GELİBOLU’YU ANLAMAK

Dr. Rıza Nur ve Hatıratı ( Tarık Suat Demren )

Dr. Rıza Nur ismini ilk kez galiba ortaokul yıllarımda duymuştum, “Hayat ve Hatıratım” adlı 4 ciltlik kitabı vesilesiyle. Okurken ağzımın açık kaldığını dün gibi hatırlıyorum; ilk gençlik döneminin verdiği heyecana  birçok değişik (resmi tarihle uyuşmayan)  bilgi de eklenince körpe zihnimin ideolojik mevzilerine epey yığınak da yapmıştı muhtemelen.


 


Fakat biz büyüdük, resmi tarihin doğru olmadığını öğrendiğimiz gibi hatıratların hissi olduğunu ve çoğunlukla kişinin kendini temize çıkarma çabası olduğunu da öğrendik. Sadece siyah ve beyaz yoktu, arada bir sürü renkler vardı pekçoklarının görmediği, görmek istemediği.


 


Cumhuriyetin ilk yıllarında neler olup bittiğimi resmi tarihten maalesef anlayamıyoruz. Denebilir ki “zaten amaç o, anlayamamanız “. Amenna. O halde ne yapmalı ? Neler olup bittiğini nasıl öğrenmeliyiz? O zaman olan bitenleri, aktörlerin ruh halini nasıl anlayabiliriz? Tabii ki bu tür bir eksikliği salt akademik ve belgeye dayalı tasniflerle gidermek mümkün değil. Ayrıca malum, elde kalan ve varsa hala “kalkgidelim” olmamış belgelerle de olan biteni yeterince kavrayamayız. O devrin ruh halini işin resmi ve kırtasiye tarafı yerine en iyi hatırat kitaplarından anlayabiliriz diye düşünüyorum.  Bulabildiğimiz ve o devirde yaşamış herkesin hatıralarını toplayıp okumalıyız. Sonuçta bu bile yeterli olmayacaktır ama yine de tarih okumalarında bize önemli oranda fayda sağlayacaktır.


 


Yukarıda da söylediğim gibi elbette hatıralarda hissilik vardır, elbette hatıratlar önemli oranda kişinin kendisini temize çıkartma çabasıdır. Ama bazı gözden kaçan küçük ayrıntılar da vardır.  O dönemin başka hatıratlarından alınacak diğer küçük ayrıntılar ve tarihçilerin belgeleri ile birlikte okunduğunda  bize, hiç tahmin edilemeyecek karanlıklara dair önemli bilgiler verebilir.


 


Dücane Cündioğlu’nun “Arasokakların Tarihi”nde “Siyasi, fikri, edebi, hangi alanda yazılmış olursa olsun hatıratlar, tarihin anacaddelerini resmettikleri için kıymet kazanmazlar; bilakis hatıratlar ayrıntıları belirgin kıldıkları ölçüde, tarih yolcusuna arka sokakları gezdirebildikleri, tanıtabildikleri kadarıyla bir değer ifade ederler. Anacaddeleri, tarihe turistik seyahat yapacak yığınlar gezsinler; zaten turistler için hazırlanmış anacaddeleri çoktur tarihin.” demesi bu bağlamda ne kadar manidar değil mi?


 


Bu bağlamda, ortaokul yıllarımda beni yerimden zıplatan Rıza Nur’un hatıratından biraz bahsetmek istiyorum. Bu yazıyı yazma vesilem ise,  bir dost sohbetinde, benim halen yasak olduğunu sandığım bu kitabın (3 cilt) sansürlü de olsa piyasada bulunduğunu tevafuken öğrenmemdir.


İşaret yayınları, sözkonusu derlemesi için şöyle yazmış:


 


Bu kitap, Rıza Nur’un tartışılan dört ciltlik hatıratından derlenmiş, tüm hatıratı içinde kendisi ile ilgili olarak anlattıklarından oluşan ilk cilttir. İkinci ciltte Rıza Nur- İnönü kavgasını, üçüncü ciltte ise, Rıza Nur -Atatürk kavgasını vereceğiz.


 


Rıza Nur’un parlak bir kişiliği vardır. O, bir zamanlar kahramandı. Hızlı bir ittihatçı, hızlı bir Türkçü, bir bilim adamı, sanatçı, tarihçi. Birçok özellikleri olan biri. Kemalist inkılabların doğmasında ve yerleştirilmesinde öncü rolü oynamış biri. Hatıratında bütün bunları, ayrıntılı bir şekilde anlatır.


 


Rıza Nur, kronik bir muhaliftir aynı zamanda. Mustafa Kemal’e karşı da, İnönü’ye karşı da radikal bir muhalefet örneği vermektedir hatıratında. Kurdukları düzenin acımasızlığı karşısında, yine de sesini yükseltmekten çekinerek, tüm hesaplaşmasını hatıratına yansıtmaktadır. Hicranını kalbine gömmüştür. Belki bir gün, yeni insanlar, yeni iktidarlar, bir devrin muhasebesini isteyebilirler. Rıza Nur, bir dönemi sorgulamak için bir savcı gibi araştırır her olayı ve sonunda Hatırat çıkar ortaya.


 


Hatıratın keşfi, Kemalistler’I korkutmuştur; ürkütmüştür. İddialar bu ütopyayı sona erdirecek çaptadır. O zaman Rıza Nur’a saldırırlar. Hiç kimse Rıza Nur’un kendini eleştirdiği kadar, O’nu eleştiremez. Ve öyle olmuştur. Rıza Nur, samimiyetini, iddialarının doğruluğunu göstermek, sözlerinin etkisini azaltmaya yönelik kendine karşı kampanyaları geçersiz kılmak için, kendi aleyhinde olan şeyleri de bir bir anlatır. Hatıratı, Osmanlı’nın son günlerini, Cumhuriyetin kuruluş dönemini, İttihatçıların Avrupa günlerini, aile ilişkilerini belgelemek açısından da büyük önem taşımaktadır.


 


Biz bu iddiaların iddiacısı değiliz. Biz, gerçeği arıyoruz. Tarihin üzerindeki şalı kaldırıyoruz sadece. Tarih kendi hükmünü bu ortamda, kamunun vicdanında tayin edecektir.


 


Bu klasik önbilgiden sonra yazıya geçelim.


 


Bahse konu hatıratın yazarı Dr. Rıza Nur, 30 Ağustos 1879’da Sinop’ta doğar. Zor bir çocukluk geçirir. İlköğrenimini Sinop’ta yaptıktan sonra İstanbul’a gelerek Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi ‘ne sonra  Tıbbiye İdadisi ‘ni (Tıp Lisesi) ve Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’yi (Askeri Tıp Okulu) tabip yüzbaşı olarak bitirir. 1901 yılında Gülhane Hastanesinde (Askeri Tıp Akademisi) staj yaparken çalışkanlığı ile Alman hocaların ilgisini çeker ve orada asistan olur. Önce Prof. Dr. Deike Paşa’nın yanında çalışır, sonra cerrahi kısmına geçer. 1905’te Gülhane’de yardımcı öğretmen, 1907’de Askeri Tıbbiye’ye cerrahi hocası olur.


 


II. Meşrutiyet’in ilanından sonra yapılan seçimlerde Sinop’tan milletvekili seçilerek Meclis’e girer. İttihatçılara yönelik ağır muhalefeti sebebiyle profesörlük yaptığı Askeri Tıbbiye’deki görevinden alınır. Daha sonra, binbaşı rütbeleri de sökülür,  eleştirilerini keskin bir dille sürdürmesi üzerine üç ay hapis yatar. (Kaynak)


 


 


TBMM 1. Dönem ve 2. Dönem’de Sinop milletvekili olarak yer alır. Artık Atatürk’ün en yakınlarındaki isimlerden birisidir. Cumhuriyeti ve yeni kurulan devletin adını (Türkiye ismi) ve şeklini Atatürk’e Rıza Nur önermiştir. Saltanatı kaldıran takriri hazırlayan da Rıza Nur’dur. Atatürk bu takrirden daha sonra haberdar olmuş ve imza atmıştır. (Nutuk’ta böyle yazmaz tabii ki.) Bu takrire neden olan hadise de İstanbul hükümetinin tavrı ve TBMM’nin bu tavır sebebi ile galeyana gelmesidir.


 


Rıza Nur, aynı zamanda keskin bir Türkçüdür, bu ideolojisi pek çok eserine olduğu gibi hatıratına da yansır.


Rıza Nur, Atatürk tarafından  Milli Eğitim ve Sağlık bakanı yapılmış, Rusya’ya ve Lozan’a hayli yetkiyle donatıp göndermiştir. Yani sıradan bir  ilk dönem vekili değildir. Atatürk’ün yakınlarındadır ama iflah olmaz bir Doğrucu Davut ve bu bağlamda da muhaliftir. Atatürk ile aralarında muhtemelen bu sebeplerle soğukluk başlar ve aralarının açıldığını hisseder. Buna sebep olarak  “ilerisi için muhalif kişi” olacağının kesinliğini gösterir. Tam o sıralarda da  bir suikast atlatır İstanbul’da. Haliyle korkar.


Ve 1926 yılında  milletvekili iken yurtdışına çıkar, çıkış o çıkış, bir daha da  Atatürk ölene kadar yurda dönmez.


 


İşte yurtdışına çıkınca hayatını ve hatıralarını yazmaya başlar Rıza Nur. Bunu büyük bir gizlilik içinde yapar ve yazdıktan sonra 1960 yılında açılması koşuluyla British Museum’e teslim eder.  Bu hatırat 1968 yılında yayınlanır ve yayınlanır yayınlanmaz içinde yer alan Atatürk’e dair pek çok itham sebebiyle yasaklanır. Yani halen Atatürkçü cenahın ismini duyduğunda çok sinirlendiği bir isimdir Rıza Nur. Genel bir kanı vardır Rıza Nur ile alakalı olarak, Atatürk’e dair husumetinden dolayı çirkin ithamlarda bulunduğu dillendirilir hep. Evet, gerçekten çok bilenmiş, çok hissi yazmıştır hatıratını. Okunduğunda  bu açıkça  görülebiliyor.


 


Ama benim hep kafama takılan bir şey vardır bu hatırat ve Rıza Nur ile alakalı olarak.


 


Karısının tuhaflıklarına, aldatmalarına, hatta rezaletlerine, kendi yediği pek çok herzeye varıncaya kadar yazan birisi neden  “tarihe katkı olsun” dediği hatıratı yazarken yalan söylesin? Üstelik hatıratı yazdığı yıl 1928, ama o, bunu yurtdışında olduğu halde yayınlamıyor ve 1960 yılında, yani 32 yıl sonra açılması/yayınlanması şartı ile müzeye teslim ediyor. Haliyle  rantını yeme imkanı da yok.


 


Yani gerçekten “tarihe karşı sorumluluk” bilinci ile hareket ettiğine dair emare çok fazla. Ama işte tam da  burada hatıratların en önemli özelliği  olan hissilik ve  kişinin kendini temize çıkarma çabası devreye giriyor.


 


Atatürk hakkında ispatı da mümkün olmayan bazı iddiaları bu “hissilik” içinde değerlendirmek mümkün. Bu hissiliğin sebebi de muhalif olması hasebiyle çok sevdiği ülkesinden  kaçmak ve kuruluşunda yer almak gibi bir hizmetten mahrum olmak zorunda kalması görülebilir.


 


Bu hatıratın güvenilirliliği nasıl peki?


 


Hatıratta yüzlerce konu işlendiği için buna kesin bir cevap vermek kolay değil. Ama mesela bir gözlemimi paylaşayım, belki fikir verebilir.


 


Lozan konusu hatıratta en çok işkillendiğim husus, bu yüzden o örneği veriyorum.


 


Rıza Nur Lozan heyetinde de yer aldı bilindiği gibi. Hatırattaki Lozan bahsi okunduğunda sorumluluk taşımasının getirdiği bir  savunma refleksi tadı alınıyor satırlardan.


 


Rıza Nur Lozan’daki görüşmelerden bir şeyler saklıyor olabilir mi? Atatürk ve ekibine karşı hissi olmasına hissi ama yukarıda da değindiğim gibi kendi ailesi hakkında bile herşeyi açık yüreklilikle yazmış olması, bir noktada ikilem oluşturuyor benim için. En azından bu bahiste..


 


Hilafetin kaldırılmasına Rıza Nur hatıratında çok sert tepki gösteriyor. O, bırakın hilafetin kaldırılmasını islah edilip kuvvetlendirilmesinden yana bir tavra sahip. Burada Mussolini’nin Vatikan’a olan desteğini ve takviye çalışmalarını örnek vermekten çekinmiyor. Bir yandan da biz başka işaretler yardımı ile anlıyoruz ki Hilafetin kaldırılması ile ilgili pazarlıklar Lozan’da yapılıyor. (Bu işaretlerden birini zikredeyim: Lozan anlaşmasının geçerli olması için  İngiliz parlamentosunda onaylanması gerekir. Fakat bu aylarca gerçekleşmez. Ne zaman kadar? Türkiye’de Hilafetin resmen kaldırılmasına kadar. Birkaç gün sonra da Lozan antlaşması İngiliz parlamentosunda onaylanacaktır.)


 


Rıza Nur’da Lozan heyetinde olduğuna göre onun bu pazarlıklardan haberinin olmaması mümkün müdür? Rıza Nur’un agnostik olduğunu da biliyoruz, İslam hassasiyatine sahip o yüzden hatıratına almamış diyemeyiz. Gerçi Rıza Nur hatıratında İsmet Paşa’nın heyetten gizli hemen hergün herkesi atlayarak direk Atatürk ile telgraflaştığından yakınıyor.. Rıza Nur  Lozan’daki tüm komisyonlara da giremeyeceğine göre bu pazarlıklardan haberinin olmaması zor da olsa bir ihtimal mümkün olabilir.


 


Bunlar Lozan bahsi ilgili olarak aklıma takılanlar. Bu sadece bir örnek. Bunu anlatmamın sebebi ise Lozan konusu ve önemi değil. Dediğim gibi bir spesifik konudan  ziyade hatıratın geneline dair “güvenilirlilik”  kıstası için bir gözlemimi paylaşmak.  Yazılanlara güvenip güvenmeme konusunda takdir, tarihsel bilgileri ışığında hatıratı okuyacak olanlarındır.


 


Ama ben genel olarak hatıratı güvenilir bulduğumu belirteyim.


Rıza Nur’un bir özelliği de çok akıcı, yarı mizahî bir anlatım üslubu olması. Kitapta öyle diyalog ve anlatımlar var ki -özellikle özel yaşamından- gülmekten kırılmamak elde değil.


Hatırat haliyle oldukça geniş bir zamanı işliyor, meşrutiyet döneminden, Cumhuriyetin ilk yıllarına, İnönü savaşlarından Büyük taarruza kadar. Bunlara da bir yazıda değinmek mümkün değil.


 


Pek çok konuda yaygın ezberleri bozacak birinci elden gözlemler içeren bu hatırat,  yakın tarih meraklılarının okuma listesinde mutlaka yer almalı;  elbetteki okunurken “hatırat” olmasının mahzurları dikkate alınması koşuluyla..

13.271 okunma

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir