Çanakkale’nin Meş’ um Günü: 19 Mayıs Taarruzu Nasıl Planlandı? Niçin Başarısız Oldu? ( Muzaffer Albayrak )

25
Nisan çıkarmalarının ilk beş günlük “buhran” dönemi atlatılmış,
karaya çıkan düşmanın ilerlemesi Türk askerinin kanı pahasına durdurulmuştu.

Mayıs
ayı başından itibaren cepheye yetiştirilen takviye kuvvetlerle karşı taarruzlar
başlamış, Seddülbahir ve Arıburnu cephelerinde yapılan gece taarruzlarıyla
düşmanın denize dökülmesi hedeflenmiş ancak elde edilen sonuç, kaybedilen
binlerce Mehmetciğe nispetle son derece kıymetsiz olmuştu.

Bilhassa
Arıburnu cephesinde düşmanın denize bakan yamaçlarda mahkum bir vaziyete düşürülmesi,
İstanbul’daki Başkomutanlık karargahına “düşmanın
kahredildiği”
, “denize
döküldüğü”
, “bire kadar
kırıldığı”
gibi ibareler içeren abartılı raporlarla bildirilmekteydi. 5.
Ordu Komutanı Liman von Sanders, Enver Paşa’nın hoşuna gidecek tarzda iyimser
raporlarında; bir kısım düşmanın denize döküldüğü, diğerlerinin de neredeyse
denize dökülüp yok edileceği anlatılıyordu[1].

Dolayısıyla
cephedeki durumdan, bu raporlar vasıtasıyla haberdar olan Başkomutanlık’ta
taarruz fikri ağırlık kazanıyor, bir an evvel düşmanın denize dökülmesi için
hücumda ısrarcı oluyordu.

Enver
Paşa 4 Mayıs tarihli emrinde; “Askeri
ve siyasi sebeplerle Gelibolu Yarımadası’nda kesin sonucun bir an önce elde
edilmesini olağanüstü önemde görüyorum”
diyerek, istendiği takdirde
takviye kuvvet gönderebileceğini belirtiyordu[2].

Halbuki
vaziyet hiç de o derece parlak değildi. Evet, düşmanın ilerlemesi, çok pahalıya
mal olmasına rağmen durdurulmuş, ancak denize dökülememişti. Her iki cephede
düşman kuvvetli bir şekilde köprübaşı tutup ileriye doğru kazandığı araziye
gömülüp sağlam tahkimat kurmuştu. Gerisindeki donanmanın sağladığı öldürücü
ateş himayesinde, Mayıs ayının ilk haftası içinde gerçekleşen Türk
taarruzlarını bertaraf etmişti.

Mayısın
ilk günlerinde yapılan gece hücumlarında verilen ağır zayiat sebebiyle artık
taarruz yerine savunmada kalıp düşmanın taarruzunu beklemek gerektiği fikri
bazı komutanlar tarafından dile getirilmeye başlanmıştı.

5.
Ordu Kurmay Başkanı Albay Kazım Bey bu subaylardan biriydi ve 4 Mayıs’ta Enver
Paşa’ya gönderdiği, şahsi görüşlerini içeren yazısında; “Rica ederim, dokuz günden beri arka arkaya yapılan hücumlara
artık bir son verilsin”
diyerek şöyle bitiriyordu; “Ordunun bir süre için savunmada
kalması ve bu suretle bulacağı fırsatlar içerisinde dinlenmesini ve kendisine
çeki düzen vermesini onaylayıp emir buyurmanızı arz ederim”
[3].

Ancak
Liman Paşa, kurmay başkanının bu feryadını duymazdan gelerek 5 Mayıs’ta Enver
Paşa’ya; yeni bir tümenin cepheye gelmesiyle Arıburnu bölgesinde kesin sonucun
sağlanacağını bildirmiştir.

Ordu
komutanıyla kurmay başkanının çelişkili ifadeleri üzerine, Enver Paşa durumu
bizzat yerinde görmek üzere, 11 Mayıs’ta Gelibolu’ya gelip cepheyi gezdi.
İstanbul’a döner dönmez, gözlemleri sonucu vardığı kararı, 13 Mayıs’ta 5. Ordu Komutanlığı’na
bildirdi:

“Gördüğüm
kadarıyla Arıburnu cephesinde muharebe durumu son döneminde görünüyor. Bu
durumun uzun süre devamı mümkün değildir. 2. Tümen gelince ve yakın mesafeden
topçu ile iyi hazırlanırsa Allah’ın izniyle kesin sonuç sağlanır”[4].

Enver
Paşa taarruzda ısrarlıdır. Bizzat gördüğü Arıburnu cephesinde Anzak
kuvvetlerinin denize bakan yamaçlardaki mahkum vaziyetini kolay lokma olarak
görmüş, küçük bir darbeyle denize dökülebileceklerini zannetmişti.

Oysa
Arıburnu cephesinde Anzak kuvvetlerinin vaziyeti hiç de sanıldığı kadar zayıf
değildi. Düşman iyice toprağa gömülmüş, siper tahkimatını çok kuvvetli ve
derinlikli dayanak noktaları şeklinde hazırlanmıştı. Siperler çeşitli mania ve
kum torbalarıyla mazgallanmıştı. Bilhassa son derece teknik hesaplarla, Anzak
siperlerine ulaşan yaklaşma yollarını ateş altına alacak şekilde yerleştirilmiş
makineli tüfek mevzileri kurulmuştu. Kara topçusuna ilave olarak donanma
topçusu her an perdeleme ateşine hazırdı.

19 Mayıs Taarruzuna Nasıl Karar
Verildi?


Yukarıdaki
girişi yaptıktan sonra esas meseleye geçmeden önce belirtmeliyim ki; bu
çalışmada, 19 Mayıs Taarruzunun askeri bir harekat olarak muharebe safhasının
değil, planlanma safhasında taarruz kararının alınma sürecini, kararın
alınmasında kimlerin etkili olduğunu, kimlerin karşı olduğunu ve en sonunda da
başarısızlığın ana sebepleri üzerinde durulacaktır.

19
Mayıs taarruzunun temeli, Enver Paşa’nın 11 Mayıs’ta Arıburnu cephesine yaptığı
ziyarette atılmış olmalıdır. Genelkurmayın Çanakkale kitabında taarruz kararının
Enver Paşa’nın Liman Paşa ile yaptığı “gizli görüşmede” alındığını
yazar[5].
Ancak Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili’nin böyle bir kararı
“gizlice” alması için ortada makul hiçbir sebep olmaması yüzünden, bu
“gizli” tabirine anlam verememekteyiz. Zira Enver Paşa’nın
tartışılmaz konumu böyle gizli saklı şeylere ihtiyaç hissettirmiyordu.

11
Mayıs’ta Enver Paşa ve Liman von Sanders taarruz kararını almıştı. Bu kararı
uygulayacak olan Esat Paşa, 14 Mayıs tarihli raporunda bir durum
değerlendirmesi yaparak savunmada kalmak yönünde ihtiyatlı görüş bildirmiş, son
olarak da; “taze bir tümen verilmesi
halinde Allah’ın yardımı ile başarı sağlanması oldukça umulur

demişti.

Liman
Paşa, Esat Paşa’nın bu tereddütlü ve ihtiyatlı tavrı üzerine taarruza meyilli
gördüğü Arıburnu’ndaki kuvvetlerin komutanlığını yapan Mustafa Kemal’i devreye
sokmak istedi. 15 Mayıs’ta yanındaki Alman subaylardan Rayman’ı gizlice Mustafa
Kemal’e göndererek; emrine taze bir tümen verildiği takdirde, 24 saat içinde
Arıburnu’ndaki düşmanı denize dökmeyi garanti edip edemeyeceğini sordu.

Mustafa
Kemal; “cephede son ve kesin bir
harekete karar verilmesi zamanı geldiğini, böyle bir harekete bütün Kuzey Grubu
birliklerinin katılması gerektiğini, her geçen zamanın düşmanın tahkimatını ve
kuvvetlerini takviye etmesine yaradığını”
söylemiştir[6].
Mustafa Kemal’in ifadesinden; Liman Paşa’nın istediği garanti telaffuz
etmemekle beraber, bir taarruz yapılmasına, hem de bir an önce yapılmasına
taraftar olduğunu anlaşılmaktadır.

Esat
Paşa, Binbaşı Rayman’ın Mustafa Kemal’i ziyaretini ve bu ziyaretin maksadını
haber almış ve bunun kendisini komutanı olduğu cephede by-pass etmeye yönelik
olduğunu hissederek hem kırılmış hem de üzülmüştü.

17
Mayıs’ta Liman Paşa’ya gönderdiği yazıda, bu kırgınlığını gösteren sitem dolu izler
vardır. Esat Paşa; “Kolordunun
atlanarak tümen komutanına (Mustafa Kemal’e) böyle bir öneri yapılmasının,
kolordunun tümen üzerindeki nüfuzunu kıracağını”
belirtmekteydi. Bununla
beraber kendisi kabul etmese bile hücumun başkası eliyle yapılacağını anlayınca,
ihtiyatı bir kenara bırakmış ve yapılacak taarruzun kendisi tarafından
yönetileceğini bildirmişti[7].

Liman
Paşa hakikaten gizlice Mustafa Kemal’e teklifte bulunarak Esat Paşa’yı devre
dışı mı bırakmak istemişti? Yoksa bu görüşmeden Esat Paşa’nın haberdar olmasını
sağlayıp “sen yapmazsan başkası yapar” şeklinde gözdağı vererek onu
yola mı getirmişti?

Esat
Paşa öyle ya da böyle Liman Paşa’nın istediği şekilde hareket etmeyi kabul
etmişti.

Artık
nihai karar verilmişti; buna göre Kuzey Grubu komutanı elindeki bütün
kuvvetlerle ve cepheye gelmekte olan 2. Tümen de emrine verilmiş olarak 19
Mayıs günü taarruza geçip Arıburnu’ndaki düşmanı denize dökecekti.

19 Mayıs Taarruzu Öncesi Genel Hava


Arıburnu
cephesinde yapılacak büyük taarruza taraf olanlar ve muhalifler vardı.

Taarruz
taraftarları arasında en başta Enver Paşa ve Liman Paşa gelmekteydi. Enver Paşa
içinde bulunulan siyasi ve askeri vaziyet sebebiyle bir an önce sonuç alma
çabası içindeydi. Liman Paşa ise Türk askerinin dökeceği kan üzerinden paye
kazanma peşindeydi.

Mustafa
Kemal’in taarruz fikri ise; düşmanın iyice yerleşmeden “denize
dökülmesi” gerekçesine dayanıyordu. Mustafa Kemal bunu sık sık
vurgulamıştı. 11 Mayıs günü Esat Paşa’ya gönderdiği ve bir suretini Enver
Paşa’ya sunduğu raporda:

“Arıburnu’ndaki
düşmanı bir an önce denize dökmek gerekmektedir. Bunun için Arıburnu
kuvvetlerini ağır topçu ile ve bir tümen taze kuvvetle takviye etmek icap
eder”[8]
demiştir.

13
Mayıs’ta Esat Paşa’ya gönderdiği başka bir raporda ise:

“Düşmanı
Arıburnu’ndan atmak için canımı fedada bir an tereddüt etmem. Komuta ettiğim
birliği dahi son nefere kadar ölüme gönderebileceğime inancım vardır. Evvelki
raporda arz ettiğim üzere, ağır topçunun ateş himayesi altında yeni bir tümenle
taarruzun yapılması gerekli olduğunu arz eylerim”[9]
der.

Mustafa
Kemal Arıburnu’nda bir an önce kesin netice almak için çok kararlıdır. Bunun
için kuvvet harcamaktan çekinmez. Birliklerini son ere kadar feda etmeye
kararlıdır. Verdiği emirler ya hep ya hiç mantığı üzerine kuruludur. 13
Mayıs’ta komutası altındaki kıtaata yayınladığı emirde şöyle der:

“Karşımızdaki
düşmanı mutlaka denize dökmek için Allah’ın yardımıyla ve kıtaatımızın
kahramanlığına güvenerek yakında son ve kesin bir taarruz icra edeceğim.

Ya
son neferimize kadar ölmek veyahut karşımızdaki düşmanı bire kadar denize
dökmek maksadıyla taarruz ve hücuma hazırlanacaktır[10].

Mustafa
Kemal’in, Arıburnu cephesinde aynı mantıkla yaptırdığı 1 Mayıs taarruzu
nispeten haklı gerekçelere dayanıyordu. Bu taarruzda verilen zayiatın fazlalığına
rağmen (6 bin zayiat) stratejik bazı başarılar kazanılmıştı. 1 Mayıs taarruzu,
bilhassa cephenin merkezi olan Bombasırtı-Merkeztepe hattında düşmana iyice
yaklaşılarak, cephe hattını Edirne Sırtı’ndan denize bakan bu sırtlara taşıdığı
gibi düşmana korku da salmıştı. Arıburnu cephesinde düşmanla burun buruna
gelinmiş, karşılıklı iki siper arasında 8-10 metrelik mesafe bu taarruzla elde
edilmişti.

Ancak
hepsi bu idi ve artık mevcut durum ve şartlar içerisinde ilerlemek hele
“düşmanı denize dökmek” mümkün görünmüyordu. Tekrarlanan hücumlardan
elde edilen deneyim bunu açıkça göstermişti. 1 Mayıs günü yaşananları en iyi
bilen Mustafa Kemal’in, şartlar değişmemişken benzer bir taarruza taraftar
olmaması gerekirdi.

Taarruza
karşı olanlar ise 5. Ordu Kurmay Başkanı Kazım Bey ile sonradan karar
değiştirip –mecburen- taarruz taraflısı olan Esat Paşa idi. Bunların haricinde
cephede bizzat muharebelerin içinde bulunan alay ve tabur komutanları taarruza
karşı idiler ancak onların ne düşündüğünü soran yoktu. Esasında cephe
şartlarını, düşmanın kuvvetini, arazinin yapısını en iyi onlar biliyordu.

Bu
komutanların başında 27. Alay Komutanı Şefik Bey geliyordu ve tespitleri son
derece isabetli ve tutarlıydı:

“1
Mayıs akşamına kadar yapılan hücumlar ümitlerle dolu olup her türlü kaybı göze
aldırarak yapılması zorunlu bir vazifeydi ve Arıburnu’ndaki düşmanın mahkum
vaziyeti bu hücumları cazip kılıyordu. Ancak deneyim için bu hücumlar yeterli
gelebilirdi. Fakat ağır kayıplara mal olan bu tecrübeleri aynı koşullar altında
tekrarlamak doğru değildi”[11].

Savaşa
katılıp günlük ve hatıratları bize ulaşan subayların görüşü de hücumun
yapılmaması yönündeydi.

19.
Tümen Kurmay Başkanı İzzeddin Bey, 18 Mayıs günü Kuzey Grubu karargahında, taarruza
katılacak tümenlerin kurmay başkanları toplantısında geçenleri şöyle anlatır:

Kuzey
Grubu karargahında 19 Mayıs taarruzuna katılacak tümenlerin kurmay başkanları
vardı. Bazı tümenlerin kurmay başkanları taarruzun bir gün sonraya
ertelenmesini uygun görüyordu. Ben geciktirmekte fayda olmayacağını söyledim.
Kolordu kurmay başkanı (Fahreddin Bey) tereddütlüydü ama yine de hücumun
gecikmeden yarın yapılmasına karar verdi[12].

Günlükteki
bu bilgi bile taarruz planının ne kadar temelsiz olduğunu ortaya koymaktadır.
Taarruz edecek tümenlerin kurmay başkanlarından bazıları, hatta Kolordu kurmay
başkanı Fahreddin Bey tereddütlüdür. Belli ki bu kurmay başkanları toplantısı
tartışmalı geçmişti. Sonuçta toplantıdan taarruz kararı çıkar.

Bu
kararın alınmasında en önemli etken 19. Tümen Kurmay Başkanı İzzeddin Bey ile
2. Tümen Kurmay Başkanı Kemal Bey’in taarruzdaki ısrarı olmuştur. Kemal Bey’in
taarruza yaptığı tesiri -o gece yaşananları sonradan duyduğunu ilave ederek-
Mehmet Fasih Bey günlüğünde şöyle yazar:

“Halbuki
2. Tümen daha o gün cephe hattına gelmişti. Asker daha yoldaydı. Alay
komutanları ve kurmay başkanı cepheyi görmüştü. Buna rağmen 2. Tümen Kurmay
Başkanı Kemal Bey, kendisinden görüşü sorulunca; “Tümenim hücuma hazırdır” der. Bunun üzerine 16 Mayıs’ta
cepheye girmiş olan 16. Tümen Kurmay Başkanı Nazım Bey, (taarruzu bir gün
erteletmek yanlısı olmasına rağmen); “Senin
tümenin daha bu gece cepheye giriyor. Madem ki senin tümenin hazırdır, benim
tümenim bir gün önce cepheye girmiş olup çoktan hazırdır”
diyerek,
vaziyeti, askeri hiç düşünmeden “sidik yarışı” yaparlar. Ben bu
vesikayı Çamlısırt siperlerinde bizzat Nazım’ın ağzından, alay ve tabur
kumandanları hazır bulunduğu halde işittim[13]“.

Anlaşılan
o ki; cephe şartlarını iyi bilenler, düşmanın imkanları ve gücü konusunda
gerçek bilgiye sahip olanlar -1 Mayıs taarruzu deneyimi de ortadayken- böyle
bir taarruzu istemiyordu.

Buna
rağmen emir verilmişti. Cephe hattı üç tümen tarafından tutuluyordu. Kuzeyden
güneye 19. Tümen, 5. Tümen ve 16. Tümen vardı. Yeni gelen 2. Tümen, 5. ve 16.
Tümenler arasından taarruza katılacaktı.

19 Mayıs Taarruzu

18
Mayıs 1915 akşamı saat 20’de Kuzey Grubu Komutanı Esat Paşa, cephedeki bütün
kıtaata taarruz emrini tebliğ etti. Buna göre:

-Allah’ın
izni, Peygamberimizin ruhanî yardımıyla 19 Mayıs saat 03.30’da baskın şeklinde
düşmana hücum ile tuttuğu mevziler ele geçirilerek denize dökülecekti.

-Baskın
tam bir soğukkanlılık ve sessizlik içerisinde, yalnız süngü ile yapılacaktı.

Saldırının
ruhu, büyük bir sessizlik içinde ve baskın tarzında yapılması üzerine bina
edilmişti. Zira saldırı öncesi topçu ateşi açılarak iyice tahkim edilmiş düşman
siperleri ve bütün cepheyi makaslama ateş içine alabilen düşman makineli tüfek
yuvaları tahrip edilmeden hücum etmenin tek yolu, gece karanlığında baskın
yapmaktı.

Maalesef
düşmana baskın yapamadık. Çünkü düşman bir taarruz olacağını sezmişti. İngiliz
resmi tarihi şöyle yazar:

18
Mayıs’a kadar her gün sürekli devam eden Türk ateşi kesilince Anzak birlikleri
kuşkulanır. Yapılan hava keşiflerinde Türk cephe hattı gerisinde büyük
kuvvetlerin toplandığı rapor edilmişti. 18 Mayıs’ta Anzak birliklerine Türk
taarruzlarına hazır olmaları cephedeki iki tümene bildirildi[14].

Taarruza
katılacak Türk askerinin tüfeğinde mermi yoktu. Adı üzerinde, “süngü hücumu”
yapılacaktı. Hayatta kalmanın tek yolu kendi siperiyle düşman siperleri
arasındaki mesafeyi bir an önce geçip, süngü muharebesi mesafesine ulaşmaktı.
Taarruz emri itaatkâr bir şekilde uygulandı. 03.30’da başlayan muharebe saat
05.30’a kadar hemen hiçbir ciddi sonuç alınamadan geçti.

İki
saat içinde bütün birlikler ağır zayiat vermişti. Artık hava aydınlanmış
olduğundan düşmanın -donanması da dahil- gözü önünde hücuma devam edilmeli
miydi?

Kuzey
Grubu karargahı taarruza devam kararı verdi. Bu kararın alınmasında cephedeki
tümen komutanlarından gelen, gerçeği yansıtmayan raporlar etkili olmuştu. Gece
karanlığına karışıp giden ve geri dönmeyen askerler, yanlış bir kanı olarak
düşman siperlerinin alındığı şeklinde yorumlanmış ve tümen komutanları kolordu
karargahına iyimser raporlar vermişlerdi[15].
Bu durum cephedeki haberleşme ve koordinasyon bozukluğunu göstermesi açısından son
derece önemlidir.

Saat
05.30’dan 08’e kadar taarruzun ikinci safhası devam etti. Aynı şeyler tekrar
yaşandı. Mehmetcik ölümü hiçe sayarak hücum etti, düşman silahları ekin biçer
gibi onları biçti. Muharebe alanı Türk şehitleriyle tamamen kaplıydı. Saat
10’da verilen emirle, esasında saat 08’de fiilen biten taarruz resmen
durduruldu.

Türk
askerinin cesaret ve fedakârlığı; hesapsız, yanlış bir taarruz kararına kurban
edilmişti. 19 Mayıs sabahı, 03.30-08 arasında, sadece 4,5 saat içinde savaş
alanında 3400 şehit, 6.000 yaralı verilmişti.

Taarruzun
Başarısızlık Sebepleri


Taarruzun planlanmasındaki hatalar ve eksiklikler: Bir
taarruzun başarıya ulaşmasının en önemli etkeni; hücum öncesi yapılacak durum
değerlendirmesi, askerin vaziyeti ve kabiliyetinin, arazi durumunun, düşman
mevziinin ve ateş gücünün inceden inceye bütün ayrıntılarıyla hesap edilip
durum tespiti yapıldıktan sonra, kati netice alınabilecek en uygun yer ve
zamanda, gerçekçi, açık, net ifadelerle taarruzun hücum edecek birliklere
mükemmel bir şekilde anlatılmasında saklıdır.

Maalesef
bu hazırlıkların ve değerlendirmelerin hiçbir yapılmadan yada üstünkörü
yapıldıktan sonra cepheyi yeni tanıyan veya hiç tanımayan birliklere müphem
emirlerle hedefler gösterilmiş, son derece sıkışık bir alana fazla gelen
kuvvetler, karmakarışık bir şekilde hücuma sürülmüştür.

Yukarıda
18 Mayıs günü Kolordu karargahında yapılan kurmay başkanları toplantısında, bazı
kurmayların hücuma toptan karşı olduğunu, bazılarının en az bir gün ertelenmesi
görüşünde olduklarını görmüştük. İşin gerçeği 25 Nisan’dan beri cephede olan
alay ve tabur komutanlarının çok da gerekli görmedikleri bu hücumu
istemedikleri ortadadır.

Yapılacak
olan belki de o anki vaziyeti, askerin psikolojisini, düşman mevzilerini ve
ateş gücünü en iyi bilen cephedeki birlik komutanlarının görüşünün dikkate
alınmasıydı. Bu birlik komutanlarından birisi olan 27. Alay Komutanı Şefik Bey
bu duruma değinip şöyle der:

“Başarısızlıkların
içyüzünü anlayabilmek ve ona göre yeni ve yerinde kararlar verebilmek için
fiilen o ateşler içinde bulunmuş olan yalnız yüksek rütbeli değil, hatta
astsubay rütbesindeki şuurlu küçük rütbeli subayları bile (taarruzdan önce)
kurulacak harp meclislerinde resmen hazır bulundurmak ve onların yaşadıkları
deneyimlere dayanarak bildiklerini bütün ayrıntılarına kadar dinlemek ve
gerekçeli görüşlerini almak ve ancak ondan sonra yüksek komutanlarca gerekli
kararların verilmesi gerekirdi[16].”

Maalesef
bu isabetli tespitlerin hiç biri göz önüne alınmadı. Yüksek komuta kademesinin
–kendilerinin de sonradan kabul ettikleri gibi- hatalı kararları, şahsi
düşüncelerin aklın önüne geçmesi, bir takım kurmay başkanlarının anlamsız
cesaret gösterisi ve birbiriyle adeta yarışa girmeleri gibi etkenler taarruz
planının gerçekçi ve inceden inceye hesap edilmesine mani oldu.

Temelde
yapılan bu hata; tıpkı ilk düğmesi yanlış iliklenmiş bir gömlek gibi, diğer
bütün taarruz safhalarına etki ederek Çanakkale Muharebeleri boyunca aldığımız
en ağır mağlubiyet ve kayıpların yaşanmasına sebep olmuştur.

Düşmanın gücünün ve vaziyetinin yanlış
hesap edilmesi:
Arıburnu cephesinde bulunan Anzak Kolordusu,
19 Mayıs günü 13 bini muharip toplam 17 bin kişiden oluşmaktaydı. Tuttukları
cephe hattının bilhassa merkezdeki Bombasırtı’ndan Kırmızısırt’a kadar olan
kesiminde, denize bakan yamaçlara tutunmuşlardı. Siperlerinin arkası yer yer
uçurum olan mahkum bir mevzi idi. Türk tarafından bakıldığında sanki kuvvetlice
itildiğinde denize dökülecekmiş gibi görünüyordu. Muhtemelen 11 Mayıs’ta
cepheyi gezen Enver Paşa’da da bu yanıltıcı durum etkili olmuş, bir tümenle
takviye olunacak Kuzey Grubu’nun Anzakları denize dökebileceği kanaatini
vermişti ve bunda ısrarcı olmuştu.

5.
Ordu Komutanı Liman von Sanders, 19 Mayıs taarruzu ile ilgili hatıratında bu
yanlış kanaate kendisinin de kapıldığını kabul eder:

“Bununla
beraber bu taarruzun benim tarafımdan yapılmış bir hata olduğunu kabul ederim.
Bu hata, düşmanın kuvvetini iyi takdir edememekten ileri gelmişti. Sayı olarak
az olmakla beraber, bir de cephaneyi idareli kullanmaya mecbur olan topçumuzla
bu taarruzun başarılı olamayacağını hesaplayamamıştım” der[17].

Halbuki
düşmanın müdafaa hattı, mahkum vaziyette görünmesine rağmen birbirini yan
ateşiyle koruyan girintili çıkıntılı bir hattı. Geride hazır bekleyen ihtiyat
birlikleri, bol miktarda cephane, bomba ve bilhassa bütün cepheyi ateş altına
alan yok edici ateş gücüne sahip makineli tüfek mevzileri ve hepsinin üstüne
cephanesi bol kara ve deniz topçu desteği vardı.

Daha
da önemlisi, disiplini noksan olsa bile, cesur bir muharip olan Anzak askeri;
arkası deniz, önü düşman süngüsü gibi iki tehlike arasında sıkışıp kaldığından,
hayatta kalmak için ister istemez inatla savunma yapmak zorunda kalmış bir
savaşçı durumundaydı[18].


Hücum öncesi gerçekleşmeyen topçu
desteği:
Anzak mevzileri önceden topçu ateşiyle, bilhassa dik
mahrekli havan ve obüs bombardımanıyla yumuşatılmamıştı. Kara topçusu tahkimli
sipere karşı etkisizdi. Sipere nüfuz edebilecek silah, dik açılı mermi atan
obüslerdi ancak Türk tarafında az sayıda, sınırlı cephaneye sahip obüs vardı.
Bu yüzden taarruz öncesi düşman tahkimatının yumuşatılması hedefine asla
ulaşılamadı. Böyle olunca da tahkimli düşman mevziine, açıktan, boy hedefi
verilerek, yalnız süngü ile saldırılmış, düşmana tıpkı bir manevradaymış gibi
yaylım ateşi ile Türk askerini biçmeye müsait bir ortam sunulmuştu.


Baskın etkisinin kaybolması: Taarruz
emrinde belirtilen “baskın” için gerekli olan sessizliğe riayet
edilememişti. Esasında düşman yaptığı keşifler sonucu muhtemel bir taarruzu
hissetmiş olup teyakkuzdaydı. Bununla birlikte düşmana yakın ve dar bir sahada
sessizliği korumak zordu. Bilhassa cepheye girip ilk hatlardaki birliklerin
yerini alan 2. Tümen çok ses çıkarmıştı. Düşmanın ateşine ön hatlardaki
askerlerin karşılık vermesi işi çığrından çıkarmıştı. Hücum saati gelmeden
yaşanan karşılıklı ateş yüzünden gece baskını diye bir şey kalmamıştı.
Sessizlik bozulunca artık hücum boruları çalınmaya, hatta cepheye yaklaştırılan
askeri bando marşlar çalmaya başlamıştı. Saldırının ana fikri olan “baskın
etkisi” ortadan kalkınca, harp sahası Türk askerini öğüten bir değirmene
dönüştü.

Sonuç
ve Değerlendirme


19
Mayıs, Çanakkale muharebelerinin en acı ve meşʼum günüdür. Bu kadar kısa bir
zaman diliminde hiç bu kadar zayiat verilmemişti. Üstelik karşılığında
kazanılan hiçbir şey yoktu. Kaybedilen ise pek çoktu. Son derece iyi eğitilmiş,
cesur ve fedakâr askerlere sahip 2. Tümen yarı mevcudunu (6 bin kişi)
kaybetmişti. Yine aynı şekilde 5. Tümen’in alayları, 1 Mayıs ve 19 Mayıs
taarruzlarında en tehlikeli mıntıka olan Bombasırtı-Merkeztepe hattında düşman
mevzilerine hücum etmiş mevcudunun yarısını kaybetmişti.

Cepheye
o gece giren 2. Tümen ve iki gün önce giren 16. Tümen ne harp alanını ne düşman
mevziini tanıyordu. Gecenin karanlığında irtibat hendeklerinde dar ve çapraşık
siperlerde üst üste sıkışmış birlikler ileriye atılmak isterken birbirine
girmişler, diğer irtibat hendeklerine düşmüşler ve ileride asıl siperlere vardıkları
zaman da nereye geldiklerini ve hangi istikamette hücum edeceklerini
şaşırmışlardı. Bu kargaşada birbirine ateş eden bölükler bile olmuştu.

19
Mayıs taarruzunun olumsuz sonuçlarından birisi de düşmana kazandırdığı moral ve
özgüvendi. Bilhassa 1 Mayıs taarruzunda Anzak birlikleri epeyce korkuya
kapılmışlardı. 19 Mayıs günü sayı olarak üçte birlik askerle, Türk tarafına 10
bin kayıp verdirmeleri hem kendilerine hem de mevzilerine olan güvenlerini
artırmıştı.

19
Mayıs taarruzu, tahkimatını iyice güçlendirmiş ve mevzilerini derinleştirmiş
düşmana karşı girişilen, kötü planlanmış ve aynı derecede kötü uygulanmış bir
harekattı. Harekat planında herhangi bir incelik yada özen yoktu. Son derece
isabetsiz olarak nitelenebilecek olan bu saldırı, kahramanlık veya fedakarlıkla
izah edilemeyecek bir sonuca; 10 bin askerin feda edilmesine yol açmıştır.

Çok
dar bir alanda, net olmayan emir ve hedeflerle, baskın etkisinin tamamen
ortadan kalktığı koşullarda, tümenler ateşe sürülmüş, imkansızlığı kanıtlanan
“denize dökme” eylemine rağmen saldırı gün ağardıktan sonra da
tekrarlanmıştır[19].

Arıburnu
cephesinde yapılan bu taarruz göstermişti ki; başarıya ulaşmanın yolu sayı
üstünlüğünden geçmiyordu. 19 Mayıs taarruzunu yapan Kuzey Grubu’nun eli altında
42 bin asker vardı. Düşmanın mevcudu ise 17 bindi. Dolayısıyla asker sayısından
çok siper savaşlarında etkili dik açılı havan ve obüs toplarına ihtiyaç vardı.
Hepsinin üstüne muharebe alanlarının kendisine özgü şartlarını göz önünde
bulundurarak, bulunulan yer ve ortama uygun savaş taktikleri ve strateji
geliştirmek gerekiyordu.

Maalesef
böyle olmadı ve zahiri görünüşe aldanılarak, hesapsız ve özensiz, kaba bir
hücum taktiği ile siperi içinde saldırıyı bekleyen düşmana açıktan süngü hücumu
yaptırmakla asker ölüme sürüldü. Başka muharebelerde son derece faydalı olacak
olan cesur ve fedakâr 10 bin asker; akılsız, hesapsız, ihtiraslı emirlerin
kurbanı oldu.

Muzaffer Albayrak



[1]
Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, cilt: 5, 2. Kitap, Genelkurmay Yayınları,
Ankara 1978. s.176

[2]
Age, s.177

[3]
Age, s.178

[4]
Age, s.180

[5]
Age, s.182

[6]
Age, s.187

[7]
Age, s.187-188

[8]
Mustafa Kemal, Arıburnu Muharebeleri Raporu, TTK Yayınları, Ankara 1990, s.114

[9]
Age, s.119

[10]
Age, s.121

[11]
Şefik Aker, Çanakkale-Arıburnu Savaşları ve 27. Alay, Askeri Mecmua, Yıl: 1935,
sayı: 99, s. 85

[12]
İzzeddin Çalışlar, On Yıllık Savaş,
Türkiye İş Bankası Yayını, İstanbul 2010, s.106

[13]
Mehmet Fasih Bey, Kanlısırt Günlüğü,
Denizler Kitapevi, İstanbul 2006. s. 182

[14]
Aspinal-Oglander, Gelibolu Askeri
Harekatı, cilt. 2, Genelkurmay Yayınları, Ankara 1940, s.20

[15]
Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, cilt: 5, 2. Kitap, s.203

[16]
Şefik Aker, Çanakkale-Arıburnu Savaşları ve 27. Alay, s.86

[17]
Liman von Sanders, Türkiye’de Beş Sene, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2008, s.102

[18]
Şefik Aker, Çanakkale-Arıburnu Savaşları ve 27. Alay, s. 85-86

[19]
Gürsel Göncü-Şahin Aldoğan, Siperin Ardı Vatan, MB Yayınevi, İstanbul, 2006,
s.89

Bir cevap yazın