Vehip Paşa Kahramanlıktan Sürgüne (Dr. Yüksel Nizamoğlu)

Elimizde ismini şimdiye kadar çoğumuzun duymadığı bir komutanın hayatını anlatan bir kitap duruyor. Bu kitap, 23 Temmuz 1908’de Manastır’da 60 numaralı top arabasının üzerine çıkarak II. Meşrutiyet’i ilan eden beyannameyi okuyan, böylece Osmanlı kamuoyuna kendini tanıtan ve bu tarihten itibaren 1940’da vefatına kadar önce Osmanlı, daha sonra da Cumhuriyet devrinde çeşitli vesilelerle gündeme gelen Vehip Paşa’nın hayatını ve askeri faaliyetlerini ortaya koymayı amaçlıyor. Dr. Yüksel Nizamoğlu tarafından kaleme alınan eserin başlığının “Kahramanlıktan Sürgüne” olduğunu okuyunca önce şaşırıyorsunuz, ama okudukça ne kadar yerinde bir başlık olduğunu anlıyorsunuz. Çünkü 1875’de Yanya’da doğan Vehip Paşa başarılı bir askeri okul hayatından sonra mesleğinde ordu komutanlığına kadar yükselmiş, Çanakkale Savaşları’nda başarılar kazanmış, 1918 yılında Erzincan’dan başlayarak Batum’a kadar ilerleyen ordunun başında “kahraman” olarak değerlendirilmiş bir komutan olmasına karşılık bu statüsü kısa sürmüş ve Mondros Mütarekesi’nden sonra da çeşitli suçlamalara maruz kalmıştır. Vehip Paşa 1920 yılında da yurtdışına kaçacak, önce askerlik görevinden uzaklaştırılacak, 1928 yılında da Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlıktan çıkarılacaktır. “Kahramanımız” artık bir ülkede bile uzun süre kalamayacak, İtalya, Romanya, Yunanistan’da kısa sürelerle yaşayacak ve Türk istihbaratı tarafından hakkında “çokça mübalağa içeren” raporlar düzenlenecektir. Vehip Paşa artık bir zorunlu “sürgün” dür ve Atatürk’ün ölümünden sonra 1939’da tekrar vatandaşlığa kabul edilene kadar birçok sıkıntıyla boğuşmak zorunda kalmıştır.

Eseri okudukça Çanakkale’de Güney Grubu’nun komutanlığını yapan bu Osmanlı paşasını nasıl olup da hiç tanımadığımızı, hatta çoğumuzun ismini bile duymadığını anlamakta zorlanıyoruz. İlginç olan Vehip Paşa’nın Çanakkale Savaşları’nın en üst rütbeli Türk komutanı olan Esat Paşa’nın kardeşi olması. Yanya’lı bu aileden iki komutan (Vehip ve Esat Paşalar), ve bir de hukukçu çıkmış. Hukukçu olan kişi de Yapı Kredi’nin kurucusu olarak tanınan Kazım Taşkent’in babası Mehmet Nakıyüddin. Dolayısıyla Kazım Taşkent Vehip Paşa’nın yeğeni oluyor. Aile daha sonra Yanya’dan İstanbul’a göç etmiş ve Acıbadem’de yaşamış. Üç kardeşin cumhuriyet döneminde farklı soyadları almayı tercih ettiklerini görüyoruz. Esat Paşa “Bülkat”, Vehip Paşa “Kaçı”, Kazım Taşkent’in babası da “Taşkent” soyadını almış. Eserin en ilgi çekici özelliklerinden birisi de Vehip Paşa’nın şu an hayatta olan torunu Suna Pirinççioğlu’ndan temin edilen belge, mektup ve fotoğraflardan yararlanılmış olması. Bu kaynaklar eseri daha zengin bir hale getirerek birçok karanlık noktanın aydınlatılmasına da olanak sağlıyor.

Eser aslında bilimsel bir çalışmanın, bir doktora tezinin yeniden ele alınmasıyla oluşturulmuş ve böylece herkese hitap etmesi amaçlanmış. Çalışmanın tamamını okuduğumuzda bu amacın büyük ölçüde gerçekleştiğini ve özellikle askeri tarihe ilgi duyan okuyucuların sıkılmadan okuyabileceğini gözlemliyoruz. Hatta kaleme alınma gerekçesi bu olmasa da, Vehip Paşa’nın macera dolu hayatının eseri bir roman tadına dönüştürdüğünü de söylemek mümkün.

Vehip Paşa Manastır’da askeri idadide görev yaparken Enver Bey (Paşa)’le tanışmış ve bu sayede “İttihatçı” olmuş. Bu adım O’nun hayatını değiştirmiş ve II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Harp Okulları Komutanlığı görevine getirilmesi ile başlayacak yeni bir dönemi başlatmış. İttihat ve Terakki’nin iktidarı kaybetmesinden sonra, doğduğu ve ailesinin yüzlerce yıl yaşadığı Yanya’ya “Müstahkem Mevki Komutanı” olarak tayin edilerek Yanya Kolordusu Komutanı olan ağabeyi Esat Paşa ile birlikte Yunanlılara karşı Ekim ayından 6 Mart 1913’e kadar Yanya’yı savunmuşsa da her yönden irtibatı kesilen şehri teslim etmek zorunda kalmış. Ardından ağabeyi ile birlikte Yunanlılara esir düşmüş ve dokuz ay kadar esaret hayatı yaşadıktan sonra İstanbul’a dönebilmiş.

Vehip Paşa esaret dönüşünde İttihatçıların tercihiyle Hicaz Fırkası ve Valiliğine tayin edilerek burada görev yapmıştır. Vehip Paşa’nın Şerif Hüseyin’in isyan etme niyetini anladığını ve İttihatçılara Şerif’in görevden alınmasını isteyen telgraflar çektiğini görüyoruz. Vehip Paşa Hicaz’dan sonra 2. Ordu Komutanı sıfatıyla İstanbul’a gelmiş ve 1915 Temmuz’unda ordusuyla birlikte Çanakkale’ye gelerek Seddülbahir Cephesinde komutan olarak görev yapmıştır. Vehip Paşa’nın cepheye geldiği sırada Seddülbahir’in asıl kanlı muharebeleri son ermişti. Vehip Paşa’nın başında bulunduğu Güney Grubu, Kerevizdere ve 6-13 Ağustos Muharebelerinde büyük bir başarı kazanmıştır. Aynı dönemde Enver Paşa Mehmet Emin Yurdakul, Ömer Seyfettin, Ahmet Ağaoğlu’nun da aralarında bulunduğu birçok gazeteci, şair ve yazarı cepheye götürmüş ve bu ziyarette Vehip Paşa’nın ismi bir kez daha öne çıkmıştır. Vehip Paşa’nın Çanakkale’deki en önemli başarılarından birisi Ağustos ayında yaşanan şiddetli muharebelerde ağabeyi Esat Paşa’nın ve Mustafa Kemal’in görev yaptığı Kuzey Grubuna takviye kuvvet göndermesi olmuştur. Çanakkale’deki başarılarından sonra 1916 yılının Mart ayında 3. Ordu Komutanı olarak Kafkas Cephesi’ne tayin olan Vehip Paşa büyük ümitlerle geldiği cephede başlangıçta başarısızlıklar yaşamış, Trabzon’u geri almaya çalışırken Erzincan’ın batısına kadar geri çekilmek zorunda kalmıştır. Vehip Paşa’nın başında bulunduğu 3. Ordu Rusya’da Bolşevik İhtilali ile ortaya çıkan durumdan yararlanarak ileri harekâta başlamış ve Erzincan, Gümüşhane, Bayburt, Trabzon, Rize, Artvin, Ardahan, Kars, Ağrı’yı geri alarak büyük bir zafer kazanmış ve Batum’a kadar ulaşmıştır. Bu harekât sırasında Vehip Paşa’nın emrindeki iki komutan Kazım Karabekir ve Yakup Şevki Paşa’dır. Batum’un alınmasıyla komutanlığının zirvesine ulaşan Vehip Paşa’nın talihi burada dönmüş ve bundan sonra sıkıntılı günler başlamıştır. Kafkasya’da ortaya çıkan Türk-Alman rekabeti,  Enver Paşa’nın Vehip Paşa’yı feda etmesiyle sonuçlanmış ve Genelkurmay emrine alınmıştır. Mondros Mütarekesi ile İttihatçılar aleyhindeki olumsuz propagandalardan Vehip Paşa da nasibini alacak, hakkında “Batum’da gaz kaçakçılığı yapmak” gibi çeşitli iddialar ortaya atılacaktır. Bu süreç Vehip Paşa’nın 10 Mart 1919’da tutuklanmasıyla sonuçlanacak ve Trabzon Tehciri Mahkemesi’nde bugüne kadar Ermeni iddialarında mutlaka yer alan ifadesini mahkemeye gönderecektir. Hemen ifade edelim ki, yazarın tespitlerine göre Vehip Paşa tehcirin son döneminde Kafkas cephesine gelmiş olup, ifadesi kendi gözlemlerine dayanmamaktadır.

Vehip Paşa daha sonra “Karacaahmet Mezarlığı’ndan geçerek” Harem’den bir vapurla yurt dışına gitmiş ve 1939 yılına kadar devam edecek olan gurbet hayatı başlamıştır. Bu süre içinde önce İttihatçılarla beraber hareket edecek, aynı dönemde yurt dışında sürgünde bulunan Yüzellilikler gibi çok farklı ülkelere gitmek zorunda kalacak, maddi sıkıntılar yaşayacak, hatta bir oğlunu da Berlin’de tren kazasında kaybedecektir. Vehip Paşa bu dönemde “muhalif” bir kişiliktir ve Türkiye’ye dönme ümidi giderek azalmaktadır. Mısır’da yaşadığı sırada hayatının sonuna doğru Time’in ifadesiyle “Eski Kartal Gagası (Old Eagle Beak)”, yine bir komutan olarak Habeşistan ordusunda görev almış ve İtalyanlara karşı savaşmıştır. Vehip Paşa artık yaşlıdır ve hastalıklarla uğraşan birisidir. Yüzelliliklerin affıyla Türkiye’ye dönme ümidi artmış, Atatürk’ün sağlığında olmasa da, İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığında vatandaşlığa alınmış ve Türkiye’ye dönmüştür. Ancak yıllar sonra döndüğü İstanbul’da çok yaşamamış, sekiz ay sonra vefat etmiştir.

Her yönüyle okunmayı hak eden bu kitap, Osmanlı’nın son komutanlarından birinin hayatını gözler önüne sermekte ve sadece bir komutanın hayatını değil, aynı zamanda II. Meşrutiyet, Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı, Ermeni sorunu gibi olayların da çeşitli yönlerini aydınlatmaktadır. Eserde Vehip Paşa’nın şahsında bazı olayların çok ayrıntılı bir şekilde açıklanması eleştirilecek bir yön olsa da akademik bir eser için bu durum normal karşılanabilir.

 

 

Bir cevap yazın