İslam Bilim Teknoloji Tarihi Müzesi ( Tarık Suat Demren )

Hep olumsuz şeylerden bahsedecek değiliz. Güzel şeyler de oluyor bu arada.


Epeydir konuşulan, geçen yıl ön açılışı yapılan İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi nihayet kalıcı olarak açıldı. Ben de geçen yıl bu ön açılış sırasında kendi sitemde yazdığım birkaç yazıyı harmanlayıp güncelleyerek konuyu yeniden işlemek istiyorum.


İslam Bilim Teknoloji Tarihi Müzesi’yle Halife Me’mun’un haritası, Sufi’nin gökküresi, Takiyüddin’in su pompası, dünyanın ilk tankı, Cezeri’nin mekanik aletleri gibi Müslüman alimlerin bilim dünyasına armağan ettiği, ancak tarihin tozlu sayfaları arasında unutulan yüzlerce keşif, Türkiye’de de bir araya gelmiş oluyor. Müze, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA), TÜBİTAK, Frankfurt Goethe Üniversitesi Arap İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü ve Büyükşehir Belediyesi arasındaki işbirliği çerçevesinde oluşturuldu, mekanı da Sur-ı Sultanî içerisinde bulunan ‘Has Ahırlar’.


Bu eserlerin bir kısmı daha önce Topkapı sarayında “İslam İcatları Sergisi” adıyla sergilemişti. Şimdi ise kalıcı bir müze haline geldi. “İslam, Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi”, Frankfurt’taki enstitüde bulunan eserlerden ikinci bir nüsha oluşturularak açılmış. İlk etapta 140 eserin sergileneceği ve zaman içerisinde bu eserlerin sayısının 800′ü bulacağı belirtiliyor. Müze içerisinde ayrıca “Bilimler Tarihi Kütüphanesi” de yer alacakmış.


Konuyla ilgili olarak daha önce de çeşitli haberler çıkmıştı. Daha detaylı olduğundan bu haberlerden birisinden alıntı yapayım:


Enstitüdeki aletler arasında Halife Me’mun’un ünlü dünya haritasının yer aldığı dünya küresi, Sufi’nin gökküresi, Osmanlı âlimi Takiyüddin’in su pompası ve saatleri, 1029 yılında Toledo’da yapılmış usturlab, 1048′de yapılmış mekanik güneş ve ay takvimi, ilk pusulalar, en gelişmiş güneş saatleri, çağının en gelişmiş askerî topları, ilk tüfekler ve 14. yüzyılda yapılmış dünyanın ilk tankı gibi astronomi, coğrafya, deniz bilimleri, saat teknolojisi, geometri, optik, tababet, kimya, maden, fizik, savaş teknolojisi ve mimari dallarında eser ve aletler yer alıyormuş. Bu eserler, İslam dünyasının bilimdeki seviyesini görmek açısından çok önemli. Zira Müslümanların doğa bilimleri, matematik, astronomi, fizik, kimya, coğrafya, jeoloji alanlarındaki hizmetlerini neredeyse kimse bilmiyor. Oysa Müslümanlar dünya sahnesine çıktıkları ilk on yıldan itibaren diğer medeniyetlerde görülmedik bir hızla bilimsel gelişmelere katkıda bulunmuş. Birçok modern bilim, bugün bilinenin aksine yüz-iki yüzyıl öncesine değil, 9 ile 16. yüzyıllarda yaşamış İslam bilginlerine dayanıyor. Kurulacak müze, gizli kalan bir medeniyeti günümüz insanının gündemine taşıması açısından büyük önem taşıyor.


Müzenin teşhir ve tanzim çalışmalarını gerçekleştiren ise Frankfurt Üniversitesi Arap-İslam Bilimleri Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Fuat Sezgin.


Epey önce bu çalışmadan haberdar olduğumda projenin başında Fuat Hoca’nın bulunduğunu duyunca çok sevinmiştim.


Fuat Sezgin Hoca 1960 ihtilalinden sonra, 147′liklerden biri olarak üniversiteden atılmış ve Almanya’ya yerleşerek orada profesör olmuş çok değerli bir bilim adamımız. 1954 yılından beri İslam Bilim ve Medeniyet Tarihi ile ilgileniyor. 1981′den beri kuruculuğunu yaptığı Frankfurt Goethe Üniversitesi Arap-İslam Bilimi Tarihi Enstitüsü’nde çalışıyor. Fuat Sezgin Hoca’nın elyazması eserlerde bularak yeniden imal ettirdiği 800 adet unutulmuş alet ve makine de aynı enstitüde yer alan müzede sergileniyor.


Fuat Sezgin Hoca’nın bu ilgisi nereden ileri geliyor? Sezgin Hoca bir makalede belirtildiğine göre İslam medeniyetine ilişkin bu ilgisinin nedenini şöyle anlatıyor:


Benim mensub olduğum bir ilim, kültür ve medeniyet dünyası var, bizler köksüz ve sahipsiz değiliz. Çok derinlere inen sağlam bir medeniyete beşiklik etmişiz. Fakat yüzyıllardır bu medeniyetin görmezden gelindiğini, hakkının yenildiğini, tahkir edilip, bütün yaptıklarının da elinden alındığını ve ona zulmedildiğini gördüm. İslâm medeniyetinin bu göz kamaştıran birikimini ve dünya bilimine yaptığı büyük katkıları, bunun farkında olmayan dünyaya tanıtmayı gâye ittihaz ettim. Bu gayretimin bir kısmı sadece bilim dünyasına hizmet için, ama diğer çok mühim bir gâyesi ise koskoca bir İslâm âleminin yitirmiş olduğu kendine hürmeti, güveni ve insanlık tarihindeki yerini hatırlatarak, kaybettiklerini iade etmektir.


Fuat Sezgin Hoca’nın çalışmaları neticesinde ortaya beş ciltlik “İslâm’da Bilim ve Teknoloji” adlı bir eser çıkıyor. 2003 yılında Almanca ve 2004 yılında da Fransızca basılan eser nihayet 2007 yılında Türkçe’ye çevrildi. Mutlaka kütüphanelerimizde yeralmalı. (Fuat Sezgin Hoca’nın çalışmaları ve “İslam medeniyeti” üzerine Prof.Dr. İrfan Yılmaz’ın güzel bir makalesi var. Hoca hakkında kısmen de olsa bir fikir verebilir.)


Fuat Hoca’nıni geçen yıl Malezya Teknik Üniversitesi’nce kendisine fahri doktora ünvanı verilmesi sırasında yaptığı konuşması Zaman’da yorum olarak yayımlanmıştı.


Son derece önemli noktalara temas eden Fuat Sezgin’in konuşma metnini mutlaka okumanızı öneririm. Yazının tamamı okunmalı – uzun değil merak etmeyin- ama ben bir kısmını alıntılayıp üzerine birşeyler söylemek istiyorum:


“16. yüzyılın sonlarına doğru İslam dünyasındaki bilimler yaratıcılıklarını kaybedip, Avrupalılar öncü rolünü üstlendiğinde, ne Müslümanlar yeni dönemin ortaya çıkışındaki kendi rolleri hakkında bir bilgi sahibiydiler, ne de Avrupalılar öncülük konumuna nasıl ve nereden geldiklerini bilecek durumdaydılar. Bunun üzerinden yaklaşık iki asır geçtikten sonra bazıları, Avrupa’daki bu gelişmeyi doğrudan doğruya eski Yunan’la irtibatlandıran ve Arap-İslam kültür çevresinin sekiz asırlık yaratıcı dönemini görmezden gelen, gerçeklere aykırı bir Rönesans tanımına ulaştılar.


Tam bu yanlış değerlendirmenin neredeyse bir konsensus kesinliği kazanmaya başladığı dönemde, birtakım Avrupalı âlimler Arap-İslam bilimleriyle meşgul olmaya ve onun değerini takdir etmeye yöneldiler. Hatta 18. yüzyılın sonlarına doğru ve 19. yüzyılın başlarında, bilimlerin ulaştıkları mevki bakımından Arap-İslam kültür çevresinin önemini savunan bir hümanistler grubu gelişmişti. Bu grubun en meşhur siması Johann Wolfgang Goethe idi. Arap-İslam kültür çevresinin bilimler tarihindeki başarılarıyla tanışma süreci için paha biçilmez bir gelişme, Ernest Renan, Jean-Jacques Sédillot, oğlu Amélie Sédillot, Joseph-Toussaint Reinaud ve Franz Woepcke gibi Avrupalı Arabistlerden oluşan bir grubun 19. yüzyılın ilk yarısında Paris’te Bibliothèque Nationale’deki Arap el yazmalarının önemli bir kısmını incelemeleridir. Bu âlimlerin felsefe, astronomi, matematik ve coğrafya alanlarında ulaştıkları sonuçlar, bilimler tarihiyle ilgili pek çok çağdaşlarını hayrete düşürmüştü.


[…]


Bilimler tarihi yazımı sahası Batılı dünya için bir lüks gibi görünebilir. Ama aynı şey İslam dünyası için büyük bir önemi haizdir. Yaratıcı geçmişini bilmek, bilinç (üstünlük duygusuna kapılmadan) ve bireyin yetkinliğine güven temin edecektir.


[…]


Burada özellikle vurgulamak isterim ki, bütün bu çabalarımızda ve ulaştığımız sonuçlarda “biz bulduk” heyecanı ile değil, bilakis, -özellikle Arap-İslam kültür çevresi söz konusu olduğunda tashihe muhtaç olan- insanlık bilim tarihinin bütünlüğü inancıyla hareket ediyoruz. Bu anlamda, bu bilimlerin son yüzyıllarda Avrupa’da başlayan safhasını yabancı tanımıyor, tam aksine, Arap-İslam dünyasında gerçekleştirilmiş olan gelişimin bir devamı olarak tanıyoruz. Şimdi ise Müslümanlar bir yabancılık duygusuna kapılmadan bu kültür çevresinin başarılarından o denli çok şey öğrenmeli ve almalıdır ki, sonunda kendi emekleriyle ona katkıda bulunsunlar.”


Bilenler zaten İslam Medeniyeti’nin tarihsel gelişimini ve insanlığa katkılarını biliyor.


Burada İslam’ın parlak geçmişinden bahsetmek geçmişe öykünmek değil. Bazıları bunu böyle algılıyor ve tepki gösteriyor.


Medeniyetler dönüşüm geçirirler, birbirlerinden etkilenirler. Eski Yunan medeniyeti, Doğu medeniyetlerinden; Hind, İskenderiye, Mısır medeniyet havzalarından etkilenmiştir.


İslam medeniyeti, yine İskenderiye, Mısır, Hind, Çin ve Eski Yunan medeniyetlerinden etkilenmiş, aldığı bilgileri dönüştürmüş üzerine birçok ilaveler yapmış hem düşüncede hem bilgide/teknolojide özgün fikir ve yapılar ortaya çıkartmıştır.


Batı medeniyeti de İslam’dan çok büyük ölçüde etkilenmiş aldığı temellerin üzerine özgün ilaveler yapmıştır. İnsanlığın ilmi mirası kuşaktan kuşağa, medeniyetten medeniyete geçer.


Fakat gelinen noktada Batının düşünce/medeniyet tarihinde kendini merkeze aldığı ve çok ketum davrandığı da açıktır. Bugün Batı düşüncesi, felsefeyi kendisinden yani, Eski Yunan’dan başlatır ama bu kesinlikle yanlıştır. Eski Yunan ile Aydınlanma dediğimiz dönem arasında birbirinden kopuk uzun yüzyıllar vardır. Görmezden gelinen bu uzun dönem İslam Medeniyeti’nin en ihtişamlı zamanlarını oluşturur.


Ayrıca ne Eski Yunan fanusta doğan homojen bir havza, ne de abartıldığı kadar orjinal ve maddeci yapıda bir ekol değildir. Yine bilenler bilir ki Eski Yunan filozoflarının yaşadığı yıllarda Doğu’da, Mısır ve İskenderiye’de tahsil görmeyen hakimlere (filozoflara) yetişmiş, bilge gözüyle bakılmazdı.


Batı merkeziyetçiliğinin bu çarpıklığı tarihsel çağların sınıflandırılması için de geçerli.


Dünya tarihi sınıflandırmasında sürekli kullanılan “Ortaçağ” kimin ortaçağı? İslam dünyasının mı, Hind’in mi, Çin’in mi yoksa Avrupa’nın mı?


Bütün bunlar tarihe, bilime düşünceye Batı merkezli bir bakış açısının ürünü.


Fakat gerçek böyle değil.


Bu tür şeylerin bilinmesi pozitivist bir ezber olan “İslam(din) sizi/bizi geri bıraktı” söyleminin yanlışlığının gösterilmesi için önemli. Fuat Hoca’nın da dediği gibi yaratıcı geçmişi bilmek, bilinç ve bireyin yetkinliğine güvenmek burada önemli olan.


Bunun dışında da kimse “yaa ne güzel, su pompasını, dünyanın ilk tankını biz yapmışız, haritalar çizmişiz, tıpta müthiş ilerlemişiz, astronomide, matematikte, felsefede çığır açmışız, hadi bunlara bakıp esinlenerek yeniden birşeyler yapalım” dediği yok.


Medeniyetin şu anda geldiği nokta ortada. Birşeyler yapılacaksa mevcudun üzerinden yapılacak.


İslam Bilim Tarihi’nin önemine vurgu yapan müze, konferans kitap vb. her türlü girişim, geçmişimize dair hakkaniyetli bir resim çizme çabası ve üzerimize yapıştırılmış yaftalardan ve aşağılık komplekslerinden kurtulmamız için psikolojik seanslar bana göre.


Ve bu yüzden de bu çabaları çok önemli buluyorum.


 


Bu makale daha önce www.derindusunce.org sitesinde de yayınlanmıştır.

Bir cevap yazın