Bilgeliğin Yedi Sütunu- Thomas Edward Lawrence (Nagihan Haliloğlu)

Arapları Osmanlı devletine karşı isyana ikna edip, sonra da onlara vadettiği, Mekke’den Şam’a uzanacak Arap devletini ‘masada kaybeden’ T. E. Lawrence, bu hazin macerayı Türkçeye de çevrilmiş olan Bilgeliğin Yedi Sütunu adlı, yaklaşık 700 sayfalık ‘hatıratında’ anlatır. Kitap, ismini Eski Ahit’teki ‘Bilgelikler’ bölümündeki bilgeliğin ‘yedi sütunlu sarayı’ tasvirinden alır. Yayınlandığı günden itibaren tarihçilerin ve eleştirmenlerin gerçekleri tam yansıtmadığı konusunda hemfikir oldukları bu kitap yine de 1910’ların Ortadoğusu ve İngiliz sisteminin üretmiş olduğu zihinlerin bölgeyi nasıl gördüğü hakkında çok önemli ipuçları veriyor. Türkiye’de sadece casusluk faaliyetleriyle bilinen Lawrence’ın bu faaliyetlerin bir güncesini tutmuş olması ve bu güncenin İngiliz ve Amerikan harp akademilerinde okutuluyor olması, belki bizi kitaba şöyle bir göz gezdirmemiz gerektiğine ikna eder diye düşünüyorum. Ayrıca tüm ‘hayali’ unsurlarına rağmen Edward Said’in Oryantalizm kitabında da Bilgeliğin Yedi Sütunu’ndan bahsedip sık sık eleştiriler yönelttiğini de hatırlamakta fayda var.

Oxford’da tarih okuyup, yazlarını İstanbul’dan özel izinle Suriye ve civarlarında arkeolojik kazılarda geçiren Lawrence, 1914 yılında I. Dünya Savaşı başladığında Kahire’deki İngiliz istihbarat bürosuna atanır. Burada vaktinin çoğunu harita çizerek geçiren Lawrence, daha sonra kendi isteği ya da ‘büyüklerinin’ ataması sonucu -malum, tarihi karakterlerin hikâyelerinde olayın bu kısmı hep bir muammadır- Arapları Osmanlı devletine karşı ayaklandırmak için Arap yarımadasına hareket eder. Yarbay Lawrence’ın ikna ettiği Araplarla İngiliz hükümetinin emriyle mi, yoksa kendi planına göre mi hareket ettiği de hep ‘tartışılmıştır’. İngiliz hükümetinin her an varlığını reddedebileceği, bir suç oluşacaksa suçu yükleyebileceği böyle ‘istihbarat’ elemanları her zaman olmuştur ve olacaktır (bkz. yine istihbarat servisi geçmişi olan John le Carre ve Ian Fleming’in -James Bond!- romanları). Yine edebiyattan bildiğimiz üzere bu karakterlerin -yüksek zekâlarından olsa gerek- bazı psikolojik problemleri vardır. Lawrence’ın metni de kendisini dev aynasında gören, tenakuzlarla dolu bir psikolojinin ürünü. Kitabın giriş bölümünde masada Fransızlara kaybedilmiş toprakların acısıyla depresif denebilecek bir dil kullanan Lawrence, önce İngiliz ve Arap askerlerinin kahramanlıklarından bahseder, sonra Arapların asilliğinden dem vurur ama sonunda tüm İngiliz sömürgelerini tek bir İngiliz askerin canına değişmeyeceğini söyler. Sonunda Araplarla kazandığı zaferin İngiliz ve Fransız politikacılar arasındaki petrol kavgası yüzünden heba edildiğinden yakınır. Hayalleri yıkılmış, oyuncağı elinden alınmış bir çocuğun serzenişleri gibidir bu giriş. Lawrence’ın kitapta bahsettiği her türlü hissini sorgulayabiliriz ama hayal kırıklığı gerçek gibidir. Nitekim Fransızların Ortadoğu’yu İngiltere ve Fransa arasında bölüştüren Sykes-Picot üzerinde ısrar etmeleri üzerine ‘Büyük Arap’ devleti kurulamaz. Lawrence bazı ‘kanunları’ değiştiremeyeceğini anlayınca İngiltere’ye geri döner. Kendisine ceza verirmişçesine er olarak orduya tekrar katılır ve ısrarla hep düşük işlerde çalışır. Ölüme koşarmış gibi davranan Lawrence sonunda da motosikletiyle hız yaparken kaza yapıp ölür.

Bilgeliğin Yedi Sütunu’nun en önemli özelliği Kahire’den Şam’a Arap topraklarının ve bu bölgelerde yaşayan çeşitli kabilelerin 1910’lardaki bir panoramasını sunuyor olması. Arapların bu çeşitliliği Lawrence’a göre Arap kabilelerinden ‘bir millet’ oluşturmanın önünde duran en büyük engeldir. Lawrence’ın 1916-1918 arasında gözlemleyip ilk halini 1922’de yayınladığı bu kitapta Filistin de dahil olmak üzere Ortadoğu’nun her yerinde yerleşik veya bedevi Araplar yaşamaktadır. Lawrence’ın kitabı aslında 1917’de Balfour Deklarasyonu’yla daha sıkça duyulmaya başlanan ve Avrupa Yahudilerini Filistin’e yerleştirmek için kullanılan ‘vatansız bir millet için, milleti olmayan bir vatan’ sloganını hemen hemen aynı yıllarda çürütmektedir. Lawrence Araplardan kitap boyunca birçok kere Semitler olarak bahseder. Lawrence’ın tarih anlayışına göre Semitler sürekli Akdeniz’e, batıya doğru bir akın halinde olmuşlardır ve Semitlerin bir kolu olan Yahudiler Trablusgarb’a kadar ulaşmayı başarmıştır. İşin ilginci, her türlü detaya giren Lawrence Siyonistlerin Filistin’e yerleşme kararı ve çabaları hakkında bir iki müphem gönderme dışında hiçbir şey söylememektedir. Arapların Ortadoğu’da bölünmemiş bir vatana sahip olamamalarının bir sebebinin Avrupalıların Yahudileri oraya gönderme planları olma ihtimali Lawrence’ın aklına hiç gelmemiş gibidir. Metin; Arabistan’ın toprağı, taşı, kumu, devesi, kahvesi ve insanına belki de ‘daha büyük resmi’ göremeyecek/göstermeyecek bir şekilde odaklanmış. Lawrence belki de bu yüzden Araplar için kendi biçmiş olduğu ülküyü de gerçekleştirememiştir.

Bu hayal kırıklığı ve başarısızlık hissi kitabın her yerine sinmiştir ve bu yüzden metnin oldukça garip bir dili ve akışı vardır. Lawrence birdenbire anlattığı şeyi bırakıp kendisinin ve etrafındakilerin psikolojisinden bahsetmeye başlar. Tanrı-insan ilişkisi, kader, yabancılaşma, her türlü psikolojik semptomu betimleyen paragraflarla doludur metin. Lawrence bize ‘kahraman’, ‘kurtarıcı’, ‘sömürgeci’ gibi kategorilerin haleti ruhiyesi ile ilgili bilgi verirken, günümüzün popüler disiplini ‘psikocoğrafya’ya gayet uygun bir şekilde, coğrafya tasvirleri de bu tahlillere metinsel bir dekor sağlamaktadır. Çölün ve çöl gökyüzünün tasvirleri dışında, en ilginç tasviri Mekke yolu üzerindeki Cidde’nin tasviridir. Lawrence Cidde’nin, doğasına uygun bir şekilde hiç cam bulunmayan bir şehir olduğundan bahseder -Cidde’nin (ve körfez ülkelerinin) günümüzdeki halini bilen bir insan bu satırları ancak acı bir gülümsemeyle okuyabilir-. Cidde’de Araplarla müzakere içinde olan İngilizler Arap misafirperverliğiyle yedirilip içirilirler, sofralarına da canlı müzik eşlik eder. Lawrence daha önce Osmanlı ordusunun bir parçası olan bando grubunun çaldığı ‘Türk havalarından’ sıkılınca Avrupai bir şeyler çalmalarını ister. Bu metnin en komik anı bence bandonun bunun üzerine Deutschland über alles’i çalmasıdır. Bando, Osmanlı müttefiğinin milli marşından başka bir ‘Avrupa havası’na ihtiyaç duymamıştır.

Lawrence bu coğrafyada yaşayan tüm milletlerden bahsettiği gibi Türklerden de bahseder. İngiliz yarbayının tarih okumasına göre Türkler Arap devletlerinde önce hizmetçi, sonra yardımcı olarak bulunmuş, sonra da asıl gövdeden ayrılan bir parazit gibi hayatlarına devam etmişlerdir. Fakat gelinen noktada Lawrence’a göre Araplar, din kendilerine geldiği için Türkleri yine de hakir görmeye devam etmektedir. Arapların bu konudaki hassasiyetini iyi bilen Lawrence Mekke’ye vardığında Araplara Türklerin iyi Müslümanlar olmadıklarını, çok laik olduklarını söyleyerek isyana ikna etmeye çalışır. Fakat işin komiği aynı konuşma içerisinde Mekke emiri anlaşmayla gelecek olan İngiliz bankaları için ‘faiz’e şer’i bir çözüm bulunabileceğinden bahseder. Lawrence’ın ‘laiklik’ aleyhine döktüğü dilleri günümüz Türkiyesi’nde, bu sefer Araplar için değil, Türkler için bir lider arayışında olan Avrupa’nın laiklik elden gidiyor nidaları arasında okumak da ayrı bir ironidir. Lawrence özellikle, hacdan dolayı yüzyıllardır çok kültürlü bir yapıya sahip olan, ileri gelenleri ve önemli tüccarları dünyanın dört bir yanından gelen Mekke’nin bir ‘Arap’ devletine pek de sıcak bakmadığını gözlemler. Mekke emirini ve oğullarını tam bir ‘kelle avcısı’ gibi gözlemledikten sonra liderlik görevini en iyi Faisal’ın yerine getirebileceğine karar verir. Fakat inşa edilecek Arap milletinin lideri olabilmek için Prens Faisal İstanbul’da okurken edindiği Avrupai havaları bırakmalı, tam bir bedevi gibi davranmalıdır. Kendi kendiyle sürekli çelişkiye düşen Lawrence, bir bölüm önce çocuksu, biraz aptalca ve beceriksiz olarak nitelendirdiği Türklerin Faisal’a çok iyi bir eğitim vermiş olduğundan bahseder.

Arap liderini seçtikten sonra Lawrence kabileleri birleştirip Türklere karşı savaşmaya başlar. Bir kovboy filmi tadındaki bu maceralarda bir sürü kahramanlıklar, son dakikada kurtulmalar yaşanır. Bu böyle, Akabe’nin alınmasına kadar rahat bir 200 sayfa devam eder. Kitabın bu bölümleri -her ne kadar çöl coğrafyası ve gökyüzü ile ilgili harika pasajlar içerse de- halen iyi bir editörün elinden geçmeyi bekliyor. Bu noktaya gelmişken, kitabın bir filmi olduğunu belirtmekte fayda var. Ama elbette filmde Lawrence’ın Araplar hakkındaki gözlemlerine, onun Arabistan envanterine tam olarak vakıf olamıyorsunuz. Filmde Faisal’ı oynayan Ömer Şerif’in, Lawrence’ı sürekli eleştiren Edward Said’in Kahire’deki Amerikan lisesinden arkadaşı olduğunu, asıl isminin de Michel Shalhoub olduğunu da buraya ekleyelim.

Lawrence’ın bedevilerle Akabe’ye girişi, Arapların İngiliz askerleri olmadan neler yapabileceklerini göstermesi bakımından hikâyenin en önemli noktasıdır. Filmde de çok dramatik bir şekilde sahnelenir. Araplar Türk askerlerini yararak ve yerlerini darmaduman ederek denize ulaşırlar. Bu bir zafer anıdır. Fakat coğrafyayı biraz bilen biri için belki de Arap isyanı trajedisinin en sembolik anlarından biridir aynı zamanda. O kadar hevesle Türklerin elinden alınan Akabe’de, körfezin tam karşısında, günümüzde İsrail tatil kenti Eilat’ın binaları yükselmektedir.

Akabe’de aksiyon biraz durur ve Lawrence bize Arabistan kabileleri ve şehirlerinin bir özetini verir. Türkler, Türkmenler, Ermeniler, Dürziler Nusayriler, Çerkezler, Kürtler, Yezidiler, Maronitler, Rumlar, Metawalar, Agha Khan takipçileri, Yahudiler… Gelmiş geçmiş tüm liderler, zenginler ve diktatörlerin çok duymamış olduğumuz minik kabilelerinin isimlerinin hepsi vardır bu listede. Bir de Lawrence hayalindeki Büyük Suriye’nin, bizim deyişimizle Biladişşam’ın büyük ve önemli şehirlerini sayar, günümüz okuyucularının içini cız ettirerek: Kudüs, Beyrut, Şam, Humus, Hama ve Halep. Hepsinden çok da Halep Lawrence’a göre o beğenmediği, kaba bulduğu Osmanlı’nın çok kültürlü toplumunu yansıtmaktadır. Belki de Türk yönetimini kötülemesi gerektiğini unutarak Halep’i anlatırken Ermeni, Arap, Türk, Yahudi herkesin çok mutlu bir şekilde yaşadığını, bir tek Avrupalılardan çok hazzetmediklerini söyler.

Lawrence, Ortadoğu halkları kadar orayı işgale gelen Avrupa halkları hakkında da çok keskin gözlemlerde bulunur. Özellikle Fransızlar ve İngilizlerin sömürgeciler olarak nasıl farklı davrandıklarına dikkat çeker. İngilizler kendilerini ‘seçilmiş’ ve üstün bir ırk olarak gördükleri için sömürgeleştirdikleri toplumları kendilerine benzetmeye çalışmazlar. Fransızlar ise, tam da İngilizlerden daha hümanist oldukları için, sömürgeleştirdikleri toplumları kendilerine benzetmeye çalışır, hatta buna zorlarlar.

İngiliz diplomasisine bir örnek de İngiliz devletinin Ortadoğu’da bir iddiası olan herkesle yaptığı pazarlıklardır. Lawrence, Cemal Paşa’dan ziyade, ‘Türklüğe’ çok önem verdiği için Araplardan ayrılmaya çok da itiraz etmeyecek olan Mustafa Kemal’le daha kolay konuşabileceklerinden bahseder. Arap topraklarının bölüştürülmesi konusunda konuşulacak kişiler belirlendikten sonra da genel olarak Sykes-Picot çerçevesinde, Lawrence’ın tam ifadesiyle ‘Mekke Şerifi’ne A, Müttefiklere B, Arap Komitesine C, Lord Rothschild’e de D dokümanı’ gönderilir. İngiltere herkesle aynı anda çok farklı Ortadoğu resimleri üzerinden müzakere yapmaktadır. Balfour Deklarasyonu’nun yazılmasına ön ayak olan Lord Rothschild, Lawrence hikâyesinde bir siyasi aktör olarak tam bu ‘paylaşma’ anında, kitabın anlattığı hikâyenin sonuna doğru ortaya çıkar. Lawrence Rothschild’den, okuyucularının bileceğini tahmin ederek, Yahudi kelimesini kullanmadan ‘ırkına Filistin topraklarında müphem bir şeyler vadedilmiş yeni bir güç’ diye bahseder.

Bu kitabın önemi de asıl Lawrence’ın kahramanlık hikâyelerinin arasına serpiştirmiş olduğu bu gibi detaylardır. Ortadoğu’nun ne kadar karmaşık etnik bir yapıya sahip olduğunu bir kez daha idrak etmemize yardımcı olan bu metin, bu coğrafyada modern manada ‘bir millet’, ya da ‘milletler’ oluşturmanın ne kadar imkânsız olduğunu, özellikle Avrupa çıkarları üzerinden çizilen sınırlarla inşa edilen modern ulus devlet modellerinin burada işleyemeyeceğine ait bir tanıklıktır.

  Bu makale Lacivert Dergisi Eylül 2014 sayısında yayınlanmış olup dergi editörü Meryem İlayda Atlas  ve yazarı Nagihan Haliloğlu’nun izniyle sitemize konulmuştur. Kendilerine teşekkür ederim ( T.Y ) 

http://www.lacivertdergi.com/kultur/Kitap/2014/08/28/arabistanli-lawrence

 

Bir cevap yazın