt’i, hatta İbni Suud’u da içine alacak bir ayaklanma hazırlamakta olduklarını” söylediklerini bildirdi.  Büyükelçiye göre Aziz Ali ve yandaşlarının bu tutumlarında, hızla yükselerek Harbiye Nâzırı olan eski arkadaşları Enver Paşa’nın orduda yaptığı tasfiye sırasında pek çok “alaylı”  subay yanında Arap kökenli subayları da görevlerinden alması rol oynamış olabilirdi. Sadrazam Said Halim Paşa’nın kendisine, Aziz Ali’nin Şeyh Sünûsi’yi İtalyanlarla anlaşmaya ikna etmek için Mısır Hıdivi’nden para aldığını söylediğini de raporuna eklemişti.


 


Gerçekten Aziz Ali, sınıf arkadaşı Enver’in paşa ve harbiye nâzırı olmasına karşın örneğin kendisinin hâlâ binbaşı olduğundan yakınıyor ve sağda solda Enver Paşa’dan şikâyet ediyordu. Cemâl Bey (Paşa) ile bir konuşmasında ona Türklerin Arapları aşağıladığından ve hakaret ettiğinden yakınmıştı. Sözlerine açıklık getirmek için Türklerin köpekleri “Arab!..Arab!…Arab!”.diye çağırdığını, karışık işleri tanımlamak için “Arap saçı” tanımını kullandıklarını, en sık söyledikleri sözlerden birinin “Ne Şam’ın şekeri, ne Arab’ın yüzü” deyişi olduğunu örnek göstermişti.


 


Aziz Ali Bey, Enver Bey’in Trablusgarp’ta kendisine bıraktığı parayı zimmetine geçirmek suçuyla 9 Şubat 1914’de İstanbul’da tutuklandı. Divan-ı harpte yargılandı ve idama mahkûm oldu. Suçlu bulunmasında, bir başka Arap kökenli subay ve Teşkilât-ı Mahsûsa’nın reisi Süleyman Askerî Bey’in tanıklığı önemli rol oynamıştı. Enver Bey’in Trablus’ta bıraktığı kardeşi Nuri Bey’in (Paşa-Killigil) suçlamalarla ilgili bilgisinin veya etkisinin olmuş olması da bir olasılık olarak akla geliyor. 


 



 Aziz el Mısrî’nin tutuklu iken çekilmiş bir fotoğrafı


 


 


Eski İttihatçı arkadaşlarının, Arap kamuoyunun ve İngilizlerin etkisiyle Aziz Ali’nin cezası önce 15 yıl hapse çevrildi. Daha sonra da Mısır’a hudut dışı edildi. Kararın bu şekilde değiştirilmesinde Cemal Paşa’nın önemli rolü oldu. Mısır gazetelerinde yayınlanan demecinde Aziz Ali Bey, İstanbul’dan ayrılmadan önce Enver Paşa ile buluştuğunu ve dostça vedalaştıklarını söyledi.


 


Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizler, bir Arap isyanını başlatması amacıyla Aziz Ali el Mısrî ile temasa geçtiler. Şerif Hüseyin paşalık rütbesi vererek onu harbiye nazırı ve Arap orduları başkumandanı atadı. Hem Osmanlılara hem de Araplara bağlılığı yüzünden çelişkiler yaşayan, Arapların Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopmalarını istemeyen ve bir Osmanlı-Arap Federasyonu peşinde koşan, Aziz Ali, İngilizlerin Arap isyanında kendisinden bekledikleri rolü oynayamadı ve İngiliz hizmetine girmedi. Medine’deki Osmanlı garnizonuna saldırı gündeme gelince de Şerif Hüseyin’i terk etti. 1917 yılında Kahire’deki İngiliz Yüksek Komiseri Sir R. Wingate’den, İspanya’da yeni bir ad altında yeni bir yaşam kurmasına yardımcı olmasını, istedi.


 


Talat Paşa’nın Berlin’den, 22 Aralık 1919’da Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği mektuptan, Aziz Ali ile Talat Paşa’nın Berlin’de görüştüklerini öğreniyoruz. Anlaşıldığı kadarıyla Aziz Bey Talat Paşa’ya, Osmanlı-Arap Federasyonu ile ilgili görüşlerini tekrarladıktan sonra, Arapların hayal kırıklığı içinde olduklarını ve maziyi unutarak Türklerle bir federasyon kurmak istediklerini bildirmişti.


 


1922 yılında Mısır’da İngiltere himayesinde krallık rejimi kuruldu. Bir yıl sonra kabul edilen anayasa ile meşrutî bir krallığa dönüşen Mısır’da siyasi alan Kral I. Fuat, Vafd Partisi ve Britanya tarafından dolduruluyor ve bu kutupların iktidar alanlarını koruma mücadelelerine sahne oluyordu. Vafd partisi 1924’de yapılan ilk seçimleri kazandıysa da kurulan hükümet kısa süre sonra düştü. Sık yapılan seçimlere rağmen istikrar sağlanamadı. Kral Fuat bir ara parlamentoyu feshedip anayasayı yürürlükten kaldırdı, ama 1935 yılında anayasayı tekrar yürürlüğe koymak zorunda kaldı. 1936’da yapılan seçimleri gene Vafd partisi kazandı. Fakat siyasî çalkantılar sona ermedi.


 


Aziz Ali 1926’da yeni kurulan Mısır Harp Akademisi kumandanı olmuştu. Akademiye sadece aristokrasiye ve üst tabakalara mensup olan gençler kabul ediliyordu. 1936 yılında Vafd partisi tekrar iktidara geldikten sonra Mısır Harp Akademisi’nin kapıları fakir aile çocuklarına da açıldı. II. Meşrutiyet’in ilânında ve 31 Mart olaylarının bastırılmasında aktif rol oynayan eski İttihatçı Aziz Ali el-Mısrî’nin komutanlığını yaptığı akademide yetişen bu gençler ileride Mısır’ın kaderinde önemli rol oynayacaklardı.


 


1941 yılında, İtalyan ordusunun İngilizler karşısında ağır bir mağlubiyet almasının ardından İtalyanlara destek amacıyla General Rommel kumandasında Alman birliklerinin Libya’ya gelmeleri üzerine, kendine yeni bir şans doğduğunu düşünen Aziz Ali, birkaç Mısır’lı subayla birlikte Libya’ya gitmek istedi. Bu subaylardan pilot olan Ali Sabri’nin hava kuvvetlerinden kaçırdığı bir uçakla Libya’ya gitmek üzere havalandılarsa da uçakları pistin sonunda yere çakıldı. Can kaybı olmadı, fakat hepsi tutuklandı. Aziz Ali, İngilizler tarafından 5 yıl hapse mahkum edildi.        


 


Aziz Ali’nin talebelerinden Yarbay Cemâl Abdülnâsır, diğer bazı genç subaylarla birlikte 1949 yılında “Zubbat-ül Ahrar” (Hür Subaylar) adlı gizli bir komite kurdu. Gerek örgütün kuruluş şekli, gerekse hareket tarzı, 50 yıl önceki İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1908’de Padişah 2. Abdülhamid’i meşrutiyetin ilanına zorladığı eylemleri andırıyordu.


 


Gizli komitenin üyesi genç subaylar, ilginç bir tesadüfle, Osmanlı İmparatorluğu’nda II. Meşrutiyet’in ilân edildiği 23 Temmuz 1908’den 44 yıl sonra, 23 Temmuz 1952’de aynı şekilde kolayca gerçekleştirdikleri bir darbe ile Kral Faruk’u devirdiler. Gerek bu eylemde gerekse bu tarihin saptanmasında, Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin Makedonya’daki ilk üyelerinden Aziz Ali’nin rolünün olup olmadığını yahut talebelerinin kendisine bir jest yapıp yapmadıklarını pek tabii bilemeyiz. Fakat o dönem insanlarının böyle tarihleri bir sembol olarak çok önemsediklerini biliyoruz.    


 


Örneğin 1. Dünya Savaşı’nı bitiren Paris Barış Konferansı, Fransa Başbakanı Clemenceau’nun arzusu doğrultusunda, Versailles Sarayı’nın Aynalar Salonu’nda, özellikle 18 Ocak 1919 günü başlatılmıştı. Çünkü 48 yıl önce, Prusya ordularının Sedan’da Fransız Ordusu’nu yenmesinin ardından, Alman İmparatorluğu’nun kurulduğu ve Prusya Kralı I. Wilhelm’in ilk imparatoru olduğu, 18 Ocak 1871’de Versailles Sarayı’nın aynı salonunda,  ilan edilmişti.


 


Mısır halkının tanımadığı darbeciler, oluşturdukları “Devrim Konseyi”nin başına, halkın çok sevdiği Tuğgeneral Muhammed Necip’i getirdiler. 18 Haziran 1953’de Mısır’da cumhuriyet ilan edildi. İlk Cumhurbaşkanı Necip ile yardımcısı Nâsır ve diğer konsey üyeleri arasında kısa süre sonra anlaşmazlık çıktı. Yere çakılan uçağın pilotu Ali Sabri de Devrim Konseyi üyeleri arasındaydı ve Nasır’ın yanında yer aldı. Muhammed Necip, ordunun kışlasına dönmesini ve yönetimin seçilecek sivillere bırakılmasını öneriyordu.


 


1954 Ekim ayında İngiltere ile Süveyş Kanalının boşaltılmasına dair anlaşma yapıldı. Bir ay sonra General Necip’i bertaraf eden Cemâl Abdülnâsır yönetimin başına geçti ve Mısır’da “Reis” dönemi başladı. Ali Sabri başkan yardımcısı oldu. Muhtemelen bu bağlantının da rol oynamasıyla,  Nâsır Aziz Ali el Mısrî’yi 1954 yılında Moskova’ya büyükelçi olarak atadı.


 


1956’da Süveyş Kanalı’nın  millileştirilmesi sırasında Britanya ve Fransa’ya karşı alınan Sovyetler Birliği desteği, sanki bu atamanın ne kadar yerinde olduğunun bir işaretiydi. Assuan Barajı’nın yapımı için gerekli krediyi de SSCB sağlayacaktı.


 


“Reis” (Nasır), 22 Temmuz 1962’de irad ettiği uzun nutkunda Mısır’da “Aziz Başa (Paşa) al Masri” olarak tanınan Aziz Ali’yi Mısır Devrimi’nin “Manevi Babası” olarak niteledi. Aziz Ali’ye Mısır’ın en yüksek nişanı olan “Nil Kolyesi” nişanı tevdi edildi.


 


Arap tarihçilerinin Arap milliyetçiliğinin en önemli liderlerinden saydıkları “İttihatçı” Aziz Ali, 1965 yılında vefat etti.


 


 


 


Kaynakça:


Ahmad, Feroz; İttihat ve Terakki, 1908- 1914, İst. 1986, s. 229-232


Birgen, Muhittin; İttihat ve Terakki’de On Sene1. Cilt İttihat ve Terakki Neydi, İstanbul, 2006


Cemal Paşa; Hatıralar “İttihat Terakki ve Birinci Dünya Harbi”, (Tamamlayan ve Tertipleyen Behçet Cemal), İstanbul, 1959


Davişa, Adid; Arap Milliyetçiliği Zaferden Umutsuzluğa, Çeviren: Lütfi Yalçın, İstanbul,


         2004
Dikerdem, Mahmut; Ortadoğuda Devrim Yılları-Bir Büyükelçinin Anıları, İstanbul, 1977


Emir Şekip Arslan; Bir Arap Aydının Gözüyle Osmanlı Tarihi ve 1. Dünya Savaşı Anıları,


İstanbul, 2005


Kayalı, Hasan; Jön Türkler ve Araplar, Osmanlıcılık, Erken Arap Milliyetçiliği ve İslamcılık


(1908-1918), İstanbul 1998


Koloğlu, Orhan; “Arap milliyetçisi Aziz Ali neyin peşindeydi?” Popüler Tarih, Mayıs 2002,


 Sayı 21, s.36- 40


Kutlu, Sacit; Milliyetçilik ve Emperyalizm Yüzyılında Balkanlar ve Osmanlı Devleti,


İstanbul, 2007


Kürkçüoğlu, Ömer; Osmanlı Devletine Karşı Arap Bağımsızlık Hareketi  (1908- 1918),


Ankara,1982


Rémond, Georges; “Le Proces D’Aziz Bey” L’Illustration, 25 Avril 1914, Sayı 3713, s. 337


Rémond, Georges; Mağlûplarla Birlikte Edirne Sahralarında (Ekim 1912-Mayıs 1913),


         (Çeviren. H. Cevdet), Dersaadet, 1332


Tekeli İlhan, İlkin Selim; “Kurtuluş Savaşı’nda Talat Paşa ile Mustafa Kemal’in


Mektuplaşmaları” Belleten, Nisan 1980 Ankara, Cilt 44, Sayı 174, s. 315- 321


 


Bir cevap yazın