Osmanlı Devleti Umumi Harpte Tarafsız Kalabilir miydi? – Yusuf Akçura (Değerlendirme: Muzaffer Albayrak)

Osmanlı döneminin son yılları ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında fikir hayatının önemli simalarından birisi olan Yusuf Akçura, aynı zamanda tarih alanında da önemli eserler vermiş, Türk Tarih Kurumu’nun kurucu üyelerindendir.

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girişine dair, 1927 yılı Kasım ayında yazdığı makalesi, 1928 yılı Haziran ayında Türk tarihine dair önemli makalelerin yayınlandığı Türk Tarih Encümeni Mecmuasında yayınlanmıştı.

Yusuf Akçura, makalesini çok kıymet verdiği büyük harp tarihçisi Yarbay Mehmet Nihat Bey’e ithaf etmişti. Maalesef yazının yayınlanmasından çok kısa bir zaman sonra, 14 Temmuz 1928 günü Mehmet Nihat Bey bir kaza kurşunu ile şehit olmuştur.

Yusuf Akçura, “Osmanlı Devleti Umumi Harp’te Tarafsız Kalabilir Miydi?” başlıklı yazısıyla, herhalde son yüzyıl içinde üzerinde en çok tartışılan ve farklı fikirler üretilen bir konuyu işlemektedir.

Yusuf Akçura yazısında, Osmanlı Devleti’nin 1914 yılının ikinci yarısında yüzleştiği savaş gerçeği karşısında tutabileceği yolları üç seçenekte ele almaktadır.

1-Savaşa bilerek ve isteyerek mi katılmıştır?

2-Yoksa kendini savunmak, varlığını devam ettirmek için savaşa girmeye mecbur mu olmuştur?

3-Böyle bir mecburiyet içinde tarafsız kalma ihtimali var mıydı?

Hiç şüphesiz Yusuf Akçura’nın yazıyı kaleme alış tarihi olan 1927 yılından günümüze yaklaşık 90 yıl, Osmanlı Devletinin savaşa girişinden 100 yıl sonra yukarıdaki sorulara tarafsız ve tarihi gerçekler ışığı altında net cevap verebilmek mümkün değildir. Bu konuda net cevap verenlerin ne dediğine dikkatle bakıldığında; ya 1914’ün şartlarını iyice göz önünde bulundurmadan, olup bitmiş tarihi bir olayı sonuçları üzerinden tahlil etmeye çalıştıkları, ya da Osmanlı Devleti’nin sonunu getirmiş olan bu tarihi hadiseye duygusallığın getirdiği bir tarafgirlikle yaklaştıkları görülür.

Yusuf Akçura Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girişini değerlendirirken öncelikle 1914 yılından devletin ve dünyanın içinde bulunduğu durumu, bilhassa Rusya’nın Boğazlar ve İstanbul üzerindeki emellerinden ve planlarından bahsederek devletin varlığının ve istiklalinin büyük bir tehdit altında olduğunu Rus arşivinden çıkan gizli belgeleri delil göstererek ortaya koymaktadır.

Yusuf Akçura yazısında öz olarak; Osmanlı Devleti’nin savaşın en önemli objelerinden birisi olarak harpte tarafsız kalamayacağını ifade ederken, öte yandan devleti idare edenlerin savaşa giriş zamanını doğru seçmemiş olduklarını da belirtmektedir.

Başta da ifade ettiğimiz gibi, Osmanlı Devleti’nin savaşa girip girmemesi veya tarafsız kalıp kalamayacağı hususlarında yüzyıllık tartışmalar bir neticeye varamamıştır. Bu açıdan aşağıda sizlerle paylaştığımız Yusuf Akçura’nın yazısına da katılanlar/katılmayanlar olacaktır şüphesiz.

Buradaki meramımız, tartışmalı bir konuyu değişik bir bakış açısından ortaya koymak, önyargıdan uzak bir anlayışla, farklı görüş ve düşüncelerden istifade edebileceğimiz yönlerin olup olmadığına bakmaktır.

Muzaffer ALBAYRAK

 

 

               Yusuf Akçura

Osmanlı Devleti Umumi Harp’te Tarafsız Kalabilir Miydi?

Erkân-ı Harbiye Mektebi (Harp Akademisi) Harp Tarihi eski muallimi Yarbay Mehmed Nihad Beyefendi’ye

 

20. asır tarihinin ilk otuz yıllık döneminde geçen en mühim vaka, Harb-i Umumi, Cihan Harbi isimleriyle de yad olunan Büyük Harp’tir. Bütün beşeriyeti sarsan bu cihan-şumûl harbin mesuliyetini, savaşan taraflardan her biri, tâ harbin başından beri hasmına yükletmekle meşguldür. Bu maksatla bir çok vesikalar, hatırat, görüşler ve eleştiriler neşredildi. Lakin kütüphaneler dolusu bu basılı evrak, tamamıyla tarafsız bir araştırmacıya kesin bir hüküm verdirebilecek mahiyeti henüz taşımamaktadır.

Cihan Harbi’nin mesulleri araştırılırken, biz Türklerce asıl ehemmiyetli mesele, Osmanlı Devleti’nin bu harbe katılış sebeplerinin ne olduğu meselesidir:

―Osmanlı Devleti harbi istemiş ve aramış mıdır?

―Yoksa sırf istiklâl ve toprak bütünlüğünü muhafaza ve müdafaa edebilmek için harbi kabule mecbur mu olmuştur?

―Böyle bir mecburiyet var ise, tarafsız kalması mümkün olabilir miydi?

Bir, bir buçuk sene evvel [1927], Fransa kurmay binbaşılarından M. Larcher adlı bir zat “Cihan Harbinde Türk Harbi” isimli bir eser yayınladı. Larcher, Doğu Dilleri Enstitüsü’nde tahsilini tamamlayarak Türkçe lisanından diploma almış bir müsteşriktir. Bundan dolayı eserini yazarken bazı Türkçe kaynaklardan bizzat istifade edebilmiş olduğunu görüyoruz. Binbaşı Larcher, kitabının önsözünde galiba hareket tarzını ifade etmiş olmak maksadıyla [Fransa Başbakanı Poincare’nin kardeşi alim ve mütefekkir] Henri Poincare’nin bir sözünü hatırlatıyor: “Faaliyetimizin hedefi, gerçeğin araştırılması olmalıdır. Ona lâyık olan gaye, ancak budur.” Cihan Harbinde Türk Harbi tarihinin Fransız tarihçisi, eserini yazarken bu ilkeye hayli sadık kalmıştır. Eser umumiyetle tarafsız ve insaflı yazılmıştır denilebilir.

Binbaşı Larcher, Osmanlı Devleti’nin nasıl harbe girdiğini anlatmak üzere, diğer bazı eserlerle beraber, Osmanlı Genelkurmay Başkanlığı tarafından 1921’de hazırlayıp 1922’de yayınlamış olduğu “Cihan Harbinde Osmanlı Harekatının Tarihçesi” isimli Türkçe eseri de kaynak göstermektedir. Ve mühim bir vesika makamında bu resmi eserin siyasi mukaddimesini aynen tercüme ederek kitabına koymuştur.

Larcher’in resmi vesika kabul ederek hiçbir tenkide tabi tutmayıp eserine aynen almış olduğu Osmanlı Genelkurmay’ının bu mukaddimesi gerçekten de kendisine isnat olunan kıymeti taşımakta mıdır?

Mondros Mütarekesi’nden (30 Ekim 1918) itibaren Osmanlı Hükümeti fiilen İtilaf kuvvetlerinin kontrolü altına girmiştir. Hele 16 Mart 1920’de İngiliz askerleri İstanbul’a çıkarılarak bir hayli masum insan öldürüldükten ve bütün resmi kurumlar işgal edildikten İngiliz zırhlıları toplarıyla yalnız hükümet dairelerini değil bütün İstanbul şehrini tehdit eder bir vaziyet aldıktan sonra Osmanlı Hükümeti’nin hal ve harekatında istiklâl ve serbestliğin zerresi bile kalmamıştı. Osmanlı Harbiye Nezareti’nin ve Genelkurmay Başkanlığı’nın daire ve oda kapılarına süngülü nöbetçiler dikilmişti. Osmanlı Genelkurmay Başkanlığı fiilen harp esiri demekti! Ve o sırada İtilaf ajanslarının telkinleri, İstanbul’da kamuoyuna tesir eden aydın kesimi arasında makul olmayan bazı düşünceler oluşturmuştu: Harbin mesuliyeti, Osmanlı Devleti’ni bir süreliğine idare eden birkaç kişiye yükletilerek galip İtilaf Devletlerinin merhamet ve muhabbeti kazanılırsa, daha uygun şartlarda barış yapılabileceği umuluyordu.

Devletin içinde bulunduğu bu şartlar altında Genelkurmay’ın eserinin mukaddimesinde bazı taraflı ve siyasi görüşlerin olduğu şüphesizdir. Bundan dolayı Larcher’in bu mukaddimeyi resmi vesika olarak kabul edip kitabına olduğu gibi alması da doğru bulunmamaktadır.

İtilaf Devletlerine mensup yazarların genel olarak takip ettikleri tez, Osmanlı Devleti’nin Cihan Harbi’nde tarafsız kalmasının mümkün olduğu merkezindedir. Osmanlı Genelkurmay Başkanlığı’nın yayınladığı “Cihan Harbinde Osmanlı Harekâtının Tarihçesi” isimli eserin mukaddimesi de bu teze kaynak ve delil olabilecek şekilde yazılmıştır. Gerçi Larcher ve Gaston Gaillard gibi Türk düşmanı olmayan bazı insaflı yazarlar, bu tezi az çok hafifleten genel tarihi vaziyeti de tarafsız bir şekilde ortaya koymaktadırlar.

Ancak tespit edilen tarihi vaziyeti, umumi harpten önceki birkaç ay zarfında Osmanlı Devleti’nin istiklâl ve toprak bütünlüğü aleyhine ne kadar açık bir cereyan almış olduğunu belki bazı gizli vesikaları görmemiş olmalarından dolayı tam anlamıyla ortaya koyamamaktadırlar.

Rusya’da Bolşevik devriminden sonra Dışişleri Komiserliği tarafından yayınlanan gizli belgeler, Sovyetler Dışişleri Komiserliği’nin “Rusya Hariciye Nezareti Arşivinden Çıkan Gizli Vesikalar Mecmuası” adıyla 1918 senesinde Petersburg’ta neşrettiği mecmuaların 7. nüshasında yayınlanmıştır.

[Yusuf Akçura yazısında; Rus Arşivinden çıkan bu belgelerin tercümelerini vererek, bir savaş çıktığında Rusya’nın Osmanlı Devleti aleyhine ne şekilde hareket edeceğine, İstanbul ve Boğazların nasıl işgal edileceğine dair harekât planlarından ve bu konudaki yazışmaları ayrıntılı bir şekilde ortaya koymaktadır. Oldukça uzun metinlerden oluşan bu belgeleri buraya alamadık. Ancak belgelerden net bir şekilde anlaşılan odur ki, daha I. Dünya harbi başlamadan 6 ay önce Osmanlı harbe fiilen dahil olduktan 9 ay önce Rusya’nın askeri ve siyasi kurumlarından oluşan Savaş Konseyi’nde Osmanlı Devleti karşı açılacak bir seferde, Boğazların ve İstanbul’un işgal planları yapılmış ve bu planlar Çar tarafından da onaylanmıştır. M.A.]

Rus Hariciye Nezareti’nin arşivinden çıkan bu belgeler incelendiğinde, ortaya çıkan en önemli sonuçları şöyle sıralayabiliriz:

1- Sırp suikastçi Princip, Arşidük Ferdinand’ı öldürmeden beş ay, Almanya Rusya’ya savaş ilan etmeden altı ay, Osmanlı Devleti ile Rusya arasında savaş başlamadan dokuz ay önce; Rusya Hariciye Nazırı ve genelkurmay başkanı, Boğazları ve Osmanlı Devleti’nin başkenti olan İstanbul’u zapt ve istila fırsatının çok yakın bir gelecekte ortaya çıkacağına ve bunun Avrupa’yı saracak bir genel savaş ile beraber olacağına kani idiler.

2- Bu kanaate Rusya Bahriye Nazırı ile Rusya’nın İstanbul Büyükelçisi tamamen katılıyorlardı. Ve bizzat Çar, bu konuda alınan bütün kararları onaylıyordu.

3- İstanbul ve Boğazların zapt ve işgali hususunda yapılan toplantıya katılan Rusya’nın İstanbul Sefiri Giers, Rus ordularının hepsinin batıda Alman-Avusturya cephelerine gönderilmelerine karşı çıkarak, yakın bir gelecekte İstanbul’da ortaya çıkması muhtemel anarşi ve kargaşa zuhur eder etmez Boğazlara çıkarılacak bir kara ordusunun hazır bulundurulması gerektiğini ileri sürerek bu noktanın kabul edilmesinde ısrar ediyordu. Hariciye Nazırı ile Bahriye Nazırının Giers’in görüşüne katılmaları üzerine nihayet Genelkurmay Başkanı da Boğazlara yapılacak çıkarmanın batı cephesinde savaş başlamadan önce olacağına dair kanaatini öne sürerek belirlenen kolorduların İstanbul ve Boğazların ele geçirilmesine tahsis edilmesini kabul ediyordu.

4- Harp konseyinin görüşmeleri, birkaç ay sonra İstanbul’un ve Boğazların zapt ve işgali için eksikliklerin giderilerek bütün hazırlıkların başlaması için imparatorun onayının alınmasına tesir etmiştir.

1914 tarihlerine doğru Rusya’nın ekonomik, sosyal ve siyasi iç durumu epey buhranlı idi. Çar hükümetinin idarecileri başarılı bir harp ile ve özellikle bütün sosyal sınıflara mensup Rusların ortak gaye ve emeli olan İstanbul ve Boğazların ele geçirilmesi gibi bir zaferle içinde bulunulan buhranı ortadan kaldırmak, hiç olmazsa erteleyebilmek ümidindeydiler.

Rusya’nın Osmanlı Devleti aleyhine harp hazırlığında olduğu Osmanlı Hükümeti tarafından biliniyor muydu?

Osmanlı Hariciye Nezareti’nin ve Genelkurmay Başkanlığı’nın umumi harpten önceki zamanlara ait belgeleri henüz yayınlanmamış olduğundan bu konuda kesin bir şey söylenemezse de Rus Savaş Konseyi’nde alınan kararlar uygulamaya geçirildiğinde tamamen gizli kalması ve Petersburg’ta bulunan Osmanlı elçi ve ataşemiliterinin bu hazırlıkları büsbütün sezmemiş olmaları kabul edilemez. Rusya’nın 1914 ilkbaharı başlarında başlayan ve Karadeniz’e yönelen askeri faaliyeti, ya doğrudan doğruya veya dolaylı olarak Osmanlı Hariciye Nezareti ve Genelkurmay Başkanlığının dikkatini çekmiş olabilir.

Rusya’nın bu tehditkâr vaziyeti, Osmanlı Hükümeti’nin 1914 senesinde aldığı bütün büyük kararlarında bir etken olarak hesaba katılması tarihi tarafsızlık ve insaf gereğidir. Bundan dolayı Osmanlı Hükümeti’nin icraatında mesela Goeben ve Breslau zırhlılarının Çanakkale Boğazı’ndan içeri alınmasında ve Almanya ile ittifak akdedilerek nihayet Rusya aleyhine harekete mecbur kalmasında bu etken asla gözden kaçırılmamalıdır.

Yukarıda bahsedilen hususlar göz önünde bulundurulursa, Osmanlı Devleti’nin harbe girişi, harp arzusundan, bazı yazarların mesela Larcher’in zannettiği gibi bir takım geniş emelleri elde etmek hevesinden ileri gelmiş olmayıp, yalnızca devletin başkentini, mevcudiyetini, istiklâlini muhafaza endişesiyle, yani en meşru kendini savunma gayesiyle meydana gelmiş olduğunu teslim etmek icap eder.

Osmanlı topraklarına taarruz etmek, Osmanlı başkentini zapt etmek üzere geleneksel emelleri olan düşmanı tarafından her türlü tedbirler alınıp hazırlıkların yapıldığı bilinirken, Osmanlı Devleti’nin tarafsız kalabilmesinin mümkün olduğunu düşünmek abestir.

Ya umumi harp başlamadan biraz önce ve süratle, yahut buna vakit ve fırsat bulunamazsa İtilaf Devletlerinin harp terazisinde ağır basmaya başladıkları anda Rusya Devleti’nin Osmanlı tarafsızlığını bozmaya teşebbüs etmeyeceğine ve İtilaf Devletleri elçilerinin sözlü güvencelerini veya yazılı notalarını yeterli kefalet saymak fazlaca bönlük ve saflık olurdu.

Gelişen olaylardan ve belgelerden anladığımız, Osmanlı Devleti’nin Cihan Harbi’nde tarafsız kalması imkansızlığıdır:

Osmanlı Devleti umumi harpte tarafsız kalamazdı; coğrafya ve tarih onu iki büyük düşman grubun ortasına atmış bulunuyordu; harbin objelerinden birisi de bizzat kendisi idi.

Not: Osmanlı Devleti’nin harpte tarafsız kalmasının imkansızlığını iddia etmek, Osmanlı Hükümeti’nin savaşa giriş anını iyi seçmiş olduğunu kabul etmek anlamını taşımaz. Bu başka bir meseledir.

Ankara, Kasım 1927

Akçuraoğlu Yusuf

 

Türk Tarih Encümeni Mecmuası

Sayı 19 (96), 1 Haziran 1928

Bir cevap yazın