Kûtulamâre Kuşatması’ndan Esarete Yüzbaşı Sandes’in Hatıraları – Çev. Tuncay Yılmazer

 

Kût’un yıldönümü vesilesiyle geçtiğimiz yıl, Yeditepe Yayınevi’nde yapılan toplantıda bana Türkiye’de Birinci Dünya Savaşı ile ilgili zengin bir arşive sahip Necmettin Özçelik Bey’in arşivinden üç kitap değerlendirmem için verildi. Üçü de anı kitabı olsa da özellikle bir tanesi çok dikkatimi çekmişti. İngiliz Yüzbaşı ( daha sonradan Binbaşı olan) Edward Sandes’in “In Kût and Captivity” adlı kitabı özellikle köprü yapımında ustalaşmış Kraliyet mühendisi bir İngiliz istihkam subayının gözünden I. Dünya Savaşı Irak harekâtının bir bölümünü, Kût kuşatmasında yaşadıklarını ve sonrasında Mezopotamya çöllerinden Anadolu’nun kalbine uzanan yolculuklarını ve esaret hayatlarını anlatıyordu.

Kûtulamâre ile ilgili en önemli kaynak dilimize de çevrilen 6. Hint Tümeninin komutanı General Townshend’ın hatıralarıdır. Townshend, savaş tarihinden ve stratejiden örnekler vererek yazdığı yarı-resmi hatıralarında, birçok hatırat türü eserlerde olduğu gibi kendisini temize çıkarmaya çalışıyor, üstü kapalı bir şekilde komuta kademesini ve siyasileri eleştiriyordu. Kitap, Yeditepe Yayınevi’nce “Kûtulamâre’de Esaret” adıyla Türk okuyucusuyla buluşmuştu.

Sandes’in kitabı ise Townshend’ın tepeden bakan, askeri taktik ve strateji tartışmalarına boğulan kitabından bir hayli farklı, orta sınıf bir İngiliz subayın çarpıcı gözlemlerini anlatıyordu. Yalnız bunu anlatırken dönemin İngiliz vatandaşlarına has özellikleri taşıyor, Türkleri, Arapları hatta zaman zaman Ermenileri yerden yere vuruyor, silah arkadaşları Hintlileri bile küçümseyici yaklaşımda bulunuyordu. Sandes’e göre Türklerin Avrupa’da yeri yoktu. Türkleri her fırsatta eleştiriyor, adetleri ile dalga geçiyor, tembel ve organizyasyon yetenekleri olmadığını iddia ediyordu.

Sıradışı, bir hayli rahatsız edici bir anı kitabıyla karşı karşıyaydım. Ancak çevrilmesinin hem tarihçilerin hem de okuyucuların değerlendirmesine sunmak, Kûtulamâre zaferinin  yeniden gündeme geldiği bir dönemde farklı bir gözle olayların değerlendirilmesinin uygun olacağını düşündüm.

İngiliz-Hint 6. Tümeninin generallerinden sivil görevlilerine kadar tüm personeli ile birlikte Halil Paşa komutasındaki Osmanlı 6. Ordusu’na 4 ay 23 günlük bir kuşatma sonrasında 29 Nisan 1916’da teslim olması I. Dünya Savaşı’nın üzerinde az durulan, ancak en önemli olaylarından birisidir. Britanya tarihinde 1781’de Yorktown’daki toplu teslim olma felaketinden sonra ikincidir. (Benzeri bir durum daha sonra II. Dünya Savaşı’nda Singapur’da Japonlara karşı yaşanmıştı.)

General Townshend komutasındaki Hindistan kuruluşlu 6.Tümen’in Nisan 1915’ten itibaren birbiri ardına zayıf Türk-Arap kuvvetleri karşısında aldıkları başarıların sarhoşluğu İngiliz komuta kademesinde hem de İngiliz siyasetçilerde Bağdat’ın kolayca alınabileceği fikrinin doğmasına yol açmıştı. İngiliz kamuoyunun kötü giden Çanakkale Harekâtını telafi edecek bir “zafer” haberine ihtiyacı vardı. Eylül sonundaki Es-Sin muharebelerinde Albay Nureddin Bey komutasındaki Osmanlı ordusunu darmadağın eden Townshend’ın 6. Tümenini durdurabilecek kuvvet şimdilik görünmüyordu.

İngiliz kamuoyu Bağdat’ın alınmasıyla zaferin taçlanacağı bu sürecin aslında felaketin başlangıcı olduğunu anlaması uzun sürmedi. İngiliz kaynaklarında bölgede Perslerden kalan Tâk-ı Kisra olarak bilinen dev saray kalıntısından dolayı Ctesiphon Muharebesi, Türk kaynaklarında bölgedeki sahabe türbesine atfen Selman-ı Pak Muharebesi diye geçen 22-25 Kasım 1915 tarihlerindeki muharebede Albay Nureddin Bey komutasındaki Türk birlikleri İngiliz-Hint karma kuvvetleri karşısında müthiş bir savunma örneği sergilemiş, savaş tarihinde ender rastlanan bir şekilde her iki ordu da geri çekilme kararı almıştı. Selman-ı Pak Muharebesi, Mezopotamya’daki İngiliz ordusu için parlak zaferlerin ardından felaketler silsilesinin başlangıcı olmuştu adeta.

Takviye kuvvetlerle desteklenen Albay Nureddin Bey artık inisiyatifi ele alarak, hem Dicle nehri üzerindeki filosuyla, hem de karadan geri çekilen İngiliz ordusunu aman vermeden Kût’a kadar takip etmiş ve Kût kasabasında tamamen kuşatmıştı. 7 Aralık’ta başlayan kuşatmadan sonra Osmanlı Ordusu Kût’un 7 mil kadar güneyinde savunma mevzilerini de kurmuştu. Tahmin edileceği gibi İngilizler sürekli takviyeler alarak 1916 yılı Ocak ayının başından itibaren Kût’ta mahsur kalan yaklaşık 13.000 kişilik garnizonu kurtarmak için harekete geçmişler, ancak bir dizi muharebe sonrasında Türk mevzilerini aşmayı başaramamışlardı. Kavurucu sıcak, çamur, Dicle’nin yol açtığı seller, harekât arazisindeki bataklıklar en önemli engel olarak karşılarına dikilmişti.

Elinizde tuttuğunuz hatırat, 6. Hint Tümeninde görevli bir İngiliz subayının, Irak cephesinin ilk günlerinden itibaren, başlangıçta zaferler sonrasında hayal kırıklıklarıyla dolu tanıklığını konu alıyor. Yüzbaşı Sandes, 6. Tümenin ardarda zaferlerden Bağdat önünde sona eren Dicle nehri boyunca gerçekleştirdiği harekâtını, Kût kuşatmasını ve esir oluşlarını anlatırken kitabın yayınlanmayan sonraki bölümleri ise Musul’dan Anadolu içlerine Yozgat’a uzanan ve sonrasındaki esaret günlerini anlatıyor. Tamamen farklı bir  konuyu anlatan bu bölümler daha sonra yayınlanabilir. Sandes, hatıralarından oluşan kitabı 1919 yılında yayınlamıştı.

Yüzbaşı Edward Sandes, 6. Hint Tümeninde köprü istihkâm birliğinin komutanıdır. Görevi Dicle nehri üzerinde sallar, tombazlar, yerel bellum, müheyla gibi nehir taşıma kullanarak yaya ve taşıma araçlarının trafiğine uygun yüzer köprü inşa etmek, emir geldiğinde de bunları söküp çatanaların yedeğinde karadan ilerleyen orduyu takip ederek her an göreve hazır bir şekilde beklemektir. Dicle nehrinin genişliğinin yer yer 400-500 metreye çıktığı, sıcaklığın 45-50 derecelere ulaştığı göz önüne alındığında zamana karşı yarışan Sandes’in görevinin ne kadar zor olduğu ortadadır.

6. Tümenin Bağdat’a doğru Dicle nehri boyunca zaferler kazanarak ilerlemesinde kendisine büyük görev düşen Sandes, başarılı köprü yapmanın inceliklerini de yeri geldikçe anlatır. Selman-ı Pak’taki yenilgi sonrası işler bir anda değişecektir. 6. Tümen karadan geri çekilirken Sandes ve ekibi çatanalarında yedeklerine aldıkları malzeme taşıyan çok sayıda şat ve yerel teknelerle ölüm-kalım yarışına başlarlar. Sandes burada son derece canlı anlatımla Türk ve Arapların eline geçen gemileri, arkadaşlarını ve malzemeleri nasıl son anda kurtardıklarından etkileyici bir dille bahseder.

Townshend’ın talihsiz ordusu Dicle nehrinin keskin bir şekilde kıvrıldığı Kût kasabasına sığınmış, birkaç gün içerisinde kasabayı çevirecek Türk ordusuna karşı yorgun ve bitkin İngiliz ve Hintli askerler savunma hazırlıklarına başlamışlardır. Sandes özellikle kasabanın kuzeydoğusundaki toprak setle çevrili ayrı bir direnek noktası olan Türk kaynaklarında Hudeyri Kalesi olarak geçen “Kale”deki hazırlıkları ayrıntılarıyla anlatıyor.

Esaret kaçınılmaz derecede sıkıntıyı da beraberinde getirecektir. Kuşatmanın başlamasından sonraki dönemlerde kasabada yaşananları bütün ayrıntılarıyla Yüzbaşı Sandes’ten öğreniyoruz. Nehrin öte yakasındaki keskin nişancıların göz açtırmadığı kuşatma altındaki bir şehirde yapılan düzenlemeler, başlangıçta yılbaşına kurtarılmayı beklerken giderek azalan umutlar… Özellikle bu bölüm dönemi araştıranlar açısından paha biçilmez bir kaynak.

Belli bir dönemden sonra kasabada elde kalan öküzler, atlar, hatta katırlar bile kesilip yaklaşık 13.000 kişilik garnizona dağıtılacaktır.

“Yiyecek sorunu aynı şekilde devam ediyordu. Bununla birlikte Şubat’ın son günü konağımızda nefis bir yiyecek vardı. “Katır dili jölesi” gerçekten birinci sınıftı. Kısa sürede silip süpürüldü. Ayrıca atta unundan, ekmek kırıntısı, kaba şeker hurma suyu, zencefil kökü ve biraz yağ güzel bir puding hazırlamıştık.”

Et dağıtımındaki en önemli sorun, 6. Tümen’in neredeyse üçte ikisini oluşturan Hintli askerlerin at eti yememeleriydi. Sandes Hintli askerlerin bu konuda son döneme kadar ısrar ettiklerinin altını çiziyor.

Mart ayına girilirken Kût tanınmaz haldedir: Sakinliğin huzurlu zamanlarında Kût’u ziyaret eden çok az kişi, Mart 1916’nın başlangıcında daha önceden cıvıl cıvıl gölgeli ve kalabalık olan Çarşı Caddesi’ni ve nehir tarafını tanıyabilirdi. Giden, kaybolan gemilerin, müheylaların her zamanki kalabalığıydı, kaybolan gürültülü Arapların izdihamıydı. Çarşı Caddesi’nin kapalı çatıları da ya düşmüş ya da toptan kaldırılmıştı. Nehre bakan kapılar ve pencereler tuğlalarla örülmüş, tüm büyük caddelerin nehre doğru çıkışları büyük duvarlarla kapatılmıştı. Tüm cephe mermi delikleriyle delik deşik olmuş ve nehir kenarındaki tüm çarşı dükkânları hemen hemen yıkıntı halindeydi.

Sandes, yerli halkın kuşatmaya tepkilerini zaman zaman alaycı biçimde anlatıyor. Nisan ayından itibaren de açlığın başgösterdiği şehirde yerli Araplar da kendi çabalarıyla kaçmaya çalışırlar: Türkler, bizim çok az olan yiyecek istihkakımızı tükettiğini bildiklerinden Arapların Kût’tan ayrılmasını istemiyorlardı. Bundan dolayı Kût’a, kasabadan ayrıldığı görülen tüm Arapları vuracaklarını belirten mesaj gönderiyorlardı. Araplar bir ara tarafımızdan uyarılmıştı. Ayrıca onlara eğer ayrılırlarsa, içlerinden herhangi birisi geri dönmeye çalışırsa vurulacağını söyledik. Buna rağmen geceden geceye, ay doğmadan yüklü sallar nehrin aşağısına doğru sürükleniyor, yine her gece aşağıdaki yaylım ateşi delik deşik ve batmış enkaz üzerinde Arap cesetlerinin nehirde yüzdüğü görülüyordu.

Yazar kitabın başından itibaren düşmanı Türklere karşı öfkesini gizlemiyor. Bazı bölümlerinde kitap adeta bir “Geceyarısı Expresi” anlatısına dönüşüyor. Ancak Yüzbaşı Sandes, Halil Paşa’yı hem iyi bir asker hem de şövalye ruhlu olarak niteliyor. Halil Paşa, özellikle Bağdat’ta esir subaylarla konuşmuş, Selman-ı Pak muharebesinde ve sonrasında gelişen olaylardaki her iki tarafın hatalarını paylaşmış.

Kuşatma altındaki Kût’u kurtarmak için harekete geçen kurtarma kuvvetinin tüm girişimlerinin başarısız olması, açlığın artık dayanılmaz hale gelmesi, seller mevcut durumu sürdülebilir olmaktan çıkarıyor ve Kût garnizonunun esaret günleri başlıyor.

 

Anı kitaplarına dikkatli yaklaşılmasının bir önemini burada görüyoruz. Örneğin Sandes, herkesin bildiği teslim olma karşılığında para teklifi yapıldığını inkâr ediyor, böyle bir şey olsa Türklerin mutlaka kabul edeceğini(!) belirtiyor.

I. Dünya Savaşı, Irak cephesi ve esirler konusu ülkemizde çok bilinen bir konu değil. Yüzbaşı Edward Sandes’in KutülAmare kuşatması anılarının ülkemizde bu konuda çok az olan yayınlanmış literatüre önemli katkısı olacağını , yeni tartışmalara yol açabileceğini düşünüyorum.

Eser hazırlanırken en büyük sorun yer isimleri konusunda yaşandı. Bilindiği gibi I. Dünya Savaşı cephelerinde hasım tarafların verdiği coğrafi isimler çoğu zaman aynı değildir, ya da telaffuz farklılıkları vardır. Kitap yayına hazırlanırken yer isimlerini eserin orijinal halindekinden ziyade Türk resmi tarihinde geçen isimleri esas alındı. Bazı önemli isim değişiklikleri ise dipnotla belirtildi (Ctesiphon ve Ummü’t-Tubul Muharebelerinde olduğu gibi). Yine yazarın adlarını yanlış yazdığı bazı Türk subayların adları düzeltildi, dipnotta belirtildi. 

Bu çeviriyi yayına hazırlarken birbirinden değerli birkaç uzmana danıştım, notlandırırken fikirlerini aldım. Öncelikle bu eseri zengin arşivinden bizimle paylaşan, Kût Zaferi konusunda bilincin oluşmasında yıllarını vermiş sayın Necmettin Özçelik’e teşekkür etmek istiyorum. Eseri hazırlarken Irak cephesi ile ilgili ayrıntılı bilgiler veren Muzaffer Albayrak’a,  arşivindeki nadide bir parçayı da bu kitabın kapağı için bizlerle paylaşan Prof. Haluk Oral’a, eserin basımında her türlü katkıyı esirgemeyen Yeditepe Yayınevi sahibi Mustafa Karagüllüoğlu’na teşekkürü borç bilirim. 

 

Tuncay YILMAZER

İstanbul / 2017

 

 

Bir cevap yazın