O, Seyit Onbaşı’nın ilk göz ağrısıydı…( Özgehan Alkurt )

  


O, Seyit Onbaşı’nın ilk göz ağrısıydı. Babasının nazlı gülü iken babası onu bırakıp gitmişti gurbet ele. Aslında bu gurbet el dediğimiz, vatanın ta kendisiydi. Çünkü, Havranlı Koca Seyit Osmanlıyı kurtarmaya çalışan binlerce asker gibi gurbeti vatan bellemiş ve sunmuştu bütün hayatını gurbet denilen vatan toprağına. Babası askerden geldiğinde kızı belki de onu tanımayacaktı ama yıllar sonra Seyit’i bütün vatan tanıyacak ve onun ziyaretine gidecekti Havran’ın fakir bir köyüne.


 


Ve bizim gidişimizde bu amaçla olmuştu. Ama diğerlerinden çok farklıydı. Bu gidişte Çanakkale’den başlayarak bütün insanlığı anlamaya ve yenilikler keşfetmeye meraklı yürekler vardı. Bin bir ümitle çıkıldı yola. İnsanlar bütün dertlerini unutup, umutlarını ve sevgilerini sırtlarına yüklenip ziyarete gitmişti Koca Seyit’i ve göz bebeğini.


 


Toprağına basınca o köyün, içimizden bir şeyler kopup gitmişti tarihe. Koca Seyit yaşıyordu sanki. Sanki bizi karşılayacaktı. Yıllardır görmediğimiz bir dostumuzu ziyarete gider gibiydik tek yürek. Ayaklarımız basarken tozlu yollara, Koca Seyit’i hayal etmiştik. Kim bilir hangi düşüncelerle gitmişti cepheye ve nelerle dönmüştü şanlı tarihten. Evi yıkılmış koca Seyit’in. Üzülmüştük ama yüreğimiz alışıktı tarih yıkıntılarına ve devam ettik Koca Seyit yolunda. Kızının evine varmıştık ki sisli bakan gözler karşıladı bizi. Anlamıştı niye geldiğimizi.  Tarihe ziyaretti bizimkisi. Fotoğrafını eline alınca babasının, o sisli gözler artık kendini yağmura bırakmıştı. Ama damlalar içine akıyordu, söylemek istediği sözlerin içine akıyor olması gibi. Çok istemiştik konuşmasını ama olmadı. Konuşamasa da anlatıyordu bize gerçeği. Tarihin ve babasının gerçeğini. Babasının fotoğrafını eline alıp gururla yükseltmişti başını. Koca Seyit’i görür gibi olduk karşımızda . Ah bir konuşsa! neler diyecek diye düşünüyorduk hepimiz. Bu duygularla öptük elini, baktık gözlerinin içine ve içimize attık söyleyemediklerimizi.


 


Ayrılık zamanı gelmişti. Birer birer çıkıyorduk evden. Ve o an… Gözlerimiz kavuşmuştu kapıdan çıkarken. Son kez baktık ona. Ortalıkta


kimsecikler yoktu. Tarih yazan bir adamın kızı ve tarihi anlamaya çalışan birkaç genç… Tarihe dönüp baktı gençlik ve tarih bir şeyler anlatmaya çalıştı gençliğe.Olmadı söyleyemedi, söylediyse de sesi yüksek çıkmadığı için tarihin sesini duymadı gençlik. Tıpkı tarih yazan belgelerimizin bugüne gelemeyişi, gençliğin onlara kavuşamayışı gibi…. Anlatamayınca derdini tarih müteessir oldu ve yan yattı o gizli tarih sayfalarına. Kim bilir? neler kaybetmiştik o koca tarihin minicik bir sayfasında, tarihin kadere boyun eğdiği anda. Ve son kez kalktı tarihe uzanan el. Kalktı ve tarihi, gençliği selamladı: “Yine bekleriz,  ben olmasam da tarih sizi hep bekler.Koca Seyit’te size tarihten selam söyler.” der gibiydi.


 


Ayrılmıştık tarihten dönmüştük günümüze. Gidiyorduk tek bir yürek Koca Seyit’e. Serdik yüreğimizi beyaz bir çarşaf gibi yollara. Ve sarıldık tertemiz çarşafın koynunda bitmez tükenmez acı sonlara. Kim bilir Koca Seyit kaç kez yürümüştü o yolları.Yürürken de kim bilir yüreği nasıl çarpardı düşünürken vatanı. Düşünürken Ocean’ı karanlığa gömdüğü anı. Ve şimdi biz yürüyorduk o yolları. Günlük telaşlar sarmıştı dört bir yanımızı. Fotoğraf çekmek, biz de tarihe küçücük bir dipnot düşmek istiyorduk. Aslında  bilmiyorduk ki asıl fotoğrafları yüreğimizde çekmeli ve kocaman bir sayfa yapmalıydık kalbimize.


 


Ve başka bir düşünce çakıldı kaldı beynimize. Koca Seyit bu yoldan gitmişti ebedi mekanına omuzlar üzerinde. O, fakirlik içinde süregeldiği hayatını fakir olarak sonlandırmıştı. Köylüler onun ayakkabı tamirciliği ve hamallık gibi işler yaptığını söylüyorlardı. O koca tarihin şanlı sayfası, Koca Seyit omuzlar üzerinde giderken o yolda, Çanakkale’den bir adım daha uzaklaştığını düşünüyorlardı köylüler. Yanılıyorlardı. Bilmiyorlardı ki Koca Seyit hala Mecidiye Tabyası’nda,  zenginliğini yaşamaktadır vatan aşkının, her şeyi önüne koyup dize getiren kara sevdanın.


 


Ey Koca Seyit! Keşke yaptığın ayakkabılardan bizde giyebilseydik. Ve seninle, senin gibi yürüyebilseydik tarihe. Her adımımızı atarken çarpsaydı yüreğimiz vatan aşkıyla, korksaydı bizden dağ, taş, toprak ve bir ucundan tutabilseydik taşıdığın yüklerin. Belki bu günkü yükümüz daha hafif olurdu. Yada olabilseydik yüklerinin arasına sıkışmış tozlu bir zeytin dalı. Her sitem yağmuru yağdığında, ardımızda gökkuşağını bırakarak barış götürebilseydik bütün dünyaya…


 


Özgehan ALKURT


 


Çanakkale Savaşları


Araştırma ve Tanıtma Topluluğu


Üyesi

Bir cevap yazın