GELİBOLU’YU ANLAMAK

Polat Safi İle “İstihbarat Savaşları” Kitabı Üzerine Söyleşi (Tuncay Yılmazer)

“Hatıratın Aziz Bey’e ait olmadığını düşünüyorum. Bir kere Aziz Bey’in hatırata konu olan tarihte bölgede olmayışı, kitapta dönemin Osmanlı idari yapısına ilişkin fahiş hatalar yapılması, Teşkilat-ı Mahsusa’dan bahsedilmemesi, mütercim Fuad Meydânî etrafındaki şüpheler, kitapta yapılan intihaller, yer yer kurmaca bir Aziz Bey karakteriyle karşılaşmamız, Cevat Rifat Atilhan’ın metnin yazar(lar)ıyla muhtemel bağlantısı ve elbette hatıratın aslının şu ana kadar gün yüzüne çıkmamış olması gibi hususlar bu yönde ciddi deliller sunuyor.”
Başta Teşkilat-ı Mahsusa olmak üzere Osmanlı son dönem istihbarat tarihi üzerine çalışan tarihçi Polat Safi ile Kronik Yayınlarından çıkan “İstihbarat Savaşları: Birinci Dünya Savaşı’nda Suriye ve Lübnan’da Casusluk Faaliyetleri” hakkında konuştuk. Kitabı yayına hazırlayan Safi , 1930’lu yıllarda Lübnan’ın popüler bir gazetesinde tefrika olarak neşredilen İttihatçı Emniyet Müdürü Hüseyin Aziz Akyürek’e atfedilen anıları içeren eserin yazılış amacını, o dönemki Lübnan siyasetinde oynadığı rolü, Birinci Dünya Savaşı’nın Ortadoğu cephesinin farklı yansımalarını GeliboluyuAnlamak okurlarıyla paylaştı.

* * *

1) Öncelikle “Gizli Teşkilatlar Serisi” üzerine birkaç kelam etmek isterim. Arif Cemil’in anıları, Gertrude Bell’in biyografisi ve son olarak da elimizde tuttuğumuz bu kitap, İstihbarat Savaşları: Birinci Dünya Savaşı’nda Suriye ve Lübnan’da Casusluk Faaliyetleri. Bu söyleşiyi hazırlarken Ahmet Yüksel hocanın imzasıyla Sınırdaki Casus-Kafkasyalı Mehdi Kulu Şirvani çıktı. Seride daha hangi çalışmalar bizi bekliyor? Bu seri ile genel amacınız nedir? Bilgilendirirseniz sevinirim.

Seriye ilk başta “Gayrinizami Harp Serisi” adını vermiştik. Bu adla, savaş pratiğinin bütüncül bir analizinin yapılabilmesi için gayrinizami kuvvetler ve yürüttükleri faaliyetleri savaşın ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirmenin önemine dikkat çekmeyi planlıyorduk. Fakat genel okur kitlesiyle iletişim açısından daha anlaşılır bir isim bulma fikri gündeme gelince son anda serinin adını “Gizli Teşkilatlar Serisi” şeklinde değiştirdik. Yayımlayacağımız çalışmalar arada kaynamasın, okurun bu çalışmaları fark etmesini güçleştirmeyelim diye aldığımız bu karar, Erhan Çifci’nin editörlüğünü yaptığı ilk kitaptan sonra hedef kitlemizi ciddi anlamda genişletti. Aynı zamanda, yazar olarak seriye teveccüh gösteren uzmanların sayısı arttı ve buna bağlı olarak, serideki kitapların konuları çeşitlendi. Sonuç olarak, gayrinizami harbi değişik seviyelerde ilgilendiren istihbarat, casusluk ve propaganda gibi meseleler de bağımsız konu başlıkları olarak serinin kapsamına girmiş oldu. Bu vesileyle biz de, Türkiye’de henüz emekleme aşamasında olan ve neredeyse hiçbir gelenekten beslenmeyen bu konu başlıklarıyla ilgili herkes tarafından ulaşılabilir bir kütüphane oluşturarak tarihsel çalışmaların doğru bir mecrada seyretmesine katkıda bulunma imkânı bulmuş olduk. Umut ediyorum ki, bu yöndeki çabalarımız söz konusu alanlarda ortaya çıkan, büyük kısmı çarpık, yanlı ve maksatlı yaklaşımların etkisini de zamanla azaltacaktır. Dolayısıyla ilk aşamada, yedi sekiz çalışmadan oluşmasını öngördüğümüz seri, tamamlandığında yirmi çalışmayı kapsayacak geniş bir kitaplığa dönüştü diyebilirim. 19. yüzyıldan Soğuk Savaş dönemine uzanan bir zaman dilimini konu edecek olan serimizde telif çalışmaların yanında henüz gün yüzüne çıkmamış hatırat ve hak ettiği değeri bulamamış çalışmaların gözden geçirilmiş baskıları yer alacak. Serinin beşinci kitabı, daha önce yine gayrinizami harp üzerine yaptığı araştırmalarla tanıdığımız Ali Güneş’in telif çalışması olacak. Balkan Muharebeleri’nde gayrinizami harp faaliyetlerine yoğunlaşan Güneş’in çalışmasının konuya dönem, bağlam ve kavramsal bakımdan eleştirel bir genişlik kazandıracağını düşünüyorum.

2) Yayına hazırladığınız İstihbarat Savaşları, açık yüreklilikle söyleyeyim, son dönemde okuduğum en ilginç kitaplardan biriydi. Takdim yazınızla daha da anlam kazanmış. Yazınıza döneceğiz, ama önce bu eserin yayına hazırlanma sürecinden bahsedelim.

Kitabın varlığından yüksek lisans çalışmalarım sırasında haberdar oldum. Hemen, gerek İttihatçı bir Emniyet-i Umumiye Müdürü tarafından kaleme alınmış olması ve gerek başlığından dolayı ilgimi cezbeden bu kitabın Türkçesini aramaya koyuldum. Ancak bu çabam sonuç vermediği gibi, kitabın Arapça kopyasına da ilerleyen süreçte, 2008’de Şam’da bulunduğum sırada Mektebetü’l-Esedü’l-Vataniyye’de ulaşabildim. Kitabı Suriye’de bulamasaydım Şam’dan kitabın basıldığı Beyrut’a geçmeyi bile düşünüyordum.

Kronik Kitap ile seri konusunda anlaşınca, bu önemli metnin çeviri bir eser olarak yayımlanmasına karar verdik. Aslında niyetim metne kısa bir takdim yazı yazmak ve editoryal müdahalelerde bulunmaktan ibaretti. Ancak çeviriyi eleştirel bir gözle okurken kitabın okuyucuya sunulandan çok daha farklı bir amaçla kaleme alındığını fark etmeye başladım. Bu durum, beni metnin yazarı, kaynakları, içeriği, sıhhati ve operasyonel değeriyle ilgili uzunca bir takdim yazısı yazmaya ve metne, bu yazıyı tamamlayıcı nitelikte şerhler düşmeye sevk etti.

3) Çok ilginç bir metinle karşı karşıyayız. 1930’lu yılların Lübnan’ında Fuat Meydânî adlı (ya da müstear isimli) bir gazeteci, popüler bir günlük gazetede Birinci Dünya Savaşı yıllarında bölgede görev yapan bir Türk Emniyet Müdürü’nün anılarını okuyucusu ile tefrika halinde paylaşıyor. İçerisinde II. Meşrutiyet dönemi gelişmelerinden Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki casusluk faaliyetlerine, oradan örneğin Lübnan’daki Hristiyan topluluklar hakkındaki bilgilere kadar çok çeşitli konular var. Kitapta yer yer kurmaca bölümler, yer yer başka eserlerden intihaller olduğunu belirtiyorsunuz. Bir tarih okuyucusu olarak bu tenkitli neşrin en çok hoşuma giden yanı da nerenin intihal olduğunu, kaynak metinle karşılaştırmasını yaparak ifade etmeniz. Kitabın, içeriğinin sıhhatinden bağımsız olarak bana verdiği ilk izlenim Birinci Dünya Savaşı’nın, tüm olayları ve rivayetleri ile o dönem Lübnan’ında hâlâ hafızalarda canlı bir şekilde yaşadığı oldu. Ne dersiniz?

Kesinlikle. Bizler için bile yakın bir tarih sayılır Birinci Dünya Savaşı. Kaldı ki 1932-33’ten bahsediyoruz. Savaş biteli 14-15, Fransız mandası kurulalı ise sadece 12-13 yıl olmuş. Bu süreçte meşruiyet ve sadakat anlayışı da yavaş yavaş değişmeye başlamış. Söz konusu coğrafya açısından ikircikli bir durum ortaya çıkmış. Zaten, kısa bir süre öncesine kadar Osmanlı tebası olan, Osmanlı Devleti’ne asker ve memur olarak hizmet veren insanların yeni şartlara sorunsuz bir şekilde intibak ettiklerini, toplumsal hafızanın kısa sürede dönüştüğünü düşünmek gerçekçi olmaz. Bununla birlikte, siyaset sahnesinde Osmanlı idaresiyle yakınlığın neredeyse suç sayıldığı yeni bir döneme geçildiğini görmemek de imkansız.

Aziz Bey

4) Öncelikle anılarını kaleme aldığı iddia edilen İttihatçı Emniyet Umum Müdürü Hüseyin Aziz Akyürek’i tanıyalım isterseniz. Siz bu anıların ona ait olmadığını belirtiyorsunuz. Bu bağlamda, birçok tarihçinin bu anılara atıfta bulunması, görüşlerini bunlar üzerine bina etmesi çok ilginç değil mi?

Aziz Bey sıkı bir İttihatçı. Üç yıl kadar İttihat ve Terakki Fırkası’nın genel sekreterliğini yapıyor. 1914 yılı Ağustos ayında, yani savaşın başlamasıyla Emniyet-i Umumiye’nin Kısm-ı Siyasi Müdür Muavinliğine getiriliyor, yaklaşık 1.5 sene sonra da Emniyet-i Umumiye Müdürü olarak atanıyor. Tarihi bir şahsiyet olarak önemi buradan geliyor gibi görünse de ön plana çıkması aslında daha ziyade 1915 Olayları ile ilgili. Bu çerçevede literatürde Teşkilat-ı Mahsusa ile olan ilişkisine sıklıkla vurgu yapılır. Ancak bu hususta hakkında söylenenler bazı ön kabullerin yarattığı çarpıtmalardan öteye pek geçmemiştir.

Dediğiniz gibi, hatıratın Aziz Bey’e ait olmadığını düşünüyorum. Bir kere Aziz Bey’in hatırata konu olan tarihte bölgede olmayışı, kitapta dönemin Osmanlı idari yapısına ilişkin fahiş hatalar yapılması, Teşkilat-ı Mahsusa’dan bahsedilmemesi, mütercim Fuad Meydânî etrafındaki şüpheler, kitapta yapılan intihaller, yer yer kurmaca bir Aziz Bey karakteriyle karşılaşmamız, Cevat Rifat Atilhan’ın metnin yazar(lar)ıyla muhtemel bağlantısı ve elbette hatıratın aslının şu ana kadar gün yüzüne çıkmamış olması gibi hususlar bu yönde ciddi deliller sunuyor. Diğer yandan, tefrikanın yayımlanmasından sonra 18 sene daha yaşayan Aziz Bey’in hatıratın kendisine ait olmadığını ifade ettiği bir tekzibe de rastlamadım. Aksine işaret eden bir evrakı elbette heyecanla karşılarım. Şayet böyle bir durum söz konusu olursa, doğal olarak hatıratı mevcut problemleriyle birlikte bambaşka bir okumaya tabi tutmak gerekir.

Aziz Bey’e atfedilen hatıratın kapağı

Metnin kurmaca olup olmadığını tespit etmek ise oldukça güç. Bu güçlük hatıratta değinilen meselelerin ve büyük ölçüde intihaller yoluyla verilen bilgilerin birincil ve ikincil kaynaklarla doğrulanabilir olmasıyla alakalı. Bence ilginç olan, uzmanların bu metni muteber kabul etmesinden ziyade metinden istifade ediş biçimleri. Tarihçilerin bu husustaki tercihleri, bizlere tarihçilik yaparken hangi saiklerle hareket ettiklerine dair önemli ipuçları sunuyor ve bu bakımdan ciddi literatür değerlendirmelerinin önünü açıyor.

Emir Şekib Arslan

5) Kitabı okuyunca, ne yalan söyleyeyim, “1930’lu yıllarda Lübnan İç Siyasetinde Osmanlı Söylemi” başlıklı bir çalışma yapılsa hiç fena olmaz, diye düşündüm. Bu konuda yapılacak nitelikli bir çalışma başka çalışmalara da zemin oluşturacaktır. Aziz Bey’e atfedilen hatıratın, Emir Şekib Arslan ile Şarl Debbâs’ı dönemin Lübnan iç siyasetinde iki ayrı kutupta ele almak suretiyle Debbâs’ı desteklemek için yayımlanmış olabileceğini belirtiyorsunuz. Neden böyle düşündüğünüzü kitaba yazdığınız takdimde ifade etmişsiniz ama burada da paylaşırsanız sevinirim.

Kitabı okurken, Emir Şekib Arslan’ın devamlı kötülendiği, buna mukabil o sıralarda Fransız manda yönetimi altındaki Lübnan’ın ilk cumhurbaşkanı olan Şarl Debbâs’ın sürekli övüldüğü ve bunun semptomatik bir biçimde tekrar edildiği dikkatimi çekmişti. Bu noktaya mercek tutunca, hatırat yazarının Emir Şekib Arslan’ın söylediklerini devamlı tahrif ettiğini, birçok insanın itiraz mektubunu yayımlamasına rağmen Emir’inkini yayımlamadığını ve sadece Emir’in mektubuna cevap verdiğini tespit etmem zor olmadı. Hatta Emir, 1936’da yazdığı bir mektupta Fuad Meydânî’nin tercüme ettiğini iddia ettiği hatırata resmî vesika süsü verdiğini dahi belirtmiş. Bu çerçevede, 1932’nin, yani hatıratın kaleme alındığı yılın ilginç gelişmelerle dolu olduğunu da kaydedelim. Cumhurbaşkanı Debbâs’ın görev süresi bittiği için yeni bir cumhurbaşkanı seçilmesi gerekiyor. İki Maruni adaydan biri diğeri üzerinde aldığı destekle üstünlük sağlayamadığı için Muhammed el-Cisr kuvvetli bir aday olarak ön plana çıkıyor. Ancak Fransızlar, Müslüman bir cumhurbaşkanı istemediklerinden anayasayı askıya alıp manda yönetimi tarafından kullanışlı bir idareci olarak görülen Debbâs’ın görev süresini iki yıl uzatıyorlar. Bu tarafıyla, Aziz Bey’e atfedilen metinde üst düzey bir Osmanlı bürokratının ağzından Debbâs’ın son derece zeki, geleceği parlak, vaktiyle Suriye ve Lübnan’da Osmanlı karşıtı ayaklanma çıkarmak için çabalamış Fransızperver bir siyasetçi olarak tavsif edilmesi, öte yandan doğduğu ülke olan Lübnan’a girmesi Fransızlarca yasaklanmış, Arap bağımsızlığının ve anti-emperyalist hareketin öncülerinden Emir’in ise Osmanlı yönetici elitine yakın, yönetici aklı istediği zaman manipüle dahi edebilen, 1915-1916’da Şam ve Beyrut’ta gerçekleştirilen idamlarda ciddi pay sahibi olan bir kişi olarak gösterilmesi, yani 1930’ların manda yönetimi altındaki Lübnan’ında kimsenin onur nişanesi olarak taşıyamayacağı suçlamalara maruz bırakılması manidar.

6) Bu eserde zaman zaman ansiklopedik bilgilere rastlıyoruz; örneğin Orta Doğu’daki gayrimüslim gruplara ilişkin verilen bilgilerde söz konusu olduğu gibi. Sizce bunun amacı ne olabilir?

Bahsettiğiniz bölümde özellikle Fransızlarla ilişkilendirilen gruplar serdedildiği için hatıratın bütününü daha inandırıcı kılma arzusunun ve ikinci olarak da, ticari kaygıların —metin en nihayetinde bir gazetede tefrika ediliyor— bu tercihin altında yatan muhtemel sebepler olduğunu söyleyebilirim.

 

Cevat Rifat Atilhan

7) Kitapta beni çok şaşırtan noktalardan biri de, 1930’lu yıllarda Lübnan’da yayımlanan bir tefrikada Dördüncü Ordu’ya ait çok sayıda belgeye yer verilmiş olması. Sizce bu belgeler nereden temin edilmiş olabilir?

Bu tip belgeler, kitaba da kaynaklık eden kişilerden olduğunu düşündüğüm Cevat Rifat Atilhan vasıtasıyla temin edilmiş olmalılar. Zira, Atilhan savaş sırasında Sekizinci Kolordu Harekat Şubesi ve Suriye ve Garbi Arabistan Umum Kumandanlığı Erkan-ı Harbiye İkinci Şubesi’nde bulunmasının yanı sıra Mersinli Cemal Paşa’nın yaverliğini yapmış ve şifre subaylığını üstlenmiş. Diğer yandan yazar yerel kaynaklardan da evrak temin etmiş olabilir. Her halükarda evrakın otantikliği ile içerdiği bilgilerin sağlaması yapılmalı.

Eşref Kuşçubaşı

 

8) Kuşçubaşı Eşref, Cemal Paşa, Arabistanlı Lawrence, Şerif Hüseyin… Birinci Dünya Savaşı’nda Ortadoğusu diğer cephelerden farklı olarak bu kişiler gibi pek çok “efsanevi” kişilik ortaya çıkmış. Sizce bunun nedeni ne olabilir?

Kuşçubaşı’nın kalemi kılıcından keskindir. Efsane haline gelmesinin sebebi yoğun bir şekilde yazması, yazdıklarını çeşitli yazarlarla paylaşarak dolaylı yoldan kamuoyuyla paylaşması ve elbette çağdaşlarına nazaran çok daha uzun yaşamasıyla ilişkili olsa gerek. Diğer şahsiyetlerin tamamının ise siyasal iktidar, toplumsal hafıza ve tarih arasındaki ilişkinin ve daha dar ölçekte bu ilişkiden doğan ihanet-sadakat dikotomisinin farklı cephelerden okunmasının bir sonucu olarak “efsanevi” birer karaktere dönüştüklerini düşünüyorum. Bu karakterlere bakışın “romantik” bir veçhesi olduğunu belirtmek isterim. Bölgenin devamlı gündemde olmasını, Mekke ve Medine ile Kudüs ve Filistin özelinde taşıdığımız yüksek hassasiyeti de elbette bu denkleme eklemek gerek.

9) Takdim yazınızda özellikle dikkat çeken bir husus, Teşkilat-ı Mahsusa konusunda uzun yıllardır neredeyse tek kaynak olarak kabul edilen eserin yazarı Philip H. Stoddard üzerinde durmuş ve yazdıklarını “Türk İstihbarat Tarihi’ne Atılan Kördüğüm” olarak nitelendirmiş olmanız. Stoddard hakkında şöyle diyorsunuz: “Stoddard tıpkı Eşref Kuşçubaşı’nın kendisine verdiği bilgileri sorgulamadığı gibi, Aziz Bey’e atfedilen hatıratın sahihliğine de kayıtsız şartsız güvendiği için Osmanlı Devleti’nde olmayan istihbarat birimleri türeterek istihbaratın genel görünümüne dair temelsiz bir tablo çizmiştir.” Bunu biraz açabilir miyiz?

Bir kere Stoddard’ın kitabının Teşkilat-ı Mahsusa’nın bölgesel faaliyetleri açısından birçok yönden hala önemli bir çalışma olduğunu teslim etmek gerekiyor. Ben daha ziyade Stoddard’ın, Teşkilat-ı Mahsusa tanımını şekillendiren, yazdığı döneme özgü modernist ve Avrupa merkezci yaklaşımıyla ilgileniyorum. Ayrıca örgütü tanımlarken kullandığı referansların oldukça anakronistik olduğu görüşümü de bu parantezin içine dahil ediyorum. Yaklaşımındaki bu kusurlar, Stoddard’ın parçayla bütün arasındaki ilişkiyi yanlış tanımlamasına ve Teşkilat-ı Mahsusa’yı yanlış kategoride değerlendirmesine sebep olmuştur. Daha kötüsü, 1990’larda Teşkilat-ı Mahsusa’nın ülkemizde akademik çalışmalara konu edilmesiyle birlikte,  Stoddard’ın oldukça kusurlu ve dar Teşkilat-ı Mahsusa yaklaşımı farklı sebeplerden ötürü adeta bir kanona dönüştürülmüştür. Stoddard’ın öncü çalışması, bir bakıma Teşkilat-ı Mahsusa çalışmalarının yanlış zeminde inşa edilmesine yol açmıştır. Teşkilat-ı Mahsusa’nın bir erken dönem gayrinizami harp örgütünden ziyade bir nevi istihbarat örgütü olarak değerlendirilmesi büyük ölçüde Stoddard’ın marifetidir.

Ayrıca Stoddard, döneme dair kaynaklar az olduğu gibi o dönemde bu az sayıda kaynağa erişim de güç ve hatta bazen imkansız olduğu için, temel kaynak olarak hayatta kalan nadir teşkilat mensuplarından biri olan Kuşçubaşı’yı kullanmıştır. Kuşçubaşı’nın da işine gelmiştir bu. Zira o da çeşitli yollarla şişkin benlik imgesini beslemek için yazarları manipüle etmektedir. Bu manipülasyon Stoddard’ın örgütün kuruluşu, idari yapılanması ve yürüdüğü yol hakkında yanlışlanabilecek birçok bilgiyi metnine taşımasına yol açmıştır.

Stoddard’ın Aziz Bey’e yaklaşımı daha da sorunludur. Görünen o ki, Stoddard hem kendi argümanlarının hem de Teşkilat-ı Mahsusa çalışmalarının zeminini Aziz Bey’e atfedilen hatırattan kaynak belirtmeden aldığı ve hiçbir bilgi ve belgeyle desteklenemeyecek görüşlerle oluşturmuştur. Cemal ve Talat Paşalara ait kişisel istihbarat örgütleri olduğundan yola çıkarak Teşkilat-ı Mahsusa’yı da bir kişisel istihbarat örgütü olarak tanımlamıştır. Stoddard, bu tanımın kapsamını kitabın ilerleyen bölümlerinde verdiği başka bilgilerle daha da genişletmiştir. Teşkilat-ı Mahsusa, bir yerde II. Abdülhamid’in hafiye sisteminin devamı olan kişisel bir istihbarat örgütü, başka bir yerde Enver Paşa’nın özel kuvvetleri, başka bir yerde ise bir istihbarat örgütünden beklenen çok çeşitli işlevleri haiz bir yapı olarak tanımlanmıştır. Bunların tamamı yanlış olduğu gibi, Stoddard’ın Teşkilat-ı Mahsusa’yı neredeyse operasyonel kabiliyetleri de olan merkezi bir istihbarat teşkilatı olarak tanımlaması, Talat ve Cemal Paşalara olmayan istihbarat örgütleri tahsis etmesi ve bunların akademimizdeki problemlerle birleşmesi sonucunda Osmanlı son döneminde faaliyet gösteren istihbarat birimleri görünmez hale gelmiştir. Bu uzun süren tarihsel körlük son on yılda ancak aşılmaya başlanmıştır, denebilir.

10) Teşkilat-ı Mahsusa ile ilgili çalışmalar son dönemde artıyor, umarım sizin merakla ve heyecanla beklediğimiz çalışmanızla bu artış daha da ivme kazanacak. Siz şu ana kadarki çalışmalarla belli bir mesafe katedildiğini düşünüyor musunuz? Kendi çalışmanızda öncelikle neyi hedeflediniz?

Kabaca 2000’lerin başından beri Teşkilat-ı Mahsusa çalışmalarında bir kıpırdanma var. Çoğu sığ-belgecilik tarzında, analiz içermeyen, 90’ların ilk dönem Teşkilat-ı Mahsusa çalışmaları bir koldan devam ederken, bu dönemde Teşkilat-ı Mahsusa daha sentetik, yer yer ulus-aşırı konu başlıklarının da öznesi haline gelmeye başladı. Seferberlik, gönüllülük, paramilitarizm odaklı çalışmalar Teşkilat-ı Mahsusa’ya ve gayrinizami harp tarihi çalışmalarına belirli bir genişlik kazandırdı. Bununla birlikte alana yapılan dikey katkıları birkaç isimle sınırlı gördüğümü de belirtmeliyim.

Benim amacım basitti: Teşkilat-ı Mahsusa’yı tanımlamak. Bunu da oldukça yalın bir yoldan yapmayı denedim. Teşkilat-ı Mahsusa’nın çağdaşı olsun ya da olmasın başka örgütlere bakarak Teşkilat-ı Mahsusa’yı değerlendirmek yerine bizzat Teşkilat-ı Mahsusa’nın ne yaptığına baktım. Çabamı da taktik-operasyonel-stratejik seviyeler yanında semantik ve taksonomik seviyelerdeki analizlerle detaylandırmaya çalıştım. Tez yayınına gelince, bu konuda muhtemelen gereğinden fazla titizlendiğimi itiraf etmeliyim. Ama zannediyorum, 2020 tezin yayımlanacağı yıl olacak. Bunun öncesinde, aslında birkaç ay içinde kritik mevkideki gayrinizami harpçilerden birinin psikobiyografisini yayımlayacağımı da son söz olarak belirtmiş olayım.

 

* * *

Polat Safi

Lisans eğitimini Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladı. Teşkilat-ı Mahsusa’nın İngiliz işgali altındaki Mısır’a karşı Suriye, Libya ve Sudan’dan yürüttüğü faaliyetleri analiz ettiği çalışmasıyla Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü’nden yüksek lisans diplomasını aldı. Çalışmalarına aynı bölümde devam ederek “The Ottoman Special Organization – Teşkilat-ı Mahsusa: An Inquiry into its Operational and Administrative Characteristics” başlıklı teziyle doktora derecesini almaya hak kazandı. Gayrinizami harp ve istihbarat tarihi özelinde geç dönem Osmanlı tarihine yoğunlaşan ve Kronik Yayınları’ndan çıkan Gizli Teşkilatlar Serisi’nin editörlüğünü yapan Safi, halihazırda bir iletişim ve içerik ajansı olan Büyükharf Yayın-Yapım’ın başkanlığını yürütmektedir.

İttihatçı Emniyet-i Umumiye Müdürü Hüseyin Aziz Akyürek’in Anıları
İstihbarat Savaşları
Birinci Dünya Savaşı’nda Suriye ve Lübnan’da Casusluk Faaliyetleri

Yayına Hazırlayan: Polat Safi

Kronik Yayınları, Temmuz 2019

 

718 okunma

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir