GELİBOLU’YU ANLAMAK

Fatih in Müjdelenen Şehri -Önder Kaya

 İstanbul, kurulduğu andan itibaren hep arzulana gelen bir kent olmuştur. Makedonlar, Avarlar, Gotlar, Peçenekler, Latinler, Araplar, Osmanlılar kenti çeşitli defalar kuşatmışlarsa da, sadece iki kez muhkem surlar yabancı istilasına izin vermiştir. İlki,1204’de gerçekleşen ve yarım asırlık bir ömrü olan Latin işgalidir. İşgalciler, bu süre içinde kentin zenginliklerini yağmalamış ve şehre neredeyse hiçbir katkıda bulunmamışlardır. Öyle ki, Bizanslılar başkentlerini geri aldıkları 1261’den, tekrar yitirecekleri 1453’e kadar bu işgalin getirdiği yıkımı düzeltmekle uğraşmışlardır.


1453’deki Osmanlı ordularının şehre girişi ise bambaşka bir devrin habercisidir. İstanbul’un en büyük şansı, kendisini fetheden fatihin, Osmanlı padişahları içinde en özel hükümdar olmasıdır. Şehrin taşıdığı önemi idrak eden genç sultan, gerekli düzenlemeleri yaptıktan sonra İstanbul’u yeni payitahtı olarak ilan eder. Fatih, bir anlamda şehrin ikinci kurucusudur. İlk kurucusu olarak kabul gören Büyük Konstantin, kendi adını verdiği şehri forumlarla, anıtlarla, kiliselerle donatırken, 2. Mehmet de hizmetindeki devlet adamlarını şehrin belli bölgelerinde külliye  inşa etmek ve buraları şenlendirmekle vazifelendirecektir. Büyük Konstantin ve halefleri şehri kiliselerle donatırken, Fatih ve takipçileri de aynı şehrin siluetine İslam dünyasının en görkemli camilerinden bazılarını kazandıracaktır. Bizanslılara göre kent, Hz. Meryem ve İsa’nın koruması altında iken, Osmanlılar nezdinde ise Hz. Muhammed’in İslam’ın mutlak galebesinin bir nişanı olarak müjdelediği mekandır. Biraz da bu amaçla camiye çevrilir Ayasofya. Ve yine biraz da bu amaçla inşa ettirir 1. Ahmet, Ayasofya’nın tam karşısına, adeta meydan okurcasına altı minaresi ve mavi çinileri ile ünlü Sultan Ahmet camisini.


Ayaklanmalar, işgaller ve yangınlar sonrasında harabe haline gelen Konstantinopolis’i ihya eden Justinyanus’a, 8. Mihael’e, Osmanlı İstanbul’u 2. Bayezid ile 3. Mustafa ile cevap verir. Kentin imarında önemli roller oynayan imparatoriçe Teodora’nın, İrene’nin, Zoe’nin, Pulkeria’nın mirasını Osmanlı hanım sultanlarından Hürrem, Nurbanu, Hatice Turhan, Gülnuş Emetullah valide sultanlar devam ettirir. Bizans’ın İstanbul’u İtalyan, Rus, Arap tacirleri çekerken, Osmanlı İstanbul’u biraz da Akdeniz hakimiyetinin verdiği güçle yeniçağın başlarında dünya ticaretinin en gözde limanlarından birisi olur. İmparatorluk sınırları genişledikçe içindeki insan çeşitliliği de o kadar büyür. Klasik üç gayrimüslim cemaat olan Rum, Yahudi, Ermeni cemaatlerinden başka Bulgarlar, Polonyalılar, Karay Yahudileri, Ortodoks Karamanlılar, Şii Acemler, Buharalılar, Hintliler de kendi yaşam alanlarını oluştururlar. Sadece yaşam alanlarını oluşturmakla kalmaz, şehre ve Osmanlı imparatorluğuna bu çalışma da göreceğiniz gibi önemli katkılarda bulunurlar. Balat, Samatya, Langa, Tarabya, Bakırköy, Üsküdar, Kalamış semtlerinin isimleri hep Rumca’dan gelir. Hatta şehrin Konstantinopolis diye anılmasına kızarız da, bu isim yerine yine Rumca’dan gelen İstanbul’u kullanmadan edemeyiz.  


Bazı semtleri ilim mahfillerinin toplanma yeri, bazı semtleri ise sanatçıların yaşam alanı olur. Sadece İstanbullu sanatçılar değil, yabancı sanat erbabı da şehre meftun olur. Belki de bundan dolayı Pier Loti, İstanbul’a her gelişinde şehrin farklı bir Müslüman mahallesinde kalmayı tercih eder, Claude Farrer bu şehre ve bu şehrin insanlarına olan sevgisinden dolayı I. Dünya savaşı sırasında kendi ülkesini eleştirir ve çok sevdiği bahriyeli üniformasından mahrum bırakılır. Kendi ülkesinde aradığı huzuru bulamayan Kont de Bonneval, fırtınalı yaşamından yorgun düşen vücudunu Galata mevlevihanesinin hamuşanında dinlendirirken, Napolyon’un bandocusu Guisseppe Donizetti Harbiye’deki Saint Esprit Katedralinin kollarına bırakır kendini. Karı dırdırından öldüğünü taşa kazıtan Halil Ağa’dan, akşamcıların evliyası Bekri Mustafa’ya kadar son uykusuna çekilen daha nice renkli simalar vardır bu efsaneler kentinde. Hatta Sultan Genç Osman’ın çok sevdiği atı için bile zarif bir mezar taşı diktirilir şehrin sinesine.    


Elinizdeki kitap bir İstanbul tarihi değildir. Sadece yukarıda kısaca değindiğimiz şehre ait zenginliklerin ve güzelliklerin elverdiğince makaleler bazında derlenme çalışmasıdır. 3 Devirde İstanbul üçlemesinin ikinci kitabıdır. Türkiye nüfusunun dörtte birini bünyesinde barındıran ve gittikçe büyüyen, büyüdükçe de zenginliklerini yitiren bu kente olan duyarlılığı bir nebze olsun arttırabilirse, şehri pazarlamak yerine özümsemeye çalışan ufak da olsa bir kitlenin oluşuna hizmet ederse amacına ulaşmış sayılır.          


 


 


 


 


 


 

7.701 okunma

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir