Propaganda Filmlerinin Bir Prototipi olarak Arabistanlı Lawrence (Enver Gülşen)

Tarih: 03/09/2009   /   Toplam Yorum 3   / Yazar Adı:      /   Okunma 17263

Enver Gülşen, “Savaş ve Sinema” yazılarının ikincisinde David Lean'in yönettiği, Peter O'Toole, Alec Guinnes ve Anthony Quinn'in başrolünü oynadığı 1962 yapımı Lawrence of Arabia ( Arabistanlı Lawrence) adlı filmi değerlendiriyor. Bildiğimiz gibi Arabistanlı Lawrence, 1.Dünya Savaşı sırasında Arabistan yarımadasında, İngiliz subayı bir casusun Arapları Osmanlılara karşı kışkırtmasını konu edinmekte. Gülşen tipik propaganda filmlerinde olduğu gibi bu filmde de öncelikle bir kahraman üretildiğini, bu kahramanın kendi kişiliğinde yönetmenin (ve elbette yönetmene o kadar büyük bütçeli film yaptırmış olanların) fikirlerinin yapılandırıldığı merkez olduğunu, bu kahramanın kendisine de propagandanın gerektirdiği her türlü kodun yüklendiğini yazıyor. “.... Milliyetçilikleri azdırarak böl-parçala-yönet tavrını günümüzde dahi başat unsur olarak kullanan, uzun yüzyıllar birlikte yaşamış insanların ortak yönlerini unutturup, birbirlerine karşıt yönlerini cilalayan ve keskinleştiren propagandanın olmazsa olmazı olan Hollywood sinemasının bu yapıtı bu açıdan sonraki filmlerin de tam bir şablonu olmaktadır. Bir başyapıt mıdır? Benim için büyük bütçeli bir propaganda filmidir. Ne sinematografi olarak, ne hikâye olarak pek bir anlamı olmayan, ama çok başarılı bir propaganda filmi… Film sanatının ahlaksızlığa, tek yanlılığa ve sömürgeciliğe nasıl araç kılındığı görülmek isteniyorsa mutlaka izlenmeli.”

 

Sinema tarihinde çok önemli olduğu halde göz ardı edilmiş çok film olduğu gibi, haddinden fazla değer görmüş oldukça fazla film vardır. Adeta babadan oğla geçen bir miras gibi, hepimize, bazı filmlerin “klasik” olduğu ve başyapıt değeri görmesi gerektiği enjekte edilir. Sinema endüstrisine yazar, eleştirmen veya başka şekilde hizmet edenlerin kıta sahanlığıdır adeta bu filmler. Bu filmler aracılığıyla seyircide iktidar kurulur. Sizden, bu filmlerin iyi filmler olduğuna kayıtsız şartsız kesin bir itaat isterler. Elbette sinema zevki ve bilgisi sınırlı insanlar arasında bu iktidarın kurulması çok kolaydır. Ancak, her “klasik” denen filmin klasik olmadığını ve her başyapıt diye adlandırılanın başyapıt olmayabileceğini, kendi incelmiş zevkinin eşliğinde anlayabilen bir sinefil için, bu tip iktidar girişimleri çok anlam ifade etmezler. O sinefiller bilirler ki sinemanın en iyi filmlerinden olduğu fikriyle dayatılan çoğu film, aslında bambaşka faktörlerin devreye girmesi, bambaşka aktörlerin katalizörlüğü ile bu ilgiye mazhar görülürler. Ancak çoğu zaman bu tür filmler dışarıdaki parlak ambalajlarının altında kocaman bir hiçtirler.

Sinema tarihinin en iyi filmlerini sıralayan ve çoğunluğunu Hollywood filmlerinin aldığı listelere baktığımızda, bir filmin mütemadiyen en iyiler arasında gösterildiğini görürüz. Çoğu zaman ilk 50 film arasına, bazen de ilk 10 arasına sokulan, sözünü ettiğim bu film David Lean’in 1962 yapımı “Lawrence of Arabia- Arabistanlı Lawrence” filmidir. Sorgulamayan, ama “sinema uzmanlarına” itaat eden birisiyseniz bu filmi ilk izleyişinizde siz de benzer bir etkiye kapılabilirsiniz. Üç buçuk saati aşkın, çok zengin bir aktör ve figüran kadrosuyla çekilmiş ve çok pahalıya mal olmuş böyle bir filmin başyapıt olduğuna ikna olmanız hiç de zor olmaz. Aslında sinema endüstrisinin Hollywood öncülüğünde sinema sanatını iğdiş eden hükümranlığı böyle bir algıyı (körlüğünü) yaratmayı amaçlar. Bu hükümranlık, bu tip filmler aracılığıyla bir tür algı prototipi yaratıp, o prototipi küçük değişikliklerle tepe tepe kullanmak ve kendi endüstrilerine dayanak kılmaya zemin hazırlamak demektir aynı zamanda.

“Arabistanlı Lawrence” nasıl bir algı körlüğü, ya da daha doğru bir söylenişle nasıl bir algı prototipi yaratmaktadır? Bu konuyu derinlemesine ele almadan önce “Arabistanlı Lawrence” benzeri epik filmlerin özelliklerini ele almamız gereklidir.

Hollywood yapımı filmlerin en önemli özelliği klasik hikâye anlatımına ve Aristocu dramatik yapıya sonuna kadar itaat etmeleridir. Hollywood’un epik filmlerinin de bu dramatik yapıdan sıyrıldıkları söylenemez. Bu yapı, seyirciyle kurulan ilişkinin tek taraflı olması demektir aynı zamanda. Film, yöntemi itibariyle gerçek hayata, onu taklit ederek bir ayna tutmayı amaçlar. Ancak tutulan bu ayna yüzeysel bir taklit olduğu için hayatın kendisine nüfuz etmekten çok seyircinin algısına despotik bir müdahalede bulunur. Sinematografisi de bu tür bir tek yönlülüğe ve alternatifsiz tek anlamlılığa uygun bir biçimi benimser.

Arabistanlı Lawrence filmi, klasik hikâye anlatımının kurallarına sonuna kadar uyan bir filmdir. Zaten yönetmen David Lean (aslen İngiliz’dir) de çok büyük bütçeli klasik yapılı filmlerin vasat yönetmeni olarak tanımlanabilir rahatlıkla. Filmin hikâyeyi ele alış biçimi, film ortamının hikâyenin paralelinde ve hikâyeye yardımcı bir ortam olarak bulunması şeklinde olur. Ana amaç, hikâyenin anlatılması ve bu hikâyenin başka anlama imkânlarına izin vermeyecek şekilde tek bir amaca yönelik bir zemini ortaya çıkarmasıdır. Bu zeminin ortaya çıkması Hollywood film endüstrisi için hayati bir önem arz eder. Zira Hollywood’un en büyük sponsorları Amerikan ve İngiliz devletleri, dolayısıyla resmi tarih anlayışlarını tekellerinde bulunduran güçlerdir. Bu şekilde, filmler bir tür algıda tekçiliğe ve bu yöntem aracılıyla da propagandaya hizmet ederler. Hele söz konusu olan tarihi filmler veya savaş filmleri olduğunda, filmin bu yönü her zamankinden çok daha belirgin hale gelir.

Peki, film içinde tek anlamlılığı nasıl beceriyor Hollywood yapımı bu filmler? Öncelikle dramatik yapıyı ve geleneksel hikâye anlatım kalıplarını bozmadan kullanarak! Sinematografi, kameranın, çok anlamlılığı veya seyircinin, filmin içerisine girip kendi anlamını seçebileceği bir yapıyı bertaraf edebilecek şekilde despotik kullanılır. Kurgu önemli bir algı-seçme yöntemi olarak bu tip filmlerde öne çıkar. Alan derinliği sadece manzaralara “güzellik katmakta” kullanılırken, anlamla ilişkiyi yaratabilmek anlamında neredeyse hiç kullanılmaz. Tek odaklı bir çerçeve vardır ve o odaktan alıp alabileceğiniz yönetmenin sizin anlamınızı istediği şeydir!

Bütün bu girizgâh “Arabistanlı Lawrence” filminin, hangi yönleriyle bir tür “propaganda filmleri prototipi” olduğunun daha iyi anlaşılması içindir. Zira bu film sadece hikâyesiyle değil, hikâyesini ele alış biçimiyle ve sinematografisiyle de tek anlamlı bir propaganda filmidir. Arabistanlı Lawrence filminden önce de bu tip çok film çekilmiş olsa da, Hollywood’un, özellikle büyük bütçeli yapıtlarından propaganda içeriğinin önemi yüksek olanlarının şablonu gibidir bu film.

Tarihsel olayların aktarımında sinema sanatının bu şekilde bir propaganda aracı olarak kullanılması, bu filmlere verilen başyapıt payesiyle birlikte çok etkin bir silah haline gelebilmektedir. Bu tip filmler benim “merkezkaç” adını verdiğim, anlamı her daim yeniden üreten ve bu yüzden de anlamın çok yönlülüğüne imkân veren filmlerin tam tersi olarak “merkezci” filmlerdir. Anlam hep belirlenen bir merkez içine akar ve orada şekillenir. Yönetmen o merkezi sizin için belirlemiştir ve sizin bu konuda yapabileceğiniz şey, yönetmenin merkezine doğru akan filmi hayranlık içinde ve “kapılarak” izlemenizdir. Adeta kafanıza yönetmenin fikirleri şırınga edilir.

Arabistanlı Lawrence, 1.Dünya Savaşı sırasında Arabistan yarımadasında, İngiliz subayı bir casusun Arapları Osmanlılara karşı kışkırtmasını konu edinir. Tabii ki konunun ele alınış biçimi, o konuyu benim tanımladığım şekliyle olmaz. Tipik propaganda filmlerinde olduğu gibi bu filmde de öncelikle bir kahraman üretilmelidir. Bu kahraman, kendi kişiliğinde yönetmenin (ve elbette yönetmene o kadar büyük bütçeli film yaptırmış olanların) merkezi fikirlerinin yapılandırıldığı merkez demektir aynı zamanda. Kahraman figürü, seyircinin kendisini onun yerine koyup filme kendini kaptırması ve filmin mesajının içselleştirilmesi için gereklidir. Artık o kahraman figürüne propagandanın gerektirdiği her türlü kod yüklenir.

Kahramanımız kendisini Arapların “özgürlüğüne” adamış bir şahsiyettir. Zira Osmanlı zorbalığında (filmde bu Türk zorbalığı olarak geçer hep) özgür olamayan Arapların bunu kendilerinin akıl edebilmelerinin imkânı yoktur. Kahramana Fransız ihtilâli sonrası Batılı fikirlerin hepsi yüklenir. Milliyetçi akımlar, özgürlük yanlısı hareketler olarak yine özgürlük savaşçısı İngilizler tarafında desteklenir. Aslında kendilerini hep bir kabilenin mensubu olarak tanımlayan Arapların, tek bir Arap milleti olduklarını anlamaları Lawrence’ın onların içindeki cevheri ortaya çıkarması ile mümkün olabilmiştir ancak!

Çok yönlü anlamaya imkân veren epik bir film ile Hollywood despotik propaganda filmleri arasında çok bariz bazı farklar vardır. Her ikisinin de aynı konuyu ele aldığını düşündüğümüzde dahi, propagandanın mutlaka kendini ele veren bazı görünümleri vardır. Bu görünümlerden bir tanesi filmin içerisine yerleştirilmiş merkezi kahraman yapısının cilalanmasıdır. Arabistanlı Lawrence filminde bu yönde dikkat çeken birkaç noktayı örneklemek bu açıdan önemli olabilir.

Arap kabilelerinin bazıları Prens Faysal emrinde Türklere karşı bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi vermektedir. Ancak akıllarına, bu parlak İngiliz subayının buluşlarının hiçbirisi gelmez. Tam anlamıyla bir oryantalizmin hüküm sürdüğü bu anlayış, Arap bağımsızlığını anlatmayı denerken bile Arapların çok ciddi bir şekilde aşağılandığı bir yapıyı görünür kılar aslında. Akabe’ye gidecek olan çölü aşmak cesaretini sadece Lawrence gösterir. Bir ara elli kişilik ekipten iki tanesi çölde kaybolur. Kafilenin lideri olan Arap prensi dâhil bütün Araplar kaybolanlar için artık her şeyin bittiğini, bir daha geri dönülemeyeceğini, zira artık “yazılmış olanın yazılmış olduğunu” söylerler. İşte bu söz, filmin propaganda merkezidir adeta! Araplar dinlerinin anlayışı (ya da yanlış anlayışı) sonucu bu tip bir kadercilikten dolayı “özgürlüklerine” ulaşamamıştır. Ama bir İngiliz, kendi canı pahasına çölde kalan bu iki kişiyi (Araptır bunlar) kurtarıp geri getirmeyi becerebilmiştir. Bu sahnede, Yeşilçam filmlerinde gördüğümüzde midemizin bulandığı, ama nedense başyapıt olduğuna ikna edildiğimiz Hollywood filmlerinde görünce gözlerimizi yaşartan tür sözlerden birisi edilir. Lawrence tüm Arap tarihini değiştirecek bir söz söyler: “Hiçbir şey yazılmamıştır. Herkes kendi yazısını kendisi yazar!” Bu, filmin içinde, ancak bir İngiliz’in doğru kavrayışı ortaya koyabildiği bir propaganda merkezi olarak hayati önem arz eder. Zira artık filmdeki bütün sahneler bu sahnenin bir yeniden çekimi gibidir. Ayrı kabileler halinde köle olmuş Araplara “özgürlüğünü” ancak özgürlükten anlayan bir İngiliz verebilir.

Bu tip propaganda filmlerinde dikkat çeken bir unsur daha vardır. Genelde Yeşilçam filmlerinde, mesela Malkoçoğlu, Battal Gazi gibi filmlerde dikkatimizi çektiğinde dalga geçtiğimiz, ama nedense bu anlayışların prototipinin Hollywood filmleri olduğunu göremediğimiz bir şeydir bu! “Öteki” ya da “düşman”, yapılabilecek bütün incelikli yontmalarla çirkinleştirilir. Arabistanlı Lawrence filminde de filmin ötekisi olan Türkler her türden işkenceyi yapabilen birer barbardırlar. Aslında Araplar da tam da İngiliz sömürgeciliğine yakışır bir incelikte barbar ilan edilir; ama bunun yöntemi ile Türklere yapılan arasında mahiyet farkı vardır. Bir Türk generaline esir düşen Lawrence’ın uğradığı işkence ve Türk generalinin ilk aklına gelenin Lawrence’a tecavüz etmek olması (çünkü Türk generali Lawrence gibi farklı ve asil yüzler görmüyordur çevresinde!) , gerçekten filmin en can alıcı noktalarından birisi olarak dikkat çeker. Zira bu sahnede, Türk askerler de olabilecek bütün hain-vahşi tutumlarını takınırlar. Yani film “mutlak öteki” olan Türkleri hiç incelmeye bile gerek duymadan çirkinleştirirken, Araplar için biraz daha rafine yöntemler kurgular!

Anlamak değil, ama kendi anlayışının dayatılması olarak tanımlanabilecek sömürgeci mantığın en rafine yöntemlerini sergileyen film, Lawrence’ın (ve elbette İngiliz sömürgeciliğinin) kendi fikirlerini evrensel olarak dayatan yöntemini de gözlerden gizleyemiyor. Nitekim filmde özgürlük için savaşan (Arapların özgürlüğü için) Lawrence, Türk generalin tecavüzü sonucu çıldırmış ve büyük katliamlar yapmıştır. İşte burada rafine propaganda ortaya çıkar: Buraya kadar İngilizlerin sömürge kolu olarak büyük iş yapan Lawrence ile İngiliz aristokrat askerleri arasında bağ kopar. Zira İngiliz askerleri asla katliamlara ve “barbarlığa” prim vermezler! Filmde verilen mesaj nihai olarak şudur: Araplaşan Lawrence sonunda onlar kadar barbar olarak katliamlar yapabilecek hale gelmiştir! İşte kahraman figürünün “ölümü” de burada ayrı bir propaganda unsuru olarak önem kazanır. Merkez tek bir kahramandan, tüm bir İngiltere’ye kaymış ve görev başarı ile sonuçlanmıştır!

Hollywood sinemasının, Amerikan ve İngiliz sömürgeci tutumlarının propaganda kollarından olduğunu düşünürsek aslında şaşıracak bir şey yok. Milliyetçilikleri azdırarak böl-parçala-yönet tavrını günümüzde dahi başat unsur olarak kullanan, uzun yüzyıllar birlikte yaşamış insanların ortak yönlerini unutturup, birbirlerine karşıt yönlerini cilalayan ve keskinleştiren propagandanın olmazsa olmazı olan Hollywood sinemasının bu yapıtı bu açıdan sonraki filmlerin de tam bir şablonu olmaktadır. Bir başyapıt mıdır? Benim için büyük bütçeli bir propaganda filmidir. Ne sinematografi olarak, ne hikâye olarak pek bir anlamı olmayan, ama çok başarılı bir propaganda filmi… Film sanatının ahlaksızlığa, tek yanlılığa ve sömürgeciliğe nasıl araç kılındığı görülmek isteniyorsa mutlaka izlenmeli.


  17263 defa Görüntülendi.

**********************

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri Tuncay Yılmazer'in benimsediği anlamına gelmez. Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederiz.

**********************

Makaleye Yorum Ekle

 

YORUMLAR

KATEGORİDEKİ DİĞER BAŞLIKLAR

21/02/2013 - 10:46 Muhteşem Yüzyıl Tartışmaları ( Enver Gülşen )

21/10/2012 - 16:58 'Çanakkale Geçilmez' Ama Böyle de Çekilmez (Uğur Vardan)

17/02/2012 - 11:15 Fetih 1453 te İstanbul Kuşatmasıyla İlgili Bilgilerimiz Altüst Edilmiş (Erhan Afyoncu)

14/01/2011 - 00:14 "Hür Adam" ve Maneviyatçı Sinema Üzerine (Enver Gülşen)

21/07/2010 - 19:09 Ari Folman'ın Beşir'le Vals filmi üzerine... (Enver Gülşen)

22/04/2010 - 21:08 Bir Hollywood Yanılsaması: "The Hurt Locker" (Enver Gülşen)

03/09/2009 - 16:02 Propaganda Filmlerinin Bir Prototipi olarak Arabistanlı Lawrence (Enver Gülşen)

21/05/2009 - 14:02 Enver Gülşen’le “Savaş ve Sinema” Yazıları-1 “Büyük Aldanış” Yön: Jean Renoir (1937)

30/04/2009 - 18:55 Enver Gülşen'le Savaş ve Sinema Üzerine... ( Tuncay Yılmazer )