Muhafazakâr Türk Basınının Altı Büyük Çanakkale Yanlışı… ( Ozan Bodur )

Tarih: 11/03/2009   /   Toplam Yorum 19   / Yazar Adı:      /   Okunma 39016

Ozan Bodur, muhafazakâr Türk basınının Çanakkale Savaşı’na yaklaşımını masaya yatırıyor, birçok açıdan eleştiriyor. Bodur, Türk Milletine doğru bir şekilde Çanakkale Savaşını anlatma konusunda daha hassas ve titiz davranması gereken muhafazakâr basının, Çanakkale Savaşı’na ait bilgilerin tahrifi konusunda pay sahibi olduğunu belirtiyor. Maneviyat ve Çanakkale Savaşı arasındaki ilişkiyi vurgularken yanlış bilgiler verme, doğruluğu tartışmalı menkıbeler ( rüyada görülen 26 Mayın!, bulutların götürdüğü İngiliz birliği! vs.), şehit sayısını olduğundan fazla gösterme (253.000 şehit!) , Mehmetçiği Çanakkale’de sürekli aç ya da pejmürde kılıkla savaştığını iddia etme ( bunu da vurgulamak için hatalı yemek listeleri ya da “Kahraman Türk Havacıları” gibi fotoğrafları kullanma ) bazı müttefik liderlerine Türklerle ilgili söylemedikleri sözleri mal etme ( Churchill “Türkler insan değil, onlara gaz atalım demiş!) ya da İngilizlerin kimyasal silah kullandığını iddia etme vs. gibi…Bodur’un verdiği örnekler kuşkusuz çoğaltılabilinir. Çanakkale Zaferi doğru anlaşılırsa savaşın kazanılmasında maneviyatın ne denli önemli rol oynadığı ( bu gibi abartma ve yanlış bilgilere gerek olmadan da) görülebilecektir. Ozan’ın makalesinin en önemli vurgusu da bu zaten.

 

Küçük ve şirin kasabada ansızın bir salgın hastalık baş göstermişti. Kasaba halkı bu sağlık felaketinin gerçek sebebini bulmak için seferber olmuştu. Bu seferberlik hareketi içinde salgın hastalık ile nasıl mücadele edileceği hususunda çeşitli görüşler mevcuttu. Bazıları hastalığın ortaya çıkışını kasaba da bitki örtüsünün olmayışına, bazıları da kasaba sokaklarının çok dar ve evlerin ise güneş görmemesine bağlamışlardı. Geri kalanlar ise bu sorunun ancak kanalizasyon düzeyinin iyileştirilmesi ile ortadan kaldırılabileceğini iddia ediyorlardı. Böylece kasabanın yeniden yapılandırılması için kapsamlı bir proje ortaya atılmıştı. Bu, kasaba halkını çok heyecanlandıran bir proje idi. Tam bu esnada kasaba ahalisinden bir Beyefendi, tartışılan bu sorunların içinde bir zamanlar komşusu ile yaşadığı arazi meselesini ve hâkimin adil olmayan kararını anımsamıştı. Sıcağı sıcağına bunu gündeme getirince bu sağlık felaketi ile mücadele etmenin yollarına adalet ve mahkeme reformu da eklenmişti…

 

Ancak tüm bu tartışmaların ortasında kasabanın doktoru hastalığın çıkış sebebi konusunda ki teşhisini koymuştu; kasabaya içme suyunu sağlayan gölletin mikroplu olması böylesi bir salgına ve sağlık felaketine yol açmıştı… Doktorun sunduğu çözüm ise şöyleydi; Su kaynağının mikroptan arındırmak için ırmak kıyısına dümdüz, sağlığa uygun bir set çekilmeliydi…

 

Doktorun bu projesi aynı zamanda kasabanın dillere destan o güzelim manzarasının bozulması anlamına da geliyordu. Tüm ihtilaflarda bu noktada yaşanmıştı. Doktor Bey’in projesi, kasabanın, o doğal ve romantik manzarasıyla bir bütün olduğuna inanan ahalinin üstünde soğuk duş etkisi yapmıştı.

 

Bununda farkında olan doktor, kasaba halkına hitaben bir konuşma yaparak şöyle demişti;

 

’’Kasabamızı baştan yapılandırmak için sunduğunuz projelerin her biri çok güzel, yeşil alanların gerekliliği konusunda ki düşüncelerinize bende katılıyorum, Geniş sokaklar ve güneş gören evlerde oturma isteğiniz çok normal ve daha sağlıklı… Kim böyle huzurlu ve güzel evlerde oturmak istemez ki? Mükemmel bir kanalizasyon konusunda ki düşünceleriniz de gayet yerinde, başarırsanız kasabanın doktoru olarak bende hoşnut olurum. Ancak sakın şunu unutmayın ki dile getirdiğiniz bu projelerin hepsini uygulasanız bile başımızda ki bu salgından asla kurtulamayacaksınız! Bizleri canımızdan bezdiren bu salgın inatla devam edecek… Eğer gerçekten kasabanızı seviyorsanız ve bu felaket derecesinde ki salgından kurtulmak istiyorsanız, hiç hoşunuza gitmese de ırmak kıyısına bir bent yapmak zorundasınız. Fikirlerinize katılıyorum, belki bu bent, kasabamızın dillere destan olan manzarasını bozacaktır ve siz yıllardır bu manzara da ve ortamda yetiştiğinizden, bu güzelliklere dair birçok anıyı içinizde yaşattığınızdan bu projeye karşı duygusal bir muhalefet yapmaktasınız, ancak bu bilimsel bir sorundur ve bu sorunu çözerken duygulara, hislere ve aidiyetlere yer verilmemelidir. Evet, acı ama gerçek bu problemi çözmenin ve bu salgından kurtulmanın tek yolu; o ırmağa çekilecek bir benttir! O mikrop yuvası kurutulmadıkça o salgın bitmeyecektir!

 

Evet… Bu güzel, mana dolu ve aydınlatıcı hikâye Vladimir Jabotinsky’e ait… Bu hikâyeyi neden anlattığıma gelince; Bir Şehitler Haftasına daha yaklaştığımız şu günlerde Çanakkale Savaşları yavaş yavaş ülke gündemine girmektedir…

 

 Basit bir kitapevinde bile onlarca Çanakkale kitabı ile karşılaşmanız mümkün, bir sürü dergi, mart sayısında mutlaka Çanakkale Savaşlarına bir bölüm ayırıyor… Televizyon ve radyo kanalları, Şehitler Haftası içinde vereceği Çanakkale programlarını ve belgesellerini hazırlamış bile… Konu ile alakalı konuşma yapacak misafir konuşmacıların program duyuruları ile çeşitli dernek ve vakıfların Çanakkale etkinlikleri artık ilgililere duyurulmaya bile başlandı… Yani anlayacağınız içimizi iyiden iyiye bir Çanakkale iklimi sarmakta…

 

Yukarıdaki hikâyenin, serüveni, yılan hikâyesine döndürülen Çanakkale Savaşları ile örtüştüğü bir yanı bulunmaktadır. Nasıl ki üsteki hikâyede kasabalı, başlarına gelen salgın hastalıktan kurtulmak için çeşitli projeler öne sürüp kurtulmanın yollarına araştırdı ise bugün Çanakkale Savaşları Tarihinin içine sokuşturulmaya çalışılan yalanlardan nasıl arındırılıp gerçek manası ile Türk insanına nasıl anlatılacağı hususunda da çeşitli görüşler mevcuttur… Lakin, yalan yanlış bilgiler, çeşitli hurafeler, sipariş metinler, gelişi güzel demeçler, mesnedi ve dayanağı olmayan, oluşumunda hiçbir zihin yorgunluğu bulunmayan, sözde çalışmalar ile mahvedilen Çanakkale Savaşları Tarihinin, bilimsel, amacına uygun ve doğru bir şekilde, ülkemiz gençliğine nasıl anlayacağı hususunda yaşanan sorunun, gerçek çözümü yukarıda ki hikâye de Doktor Bey’in kasabalıya ifade ettiği gibi; tamamen bilimsel ilaçlar ve çarelerden geçmektedir…

 

 

Türk Milletine, bilimsel ve doğru bir şekilde Çanakkale Savaşları Tarihi anlatma konusunda diğer basın kuruluşlarına göre daha hassas ve titiz davranması gereken Muhafazakâr Türk Basınının ise, senelerdir bu bilimsel çözüm aşamasında sınıfta kaldığı, hatta tahrif edilen Çanakkale Savaşları Tarihinde, bazen mesuliyet sahibi olduğu dahi görülmektedir.

 

 

Belki, Çanakkale Savaşlarını sadece bir savaş gibi düşünmek, onu her şeyden bağımsız bir şekilde aidiyetlerimizi ve alışkanlıklarımızı bir kenara koyarak anlamak ve anlamlandırmak eski alışkanlıklarımız açısından bizi huzursuz edebilir.

 

Ama tarihi gerçek ve buz gibi soğuk manası ile kavramak için, bazen kendi tarihimize bile Japon bir turist gibi bakmak zorunda kalabiliriz. Bunu bir bedel değil, bir gereklilik olarak görüp, tüm soğukkanlılığımız ile olayın tüm taraflarına aynı duygu ve his mesafesinde yaklaştığımızda, gerçeğin o güzel yüzü hemen bize de gülümseyiverecektir… İşte bu mana dolu gülümseme ile karşılaşma adına yaptığım okumalar sonucunda Muhafazakâr Türk Basınında en çok yapılan Çanakkale Savaşları yanlışlıklarını bir araya toparlayıp meraklıların ilgili basın kuruluşlarının ve yazarlarının dikkatine sunmaya çalışacağım…

 

 Aşağıda maddeler halinde toparlamaya çalıştığım kısım; gündemimize Çanakkale Savaşlarının girmeye başladığı şu günlerde Çanakkale Savaşları Tarihi hususunda daha önceki yıllarda yapmış oldukları yayınlarında birçok hata olan Muhafazakâr Türk basının en çok yaptığı ve bir başlangıç olarak bu defa yapmamasını dilediğim hataları içermektedir;

 

1-Menkıbe, Uydurma Hikâye ve Tarihi Olay arasında belirtilmesi gereken derin farklar vardır; Doğrudur, menkıbeler çok güzeldir, her birimizin Çanakkale deyince aklına yüreğimizi kanatan o sıcacık Çanakkale Menkıbeleri gelebilir ama unutmayın ki menkıbe, savaş sonrasında, dini motiflerle süslenerek dilden dile anlatılan halk hikâyeleri demektir. Yani bilimsel bir tabanla ve savaşın gerçekleri ile hiç alakası yoktur Zaten gerçek olsa, adı menkıbe değil de başka bir şey olurdu… Menkıbe bizi anlatır, bize aittir, bir kültür değeri ve güzelliğidir ama gerçek değildir. Bilimsel Tarih anlatımı açısından baktığımızda bizi de burası ilgilendirmektedir; gerçek mi değil mi? Bunun için bir menkıbe anlatılırken bunun bir menkıbe olduğu ve tarihi gerçeklerle alakası olmadığı belirtilmelidir.

 

Mesela; Çanakkale Deniz Savaşlarının hemen öncesinde, Cevat Paşa’nın gördüğü söylenilen ve deniz savaşının kaderini değiştiren mayınların yerleştirilmesi hadisesini içeren, rüya yoğunluklu olay, ilk kez bir yazarımız tarafından kaleme alınan Çanakkale Menkıbeleri adlı eser ile gündeme gelen bir menkıbedir. Tarihi gerçeklerle hiç alakası yoktur. Bunu bir menkıbe olarak okuduğumuzda manevi duygularımıza okşar ve bizi farklı iklimlere taşır, ancak bu olayı çeşitli basın kuruluşlarının yaptığı gibi savaşın gerçek tarihinin bir parçası olarak anlatacak olursak sapla samanı birbirine karıştırmış oluruz… Ve maalesef bugün, aslen menkıbe olmasına rağmen sanki savaşın gerçeği gibi anlatılan onlarca hadise bulunmaktadır.

 

Birde bu olayın bir derece ileri boyutu vardır ki o daha vahimdir; bazı araştırmacılar da menkıbe diye kendi uydurdukları hikâyeleri yutturmaya çalışmaktadırlar, bu uydurdukları hikâyeler ne menkıbedir ne de tarihi olay, adı üzerinde; uydurma…

 

Örneğin bir Ahmet Rıfkı Olayı vardır… Hikâyeye göre kahramanımız İstanbul’un bugünde meşhur olan bir okulunda Fransızca öğretmenidir, çeşitli olayların sonrasında Çanakkale’ye cepheye gelir ve hikâyeye göre şehit olur. Uydurulan hikâye de şahadet tarihini bir yana bırakın, şahadet saati bile var… Bu konulara kafayı taktığım bir dönemde İstanbul’dan Çanakkale Cephesine gelerek şehit düştüğü iddia edilen  bu kahramanın peşine düştüm, önce İstanbul’un şehit listelerine baktım ismi bile yoktu… Sonra bu konuyu bilse bilse söz konusu  Lisenin sorumluları bilir dedim, zaten onlarda bu olaya daha önce yayınladıkları okul dergisinde yer vermişlerdi, biraz bundan da cesaret alarak (bilmeseler yayınlamazlardı diyerek)  Lisenin müdürünü aradım, sonuç tam bir fiyasko… İsminin başında Dr.Ünvanı bulunan sayın müdür, dergilerine koydukları bu bilgiyi hiç araştırmadan olayın içinde  Liselerinin adı  geçtiği diye ivedi bir biçimde dergilerinin sütunlarına taşımıştı… Kaynakları ise bu hikâyeyi uyduran yazardı… Olayın ilginç (!)  tarafı sayın müdür bu meşhur  Liseden  Çanakkale’ye binlerce öğrenci gittiğini söylüyordu… O dönemde  bugün müdürlüğünü yaptığı Lisenin  mevcudunu soracaktım sormasına ama uzatmasının yersiz olacağını düşünerek telefonu kapadım…

 

 Ben telefonu kapamıştım kapamasına ama Çanakkale Savaşları Tarihine uydurma hikâyeler sokarak vicdanları ve cüzdanları arasında doğrudan bir ilişki belirleyenler bu meseleyi kapamamışlardı. Kitaplarında bu uydurma hikâyelere yer veren birkaç isme mail atarak böyle yapmalarının, sebebini sormama rağmen geri dönen hiç kimse olmadı… Sonra bu hikâyeler, bir virüs ve salgın gibi yayılmaya devam etti…

 

Hem meydan boştu hem de Muhafazakâr Türk Basını bu tip hikâyelere prim vererek köşelerine taşıyorlardı. Bulutların yuttuğu alay,57.Alayın Sancağı, Azman Dede, Avustralya da ki Mücahitler derken vicdanları hiç sızlamadan, insanların böyle inanabileceklerini düşünmeden (belki de düşünerek) uydurulan hikâyelerin ardı arkası kesilmedi…

 

Ve Türk Muhafazakâr basınının ileri gelenleri ile kanat önderleri bu duruma müdahale etmezse pek kesilmeyecek gibi…

 

2-Maneviyat ve Çanakkale Savaşları arasında ki ilişki anlatılırken çok dikkat etmek gerekir; Yıllardır sürüp giden bir tartışmadır bu… Çanakkale Savaşları Maneviyatla mı Kazanıldı yoksa başka bir şeyle mi? Bu soru bana en saçma gelen Çanakkale Savaşları sorularından biridir. Her ordu kendisine ait olan bir inanç ve maneviyatla savaşır ve her zaferin ardında mutlaka o muzaffer ordunun inanç değerleri yatmaktadır. İnsanlık tarihi, inanç değerlerine sımsıkı bağlı olan orduların teknolojik olarak kendilerinden kat kat üstün olan orduları dize getirmelerini anlatan destanvari zaferlerle doludur. Kim ne derde desin, yapılan onca stratejik hataya, boş yere verilen binlerce kayba rağmen İkizi hezimet olan Çanakkale Zaferi de içinde maneviyatın yoğun olarak yer aldığı savaşlardan biridir.

 

Ancak Muhafazakâr Türk Basını bu ilişkiyi senelerdir, yalan, aslı olmayan, dayanaksız bilgiler ile kof bir biçimde ortaya koymaya çalışıyor. Böyle yaparak milletimize yalan üzerine bina edilmiş bir duygusallık yaşatmaya çalışıyor. Öyle yapacağına, Çanakkale Savaşlarını gerçekten tüm çıplaklığı ile anlatan ana kaynaklara inmeyi denese, burnumuzun direklerini sızlatacak yüzlerce gerçek savaş macerası ile karşılaşacaktır. Ama nerde? Durum böyle olunca, pek araştırmayı sevmeyen, evlerinde yüzlerce kitap olmasına rağmen günde üç sayfa okumayan bazı muhafazakâr çevrelerde bambaşka bir Çanakkale telakkisi oluşuyor. Yüz binlerce tirajı olan koca koca gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanan bu asılsız hikâyeler, bu gazeteleri okuyan kitleler tarafından benimseniyor. Hem de öyle bir benimseme ki ağzınızla kuş tutsanız olayın aslının öyle olmadığına inandıramıyorsunuz. Çok uzatacak olursanız sen ne bilirsin deyip, çıkıyor, işin içinden… Bu tepkiyi verenlerin sadece sözüm ona okumayan muhafazakâr çevreler olduğunu da düşünmeyin, aksine anlı şanlı profesörler bile bu tepkiyi verebiliyor…  Bunun öncelikli sorumlusu bu muhafazakâr çevrelerin kendisi olabilir ama bu basiretsizliğin aslan payı bu çevrelerin alın teri ile adam olan Muhafazakâr Türk Basınına aittir.

 

Durum böyle olunca, bu muhafazakâr ahalinin ve basının yapabileceği yanlışlıkları pusu da ki kurt gibi bekleyen çevreler hiç hakkı ve haddi olmadan, yapılan bu yanlışlıkları kendisine kalkan yaparak, başlıyor maneviyata saldırmaya…

 

 Gelibolu Şehitliğinde bir başı kapalı görse yeni bir canlı çeşidi bulmuş gibi bunların burada ne işi var demeye getiriyor, çağ dışı kıyafetliler, diyerek kafasına göre alaya bile alıyor… Demokratlığı ile ön planı çıkmış, yılarca kadının toplum içinde erimesini ve entegre olmasını savunmuş gazeteci ağabeylerimiz, Çanakkale Şehitliğini ziyarete gelmiş, Jeep kullanan türbanlı bir kadın gördüğünde ‘’sıkma başlılar’’ deyip bu durumu ilginç ve can sıkan bir boyutta değerlendirebiliyor…

 

Dinimiz de Peygamber Efendimizin âdeti olduğundan dolayı sünnet diye nitelenen sakal bırakma olayını bile kalemine sarıp, sakallı bir biçimde Şehitliği ziyarete gelenlere ‘’ibiş kılıklı adamlar’’ diyebiliyor... Ortalıkta kimse yok ya hani,’’gidin maneviyatınızı evinizde yaşayın ‘’diye höykürebiliyor… Şimdi burası şehitlik, şehit ise İslam terminolojisine ait olan bir kelimedir ve Allah için mücadele ederek canını veren demektir. İnsanların şehit olan dedelerini ziyarete geldiklerinde Kur’an okumaları ve bazı dini faaliyetlerde bulunmaları çok normal. Siz bu dini faaliyetlere karşı iseniz, niyetiniz aşikâr olmuş olur, yok bu dini duyguların birileri tarafından istismar edilerek, mali gelir elde edilmesine karşı iseniz o zaman o bezirgânlara yöneleceksiniz, insanların maneviyatlarına değil…

 

 

3-Artık, Çanakkale de 253.000 şehit verdik ifadesinden vazgeçilmelidir, Çanakkale’yi büyük, unutulmaz ve bir destan yapan, kimliği, mücadelesi ve birlik ruhudur, rakamları değildir; Maalesef şehit sayısı meselesi de Çanakkale’nin diğer meseleleri gibi popülist tavırlara ve asparagas haberlere kurban giden bir meselesidir. Kulaktan duyma bilgilerle, derinlemesine araştırma yapmadan kalemi eline alan araştırmacıların(!)verdiği yalan yanlış rakamlar ve şehit sayısını fazla göstermek ile Çanakkale Destanının büyüklüğü arasında doğru orantı kurmayı başaran garabet harikası insanlar  maalesef böyle bir kanının oluşmasına sebep oldu. Hâlbuki sanki şehit sayısı 1 milyon olunca Çanakkale daha büyük bir destan mı olacak? Çanakkale’yi büyük, unutulmaz ve bir destan yapan kimliği mücadelesi ve birlik ruhudur, rakamları değildir…

Maalesef diyorum, Çünkü Osmanlı Devleti’nin Çanakkale de vermiş olduğu şehit sayısını kesin olarak bilmek asla mümkün değildir, bunun yanında tahmini rakamlarla bile eğer art niyetiniz yoksa kesinlikle Çanakkale de ki şehit sayısını 253.000 olarak gösteremezsiziniz...

Çanakkale’ye vatan müdafaasına gelen bazı askerlerin kayıtları İstanbul da ki Savaş Bakanlığı tarafından kayda alınmıştı ancak savaşın başlamasından bir  süre sonra askerlik yaşına gelmemiş gençler ve gönüller cepheye ulaşmaya başlamıştı. Gerçi 1916 yılında ki şehit sayılarının halkın paniğinden korkulduğu için az gösterildiği bilinmektedir ama ortalama tahminlerle bile rakamlar kastedilen boyutta değildir…

İsterseniz konuya daha net bir bakış açısı için gerçekçi bir biçimde önümüze rakamlar sunan Genel Kurmay - Askeri Tarih Stratejik Etütler Daire Başkanlığı verilerine bir göz atalım, bakınız o tablo ne diyor:

Şehit: 55.127
Hastanede Şehit Düşen: 21.498
Toplam Şehit: 76.625
Yaralı: 100.177
Kayıp: 10.067
Hava Değişimi: 64.440
Toplam Zayiat: 251.309

 

Evet… Rakamlar böyle diyor… Demek ki nereden bakarsanız bakın Çanakkale ki şehit sayısı 253.000 değildir ancak Çanakkale de ki zayiat sayısı 253.000’e yakındır, zaten bunu bilen art niyetliler bu rakamı şişirerek bu noktaya kadar getirmişlerdir…

Çanakkale talihsiz bir destan işte…

Askerlerimiz talihsiz…

Sadece düşmanları değil şartlarla da ile savaştılar, kazandılar ve unutuldular, Seyit Onbaşı’nın yokluk ve acılar içinde nasıl vefat ettiği malumunuzdur,kahramanlarımızın unutulması İstiklal Savaşı sürecinden sonrada devam etmişti;öve öve bitiremediğimiz Kara Fatma’nın bile Rus Kilisesi’ne muhtaç bir halde vefat ettiğini pek işimize gelmediği için duymak istemeyiz!… Gazilerimize bile sahip çıkmadık… Yıllar boyu önce Osmanlı’nın askerleri olduğu için yüzlerine bile bakılmadığı ortadadır.Yıllar sonra ise; bazı tarih bezirganları tarafından,yıpranmış hafızları ve yıllar boyu unutulmalarının verdiği acı ve kahır ile yaptıkları açıklamalar  abartılarak hatta değiştirilerek bizlere güya doğru tarih olarak sunulmuştur…

Komutanları da talihsiz, bazıları köşeye çekildiler, sustular ve unutuldular…Hatta Mustafa Kemal’i bile savaş yerine geç gelmekle, askeri bilerek kırdırmakla itham edenler olmuştu ve maalesef oluyor…Hem de koca koca profesörler…

Şehitleri talihsiz… 1990’lı yıllara değin doğru dürüst hatıralarına yakışır bir şehitlik bile yapamamıştık… Gerçi 1960’larda bir abidelerini yaptık yapmasına ama Çanakkale Ruhundan bihaber olan bahtsızlar bu anlamlı anıtın yapımında bile yolsuzluk yapmışlardı…

1960’larda bir partiye mensup gençlerin Kadeş Vapuruna doldurularak,güya onları anmaya gittiklerinde çıkardıkları rezalet ise kim bilir ne kadar yaralamış,üzmüştür onları,istif istif rakılar,biralar,plaklar,kasetler,dans,müzik,bin bir rezillik,bu gezide bekaretini bile kaybeden daha çocuk yaşta ki kızlar ve bu vapurun direklerine asılan iç çamaşırları…Bu acı olaydan  40 yıl geçmiş,koca kırk yıl ,değişen ne? Hiçbir şey! Dün sazlı-sözlü şehitlik turu bugün tarihi topların tabyaların dibinde insan dışkıları, bira şişeleri, piknik artıkları… Niye talihsiz dediğimi anlıyor musunuz şimdi?

Savaşın kendisi talihsiz;adam gibi oturup,bu savaş neden başımıza geldi,neden bu duruma düştük,dostumuz,düşmanımız kimmiş,askerlerimiz nelere karşı koymuşlar,gerçekten savaşın şartları neymiş,kısacası bu savaşın gerçekleri neymiş diye düşüneceğimiz yere oturduğumuz yerden yalan,hikaye ve hurafe türetiyoruz.

Hurafe deyince insanlar şaşırıyor burada işin manevi boyutunu kastetmiyorum Çanakkale baştan aya maneviyattır, ruhtur ama yalan ambalajla bu işin tüccarlığını yapmakta bu zaferin büyüklüğü kadar alçaklıktır!

Zaten bu gerçekleri, imkânsızlıklar içinde ki imkânları görmemiz için, gözümüzün önüne kendimizin ördüğü sis ve yalan perdesini kaldırmamız gerekiyor. Çünkü Çanakkale, sadece bir savaştan ibaret değildir, içinde, bugün bile birçok sosyal ve siyasi hastalıklarımıza merhemler barındıran tarihi bir eczanedir, yeter ki takıntılarımızı ve korkularımızı bir kenara bırakarak Gerçek Çanakkale’yi görebilelim…

 Biz ne yapıyoruz? Çanakkale üstüne turlar, geziler,kitaplar,CD’ler bir sürü faaliyet var ama gerçek Çanakkale yok, maalesef bu muazzam savaşı bile rant haline getirenler oldu! Her siyasi kolun ve düşüncenin kendine göre bir Çanakkale’si var artık! El insaf! Elinizi çekin önümüzü açın,’'izm’'leriniz sizin olsun! Milleti,tarihi  ile bari  baş başa bırakın… Metfun ve  mecbur olduğu tarihiyle… Gerçek Tarihiyle….O alması gereken her mesajı kafasını bulandırmazsanız zaten alacaktır…

 

4-Son dönemde bazı basın organlarında yayınlanan ve Çanakkale Savaşına ait olduğu söylenilen, sözüm ona Mehmetçiği Çanakkale de aç bir şekilde savaşmış gibi lanse eden yemek listelerini ve imaları yayına taşımaktan vazgeçilmelidir. Çünkü Çanakkale de Mehmetçik genel olarak aç bir şekilde savaşmamıştır; Mehmetçiğin Çanakkale Savaşlarında yiyecek sıkıntısı çektiği tezi asılsızdır. Belge, bilgi ve hatıratlar çerçevesinde bu hususu incelediğimiz de karşılaştığımız sonuç; Osmanlı Ordusunun  Çanakkale de yiyecek sıkıntısı çekmediğidir!

Çanakkale Savaşlarında yiyecek meselesi ile ilgili yaşanan temel sorun yiyeceklerin koordineli bir şekilde ön hatlarda bulunan askerlere iletilmesi ile alakalıdır, askerlerin aç kalması ile ilgili değildir.

 Bu sorunda zamanla aşılmıştır. Ama şunu belirtmek gerekir ki yiyeceklerin çeşitliliği konusunda subay ve askerler arasında önemli bir fark söz konusudur. Bu fark sadece Mehmetçikle-Subayları arasında değil, Osmanlı askerleri ile müttefik olan Alman subayları arasında da gözükmektedir!

Ama önemli bir daha belirtmeyelim ki son zamanlarda Çanakkale Cephesinde çarpışan Mehmetçikleri aç bir şekilde savaşmış gibi gösteren popülist yazıların yanlışlığının kaynağı da bu sorunun aslını bilmemekte yatmaktadır.

Halbuki Çanakkale de Mehmetçik, yeri geldiğinde siperde tütün, nargile, çubuk keyfi bile yapmış, çok iyi pişirilmiş etler, hatta tatlılar yemiştir. Askerini ulusal vitrini olarak gören milletimiz Çanakkale de de Mehmetçiklerin yokluk yaşamaması için varını yoğunu seferber etmiştir.Olayları çarpıtan ve milletimizin yumuşak karnı olan vicdanından ve duygularından istifade etmek isteyen Çanakkale Tarihi ‘’esnafları’’şunu çok iyi bilmeliler ki,sipariş tarih yazıp,göz yaşı tüccarlığı yapmak sevdiklerini söyledikleri milletimize yapılabilecek en aşağılık hakaretlerden biridir.

En nihayetinde sonuç olarak son sözü Çanakkale de görev yapan subaylarımızdan biri olan Selahattin Adil Bey’e bırakıyoruz;

‘’…Çanakkale Savaşlarında ileri hatlarda ki birliklerin eksiklerini tamamlama, beslenmeyi sağlama gibi konak ve levazım işlerinin de en iyi bir düzen ve gayretle yapılmış olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

En öndeki yerlere kadar her gün birlikler taze ekmek ve sıcak yemeklerini yemişler ve hatta fındık üzüme varıncaya kadar gıdalaşmışlardı…’’

5-Çanakkale de Mehmetçiği bakımsız, pejmürde, teçhizatsız ve çıplak gibi gösteren meşhur ‘’Kahraman Türk Havacıları(!)’’ resmi basılarak ‘’bakın Çanakkale de askerlerimiz bu yokluk içinde bir zafer kazandı’’ söylemi ve buna benzer ifadeler terk edilmelidir; Çanakkale Savaşı on dört ay boyunca sürmüştü, yani savaşın başında gelen bir asker Gelibolu da dört mevsimi görmüştü..Yazın yakıcı ve bunaltıcı bir sıcak, sonbahar da siperleri bile basan sellere neden olan yağışlar, kışın sert ve çetin hava şartları, soğuk havalar ve tabii giyinme ve barınma tedbirlerinin yetersizlikleri dolayısıyla bu hava şartlarının neden olduğu hastalıklar…

 

Dünya Savaşı arifesinde Osmanlı askerleri için  giyim konusu ilk aşama da gerçekten büyük bir problemdi, Osmanlı doktorlarının uğraşmak zorunda kaldığı sağlık sorunlarının büyük bir kısmı da giyim probleminden kaynaklanıyordu.1915 - Çanakkale Savaşları öncesinde yorgun olan Osmanlı askerleri Balkan Bozgunundan daha yeni çıkmışlardı. Bu bozgun sadece tarihe kara bir leke olarak yazılmakla kalmamış, Osmanlı lojistiğini de alt üst etmişti, en modern silahlar Edirne yollarında kalmıştı, düşmandan kaçan eratın maneviyatı son derece sarsılmıştı, giyecekler de son aşamasına kadar Balkan Savaşında kullanılmıştı… Bu facia, ayrıca askerin elinde onarım ve tamir takımlarının bulunmaması nedeniyle üstlerinde ki giyeceklerin eskiyinceye kadar giyilmesi alışkanlığını doğurmuştu. Askerler ortaya çıkan zararları giderme yerine giysilerini bu yıpranmış durumda kullanmayı tercih ediyorlardı. Bu durumun kaçınılmaz bir sonucu olarak da askerde bitkin ve bakımsız bir durum gözleniyordu. Gerçekten askerlerin donanımı yetersizdi görünüşleri yoksulcaydı, genel donanım Avrupa ölçülerinin çok altındaydı, giyim konusunda Makedonya da oluşturulan stoklar Balkan Savaşından sonra patlak veren olaylardan dolayı, geriye alınamamıştı. Balkan Savaşında Osmanlı Ordusunun sahip olduğu donanım, ordu, geri çekilirken düşmana bırakılmak zorunda kalmıştı. Dış ülkelerden yapılan ithalat, Türkiye’nin kredi almaya el verişsizliği ve dünya da mevcut olan genel güvensizlik Osmanlı Devletini zor durumda bırakmıştı çünkü Osmanlı askerinin donanımı konusunda üretim asla tüketimi karşılamamakta idi… Genel manada yoksul denile bilinecek giyecek durumu Osmanlı Ordusunun sağlık bakımında da kritik günler yaşamasının ana sebeplerinden biri idi…

 

 

Düzenli bir giyecek politikası yoktu,fazla giyecekler depolanmıyor ve zaten stok olanlarda deftere geçirilmiyordu.Zaten deftere de geçirmek de mümkün değildi çünkü Osmanlı birlikleri bu dönem de günlük yaşamakta idiler.Balkan Harbinde ki bu durumlardan sonra Çanakkale Savaşlarının hemen başında Osmanlı Ordusu giyecek konusunda yoklukla karşı karşıya kalmıştı.Ülke dışından giyecek getirmek için ekonomi müsait değildi.Balkan Savaşının hemen ardından takvimler 1913’ü gösterdiğinde;Osmanlı askerlerinin çoğu hala üzerlerinde ki kıyafetlerle savaşı idare etmek zorunda idiler.Aylardır üzerlerinde olan bu giysiler,delinmiş,kopmuştu.Çoğu zayıflayan askerin üstünden sarkmakta idi.Bu dönem de askerlerin çoğu bir sefer üniformasına bile sahip değillerdi.

 

Askerler üstlerinde ki giyecekleri ya depoları karıştırarak buldukları bir parça ile rengarenk tamamlıyorlardı yada eski kıyafetlerini giymeye devam ediyorlardı.Kıtaların büyük kısmı kaputsuz olarak iş görmekte idi.Ayakkabı eksikliği özellikle hissediliyordu.Çok sayıda gruplar iple bağlanmış terlikler giymekteydi.İç çamaşır durumu da böyle idi.Askerin üstünde ki iç çamaşırlar gelirken yurdundan getirdiği iç çamaşırı idi.Bu iç çamaşır kullanılamaz duruma geldiğinde onu üstünden çıkaran Mehmetçik,üstüne giyeceği eski üniformasını çıplak bedenine geçirmek zorunda kalıyordu.Ve bu yaz, kış böyle idi…Çanakkale Savaşları başladığı anda ise Osmanlı askerlerinin giyecek durumu yeni yeni düzelmeye başlıyordu.Askerin giyecek konusunda ki lojistik malzemeleri Savaş Bakanlığının Levazım Dairesi tarafından sağlanmakta idi.Balkan Savaşları sonrasında yaşanan kötü manzaraların bir daha yaşanmaması adına giyecek konusunda bazı tesisler faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardı.

 

 

Ahırkapı ve Eyüp de  dikimevleri açılmıştı,İstanbul da Feshane de ,Bunun yanında Hereke,Karamürsel ve İzmit ile İzmir de birer kumaş fabrikası faaliyette idi…Ancak bu fabrikalarda Mehmetçiğin giyim sorununu tamamen giderme konusunda elbette yeterli değildi,çünkü Çanakkale de savaşan asker sayısı Haziran 1915 de ortalama 252.000 asker olmuştu,bu nedenle Anadolu da ki dikim evlerinden hatta Osmanlı halkının evlerinin altlarına açtıkları dokuma tezgahlarından destek alınmıştı.

 

 

Bu yollardan sağlanan giyecek eşyalar,Akbaş, Kilya ve Lapseki de ki eşya ambarlarına getirilmiş ve buradan askere dağıtılmıştı.Çanakkale de ki 5.Ordu’nun giyim sorunu bu gibi çözümlerle giderilmeye çalışılmış fakat tam tekmil bir şekilde savaş boyunca hiç halledilememiştir bu nedenle erat bazen farklı kıyafetlerle veya kışın ve sonbahar da yazlık kıyafetlerle savaşmak zorunda kalmıştır ancak şunu önemle belirtmek gerekir ki Mehmetçik Çanakkale Savaşında son yılarda belirtildiği gibi pejmürde,yırtık ve ne olduğu belli olmayan kıyafetlerle hiç savaşmamıştır.Belki yokluk nedeniyle askerin kıyafeti kalitesizdi,tam bir düzen söz konusu değildi ama asker kesinlikle son yıllarda aktarılmaya çalışıldığı şekilde ayakkabısız,kıyafetsiz savaşmak zorunda kalmamıştı.Bu durumu anlamak için o dönemde Çanakkale Cephesinde çekilmiş olan fotoğraflara dikkatli bir şekilde bakmak yeterlidir.

 

 

Son dönem de peyda olan bu görüşler genel olarak ‘’Çanakkale’nin Kahraman Türk Havacıları’’olarak basınımızda yer alan asılsız fotoğraflara dayanmaktadır. Asılsız diyorum çünkü onların Osmanlı askeri olmadığı da artık kanıtlandı, bu işin uzmanı olan kişilerin yapmış olduğu araştırmaların nihayeti bu şekilde...

 

İşin hakikatine bakarsanız aslında bu uzman görüşlerine bile ihtiyacınız yok, söz konusu fotoğraf ile gerçekten savaş zamanında Çanakkale de çekilmiş bir Mehmetçik resmini yan yana koyduğunuzda vicdanınız, gerçeği hemen görecektir.

6-Çanakkale de cereyan eden muharebelerde İngilizler tarafından Osmanlı askerlerine karşı gaz kullanıldığını iddia edip, Churchill’ için de  ‘’Türkler insan değildir onlara gaz atalım’’demiştir, şeklinde ki asılsız tarihi bilgileri inatla gazete köşelerine taşımaktan vazgeçilmelidir, Çünkü ne İngilizler Çanakkale de gaz kullanmıştır ne de Churchill böyle bir söz söylemiştir; Çanakkale Savaşlarında, bazı tarihçiler(!) tarafından kimyasal gaz olarak yorumlanan ve Osmanlı arşivlerinde niteliği "muhnik gaz"(boğucu gaz) olarak değerlendirilen, sarı ve yeşilimsi lekeler bıraktığı iddia edilen dumanlar rüzgârsız havalarda bombardımanın yoğun olduğu ve hava dolaşımının az olduğu siperlerde iz bırakan cordite dumanıdır.. Kesinlikle kimyasal gaz değildir.. Zaten ufacık bir yarımada olan Gelibolu Yarımadasında coğrafi ve meteorolojik nedenlerden dolayı kimyasal gazın kullanıp kullanılamayacağı bile tartışma konusudur. Üstelik savaş sırasında siperler birbirine çok yakındır, buna niyetli olan kimse durum uygun olsa bile kendi askerinin zarar görmeyeceğini garanti edemez! Eğer böyle bir şeyin mümkün olabildiğini ve Osmanlı’nın da karşı çıkmadığını düşünürsek o dönemde müttefikimiz olan ve İngilizlerin gaz konusunda hızlarına yetişemedikleri Almanlar bu işi İngilizlere bırakmazlardı, bundan emin olun! Buna binaen zaten Batı Cephesinde Almanlar, kimyasal gazı nitelikli biçimde ilk kullananlardır.

Çapı -çevresi yerinde ilk kullanımı 22 Nisan 1915 de yapıyorlar, fosgen gazını, Aralık 1915 de kullanıyorlar, hardal gazını 1917 de kullanıyorlar ki zaten Ocak 1916 da Çanakkale Savaşları bitiyor… Ve bunu becerebilen sadece Almanlar… Çanakkale Savaşının özellikle Mayıs-Temmuz 1915 tarihleri arasında İngilizlerin elinde zaten Çanakkale de kullanabilecekleri kimyasal silahları yoktur. Churchill Çanakkale de gaz kullanmak istemiştir bu doğrudur ama ‘’Türkler insan değildir onlara gaz atalım ‘’şeklinde bir demeç vermemiştir. Batı Cephesinde ki cinnetimsi düğümü açma adına taktiksel bir formatta açılan Çanakkale Cephesinin, bir an önce Osmanlı zaferi ile nihayet bularak kariyerini sürülecek bir lekeden çekinen Churchill hızlı sonuç alma adına bunu düşünmüştür.

 İngilizler Çanakkale’ye toplam 3600 adet gaz tüpü göndermişlerdir. Bu tüplerin 600’ü Gelibolu’ya önceden gönderilmiştir ama hem Hamillton’un gaz kullanımına karşı olması hem de bilimsel gerçeklerden dolayı kullanılmamıştır. Diğer 3000 tüp ise gelmeden önce İtilaf Devletleri Gelibolu’dan çekilmeye başlamıştır. Bu tüplerin yanına eklenen önceden gelen 600 tüpte Filistin Cephesinde kullanılmak üzere Mısır’a gönderilmiştir. Sonuç olarak ne Çanakkale Savaşlarında Kimyasal Gaz kullanılmıştır ne Churchill, Türkler için ‘’Bunlar insan bile değil’’deyip kimyasal gaz atılması için emir vermiştir. Hatta İngilizler ve Anzaklar’ın dağıtılan gaz maskelerini Türkler temiz savaşır deyip de takmaktan vazgeçmeleri de Alan Moorread’ın bile cazibesine kapıldığı bir Çanakkale yalanıdır... Bunların hepsi, bu milletin yumuşak karnı olan milli ve dini duygularından istifade etmek isteyen Çanakkale Tarihinin kes-kopyala-yapıştırıcı internet âlimlerinin(!)uydurduğu sanal yalanlardır! Kanmamamız şiddetle tavsiye olunur!

Sonuç   

Sevgili dostlar, Tarih bir milletin hafızasıdır! O millet kendi tarihine ne kadar soğukkanlı ve gerçekçi yaklaşırsa ileri de aynı şeyleri yaşaması o denli zordur. Biz Çanakkale Savaşlarına dair işin hep kolay yanına, ruhumuzu ve gururumuzu okşayacağı,bize dayanaksız heyecanlar yaşatacak  taraflarına dikkat çekiyoruz. Hâlbuki ellerimizi kafamızın arasına alıp, Yahu! Bir zamanlar Topkapı’dan yazdığımız fermanlarla dünyanın gidişatına yön vermişiz, ne olmuşta Çanakkale de yedi düvele karşı çarpışmak zorunda kalmışsız, ne olmuşta bu derece kötü duruma düşmüşüz, ne olmuşta bir zamanlar Memluklulara silah satan, her bilimsel atılımı diğer devletler tarafından heyecanla beklenen koca Osmanlı, Almanların vereceği iki topa bir mermiye el açacak duruma düşmüş, ne olmuşta bir zamanlar taklit edilen Osmanlı toplumu papağana dönmüş, diyeceğimize hala beynimizi uyuşturacak işlerle meşgul oluyoruz.. Biz bu abes meşguliyet içinde iken araştırma ve incelemeden yoksun yazıları ile bazı sözde tarihçilerde buna tuz biber ekmektedirler!

Elbette Çanakkale müthiş bir destandır, fakat bu destanın başkentini düşmandan korumak zorunda kalan bir ordu tarafından yazıldığını sakına unutmayın, yani biz bu destanı olası bir savunma savaşı olarak yazmışız, ne acı bir durum… Bunun için doğru, objektif, tarafsız bir mercekle olaylara bakıp, tarihimizi yorumlamalıyız, ne güzel demiş Dede Osman;’’incir ağacından oklava, arpa unundan baklava olmaz’’ diye… Tıpkı bu sözde ki incelikte olduğu gibi; tarihini doğru okumayanlardan, bilime ters düşenlerden, ,araştırmayanlardan da büyük millet olmaz…

Şimdi lütfen, yazının başında sunduğum Vladimir Jabotinsky’nin o güzel hikâyesini tekrar anımsayın; tıpkı o kasaba gibi bugün, Çanakkale Savaşları da içine sokulan yalan yanlış bilgilerle aslını ve hakikatini yitirme gibi ciddi ve büyük tehdit altındandır. Aynen kasabanın kurtuluşu konusunda orada yaşayan ahalinin fikirler belirtmesi gibi Çanakkale Savaşlarının nasıl doğru anlatılacağı konusunda değişik projeler mevcuttur…

Fakat kirletilen, üstüne yalan ve yanlış tohumları ekilen Çanakkale Savaşlarına dair gerçekleri öğrenmemiz ve bu kıymetli savaşları yeni kuşaklara doğru ve gerçekçi biçimde anlatmamız için yapılacak tek şey bilimsel olmak ve bilime sığınmaktır. Belki bu durum tıpkı kasabalının verdiği tepkiler gibi alışkanlıklarımızdan ve aidiyetlerimizden kaynaklanan bazı çıkışlar ve muhalif hareketlerle karşılaşabilir, bu hiç mühim ve önemli değildir. Çünkü millet olarak elimizde bir tane Çanakkale vardır ve onu da kaybetmeye ve kirletilmesine müsaade etmeye hiç niyetimiz yok... 


  39016 defa Görüntülendi.

**********************

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri Tuncay Yılmazer'in benimsediği anlamına gelmez. Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederiz.

**********************

Makaleye Yorum Ekle

 

YORUMLAR

658_Cemalettin Yıldız. 12-03-2009, 08:49:04
Ozan Kardeş Çanakkaleye verdiğiniz önemden dolayı size teşekkürlerimi sunarım.Çalışmanız çok hoşuma gitti ,sizi tebrik ederim,Çanakkale araştırmacılarının böyle bir uyarıya ihtiyaçları vardı.Tespit ettiğiniz yanlşlar konusunda sizinle hemfikirim.Biliyorsunuz tarih belgeye dayanmalı,insanlar hiç bir belgeye dayanmayan hayal ve rüyalarını tarih diye genç nesillere yutturmaya çalışmamalı.Ben Çanakkaleli emekli bir öğretmen , bir şehit torunu ,yerel tarih araştırmacısı ve bölgeyi ziyaretcilere tanıtan biralankılavuzu olarak sizin karşılaştığınız yanlışların çok dahafazlasıyla karşılaşıyorum.Size birkaçını örnek olarak vermek istiyorum.Burayı ziyarete gelen ilköğretim veya lise öğrencisi soruyor,hocam kışın buralara yağmur yağınca dereler hala kan akıtımış değil mi? denizi n içindeki siyahlıklar şehitlerimizin kanları değil mi?,Mehmt Çavuş düşmandan kaçmamak için ayağını makineli tüfeğe zinçirlemiş değil mi?,şehitlerimiz geceleri buralarda geziyormş siz seslerini duydunuz mu?,Medineden Peygamberiz gelerek düşmanları yoketmiş gibi.Çoçuklar bu yanlış bilgileri ya yazılı basından ya görsel basından yada çevreindeki büyüklerinden veya öğretmenlerinden duyarak geliyor bizimlede sorguluyor.Bizde elimizden geldiğince doğrusunu söyleyerek açıklıyoruz. Onlara Çanakkale 1915 ibir daha yaşamamak için tarihimizi doğru öğrenmemiz gerektiğini anlatıyoruz ,elimizden geldiğince.Bu başarılı çalışmalarınızın devamını bekliyorum.Bir büyüğün olarak ,sizden açizane bir ricam var. Yazımın başlığında olduğu gibi İğneyi Kendine ,Çuvaldızı Karşındakine Batır. atasözümüzde olduğu gibi, Çanakkalede yanlış yapanların belgelere dayanmadığını yazıyorsun fakat karşılarına hiç bir belge koymuyorsun.Gaz ,gieçek ,yiyecek konuları öyle senin yazdığın gibi kesin olumlu olmadığını göreçeksin . Saygılarımla.
 
659_OZAN BODUR 12-03-2009, 10:19:01
Sn.Cemal Bey,sizi ve çalışmalarınızı Çanakkale de öğrenci olduğum dönemden bilirim,keşke her alan kılavuzu veya rehberi bu konularda sizin gibi hassas olsa...O bölge de gerekli düzenlemer yapılmadan önce bir tarih bilimi öğrencisi olarak gönüllü rehberlik yaptığım dönemde örneklendirdiğiniz fecaat anlarını sizin kadar yoğun olmada yaşadım...

Ancak maalesef mesele bir zihniyet meselesi olmuş...Ne demek istediğimi net olarak anladığınızı düşünüyorum.O bölgeyi ve vicdan ile cüzdan arasında o bölge de dönen dolapları benden çok daha iyi bildiğinizinde farkındayım.İnsanların belge-bilgi tahribat ,tarihi yanlışlık hiç umrunda değil...Gelen çoğu ziyaretçi belleklerine oturtulmuş ve maalesef yalan yanlışl bilgillerle donatılmış muharref bir Çanakkale Savaşı dinlemeye geliyorlar...

Verdiğiniz öğütler başımın üzerindedir,siz gibi bir büyüğümün yazmış olduğu yorum da ayrıca beni onure etmiştir...

Saygı ve sevgilerimle...
 
660_ramazanarı 12-03-2009, 13:24:35
değerli yazarım,
güzel konulara temas etmişsin de bazı eksik kalan hususları belirtmek luzumunu hissettim.şimdi emekli bir asker olarak savaşı tahayyül etmek ve bizzat savaşı kuzey ırakta yaşayan biri olarak birkaç hatırlatmada bulunayım çorba tuz misali dedim.
sayın hocam tarih sadece yazılanlar değil yaşananlardır bence..şimdi erzak konusu efendim genelkurmay ATESE de böyle yazıyor. İyi de benim dedemin yaşadiklarını genel kurmay bilmiyor.Ç.kale turizm derneği tarafından ANILARLA ÇANAKKALE adlı eserde de dedemin yaşadığı olayı başka bir askerde anlatıyor. şimdi bu haber haberi vahit bir haberm i onu merak ediyorum. olay şu savaşta ingiliz katırları inat eder (14.000-16.000) ve türk siperlerine kaçarlar ve bu katırları askerlerimiz bekletirler. ve hayvanın pisliğinin içinden arpa-buğday tanelerini (hazmedemediği için) temizleyip taşla ezip açlıklarını giderdiklerini ben dedemden duydum.şimdi bu konuyu ahmet esenkaya ve kenan çelik hocalarıma da sordum.olabileceğini söylediler.şimdi sorum şu hangi tarih senin okudukların mı yoksa benim kimi? bu bir.ikincisi karl mülman alman lojistik sorumlusu 18 mart ta vaziyeti anlatıyor türk topçusunun top başı yani bizim silah payı (namlu payı) mermi miktarı ancak bir elin parmakları kadar dı diyor.hangisi doğru ? hani lojistik sıkıntımız yotu? askerin giydiği elbiseyle senin yazdıkların çelişiyor.hem eskiydi giydikleri diyorsu hemde lojistik tamdı diyosun hangisi.ben bu olayı hulki cevizoğlunu alanda gezdirirken tartıştım.hulki hocam senin gibi açıklamıyor.burada bir rant vardı ben onu açıkladım.yoksa askerin kimliğini sorgulamadım diyor .bende askerin türk olduğunu en içten duygularımla söylüyorum.siz isterseniz top başındaki askerlerin bir esas duruşlarını bakışların tekrar o tarih bilgilerinize dayanarak bir daha inceleyin bakalım gönlünüz size ne cevap verecek.asker hep bir numaralı kıyafetle savaşmaz bazen tamirhanede bakım esnasında eski elbise giyer.siz arbanız bozulunca smokinlemi araç altına yatıyosunuz.gaz konusuna gelin ce cemalettin yıldız hocam açıklamıştı .bir gezide nuri yamut şehitliğine yaklaşı 100-150 metre kuzey doğusunda sanıyorum Ashmet Bartlet ingiliz yazar ın gördükler çok ilginç. olay şu 4-5 türk askeri birbirlerine dayanmış vaziyette ve aynı istikamete bakarak ölmüşler ve üzerlerinde mermi izi ve yanık izi yok.bunu merak ettim acaba nasıl öldüler sizce ... topçuların hale n kullandıkları gazze de de göürüldüğü üzere beyaz fosfor dediğimiz mermi olmasın sakın? bu gaz ilk patladığında öldürücü özelliğe sahip.muhafazakar basın belki ileri gidiyor katılıyorum.ama bir ulusal basının bir eserini görelim.örneğin hala çizgi de olsa bildiğim kadarıyla bir filmleri yok.yoksa seyit onbaşı ya adrenalinle topu kaldırırlardı değilmi.saygı ve hürmetlerimle.(e) topçu yüzbaşı R.arı
 
661_Ali TUNCTAN 12-03-2009, 14:02:19
Arastirma yapmadan boyle bir yazi yazmadiginizi dusunuyor ve size tesekkur ediyorum. Ancak ozellikle 4.bolumde gecen, askerimizin ac kalmadigina dair kisma ithafen sunu soylemek istiyorum: Son Bulusma isimli belgesel filmde son gazilerimizin kendi agizlarindan olay biraz farkli gibi... Genel anlamda yazinizi begendim. En kisa surede ailecek Canakkale'yi gezmek ve gercek bir rehberden dinlemek istiyoruz. Yazi icin tekrar tesekkurler...
 
662_OZAN BODUR 12-03-2009, 14:24:38
Kıymetli büyüğüm Ramazan Bey,öncelikle ilginiz için teşekkür ederim...

Sizin sorularınıza ve benim cevaplarıma gelince;

1-Bunu yazarken bile utana sıkıla yazıyorum ama yazdıklarımı pek dikkatli okumadığınız belli..Ben Çanakkale de lojistik sıkıntısı olmadığını iddia etmedim,yemek konusunda yiyecek madde vardı bunları ön hatlara ulaştırma sorun olmuştu dedim...Giyecek konusunda ise;savaşın hemen başında Osmanlı'nın giyecek sıkıntısını ve bu problemi nasıl aşmaya çalıştığını net biçimde açıkladım...Anlaşılan biraz daha teferruatlı anlatmam gerekiyor;

Çanakkale Cephesinde diğer konularda olduğu gibi beslenmenin ana maddeleri de İstanbul’dan sağlanmakta idi. Bunun yanında Çanakkale ve çevresine kurulan merkezler ile beslenme sorunu halledilmiştir.

Çanakkale de bulunan Başkomutan Vekili Enver Paşa 19 Şubat 1915 de bazı birlikler için yaklaşık üç aylık yiyeceğin depo edilmesini emretmişti. Bu durum savaşın hemen başında Osmanlı da Çanakkale Cephesi için bir beslenme sorunun olmadığını göstermektedir.

Çanakkale Cephesinin açılmasının ardından Nisan 1915’den sonra Çanakkale Cephesinde savaşan Mehmetçiklerin beslenme sorumluluğu 5.Ordu Menzil Müfettişliğine verilmişti.

Ordu bünyesinde bulunan askerlerin yiyecek ve hayvanların yem ihtiyacı Tekâlifi Harbiye usulü ile Osmanlı halkından toplanmakta idi. Halkın elinde bulunan buğday, çavdar, mısır, arpa, yulaf, fasulye ve nohut gibi beslenme maddeleri ve kuru ot ile saman gibi hayvanlar için besin maddeleri Levazım Dairesi tarafından halktan toplanarak Çanakkale Cephesine yollanmıştır.

Normal şartlar da bir Mehmetçiğe günlük verilmesi gereken besin;600 gram un250 gram et yada 125 gram kavurma,pastırma,sucuk veya konserve et,86 gram pirinç,10 gram yağ,20 gram soğan ve tuzdan ibaretti.Bununla birlikte erlere günlük et istihkakının 1/4’üne karşılık kuru fasulye,nohut,konserve sebze yada yaş sebze verilmesi düşünülüyordu.

Şunu belirtmek gerekir ki yukarı da ki liste hedef listedir verilmesi düşünülmüştür ve gerektiği belirtilmiştir fakat savaşın ilerleyen günlerinde Çanakkale’nin bazı cephelerinin ön hatlarında bırakın bu listeyi, askere yemek vermek konusunda bile zorluk çekilmiştir.Bu doğrudur Ancak bu zorluk yiyecek sıkıntısından değil savaşın ve cephenin şartları ile düşmanın konumundan kaynaklanan olanaksızlıklardır.

Toplam da baktığımızda Mehmetçiğe verilmesi düşünülen besin değeri 3.000 kaloridir,ancak cephe de ki duruma baktığımızda bu hedefin uzağında tablolarla karşılaşmaktayız,bunun yanında cephe de Mehmetçiğe verilen yemekler genel de bakliyata dayanmakta idi bu da yaş sebze yememelerinden dolayı askerler de ağır kemik ağrılarına sebep olan iskorpit hastalığının görülmesine sebep olmuştu.Doktorların ve kurmayların uyarılarından sonra bu sorunun önene geçmek için bazen askerlere pırasa yemeği dağıtılmakta idi.Pırasanın yendiğine dair bir bilgiye 27.11.1915 tarihli Mehmet Fasih Bey’in hatırasından ulaşıyoruz;

‘’…yemek gelmiş, ısıttılar oturup yedik, pırasa ve pilav…’’

Burası bir cephe idi ve şiddetli savaşlar oluyordu elbette çeşitli eksiklikler olacaktı ve askerin her birini tatmin etmek asla mümkün değildi her birinin yemek konusunda çeşitli hasretleri bulunmaktaydı, örneğin Çanakkale Savaşlarına bir ihtiyat zabiti olarak katılan Münim Mustafa,bakın hatıraların da ne diyor:

‘’…orada bulunduğumuz müddet zarfında gözümüzde tüten şeylerden biri de şeker(akide şekeri) ve sirke idi.Ah!Bir damla sirke…Bir parça şeker!Ne enfes şeymiş!Dünyanın bu nefis gıdalarını görmek kokusunu duymak da yeter!Ah bir tabak salata!...’’

Çanakkale de ki Osmanlı Ordusu için gereken yiyecekler ve orduda hizmet veren yük ve binek hayvanlarının yemleri Osmanlı halkından Tekalif-i Harbiye usulü ile toplanmakta idi.Savaşın başlangıcında Çanakkale Cephesinin tüm ihtiyaçları Savaş Bakanlığına bağlı olan Genel Levazım Dairesi tarafından toplanmakta idi.5 Nisan 1915 tarihiden sonra ise Çanakkale de ki Osmanlı Ordusunun beslenme ve yem ile ilgili tüm sorumlulukları 5.Ordu Komutanlığına verilmişti.

Besin konusunda öncelik verilen madde ekmekti.Çanakkale adlı bir hatıra kitabı bulunan A.B.D. uyruklu Yüzbaşı G.Fortescue hatıralarında’’…Beni İstanbul’dan Çanakkale’ye getiren nakliye gemisinin ambarları ekmek ve dikenli tel ile dolu idi Türk savaş usulünün zembereği bunlardı…’’demektedir.

İşte İstanbul’dan gemilerle Çanakkale’ye giden bu ekmeklerin yapılması içinde yine halkın kapısı çalınmıştı.Halkın elinde bulunan tüketim fazlası yiyecek maddelerden özellikle ekmek yapımında kullanılabilecekler birer birer toplanmıştı.Buğday,mısır,çavdar,vs…Bunun yanında yiyecek istihkakı içinde yine halkın elinde tüketim fazlası bulunan mercimek,fasulye,nohut vs. toplanmıştı.Ayrıca Osmanlı Ordusunda kullanılan binek ve yük hayvanları için de kuru ot,arpa,saman,yulaf gibi maddelerde Savaş Bakanlığı Komisyonları tarafından halktan toplanmışlardı.

Genellikle İstanbul ve Çanakkale yöresinde ki halktan toplanan ekmek maddelerinin Çanakkale’ye iletilmesinden sonra 5.Ordu bünyesinde kurulan Burgaz ve Gelibolu da ki ekmekçi takımlarının yoğun çalışması ile cephede savaşan Mehmetçik ekmek ve peksimet sıkıntısı çekmemişti.

Çay ve şeker konusuna ise özel bir itina gösteriliyordu çünkü bunlar o dönem de yurt dışından getirilen maddelerdi,bu bapta önce Levazım Dairesi sonra da 5.Ordu tarafından piyasada bulunan toplam çay ve şekerin %25’ine el konulmuş ve diğer kalan kısmı halkın tüketimine bırakılmıştı.Bu konuda da Gülecik,Bayırköy,Yerlisu ve Karapınar da oluşturulan 5.Ordu Menzil Çayhaneleri ile sorunun önüne geçilmiştir.

Genel manada yiyecek konusunda sıkıntı yaşamamak içinde Akbaş,Malular,Uzunköprü,Keşan,Ilgaredere,Biga,Karabiga,Gelibolu,Lapseki,Burgaz ve Işıklar da erzak ambarları oluşturulmuştur.

Tüm bunların sonucunda Amerikalı gazeteci Arthur Raul’ün Mayıs 1915de ki gözlemleri önemlidir.O Mayıs 1915 tarihinde ziyaret ettiği Çanakkale Cephesinde Mehmetçiklerin sabah kahvaltısında çay,keçi sütünden peynir ve zeytin ile esmer ekmek yediklerinden söz etmektedir.Aynı gazeteci öğle ve akşam yemekleri hakkında da bilgi vererek;’’…askerlerin çok iyi pişirilmiş et,pirinç ve tatlı bile yediklerini bir köylü Türk’ten çok daha iyi beslendiklerini gördüm…’’demektedir.

Bu konuda Cemil Conk da hatıralarında ‘’…her ere günde 900 gram ekmek verilirdi.Sıcak yemeklere de gelince Pirinç çorbası,etli fasulye,etli nohut,bulgur pilavı,kuru bakla ve hoşaf.Çerez olarak da kuru üzüm ve kuru fındık dağıtılmakta idi.Aynı zamanda vakit vakit tütün de dağıtılırdı…’’demektedir.

Çanakkale Savaşlarında Osmanlı Devleti adına görev yapan küçük rütbeli ve kurmay konumunda ki subayların hatıralarına genel manası ile baktığımız dada görülecek tablo ve varılacak kanı aynıdır; Çanakkale de Osmanlı Ordusu beslenme sorunu yaşamamıştır!

Mesela Kanlısırt da ki en kanlı çarpışmalarda görev yapan Mehmet Fasih Bey de hatırlarında bazı yiyecek isimleri vermektedir;

‘’…bir kahve pişirip içtim, biraz sucuk yedim, bir çubuk doldurup içtim…’’

‘’…bir bardak çay,bir dilim ekmek,birkaç hurma ile yuvarlandım ve nargileyi doldurarak sabah keyfi yaptım…’’

Bununla birlikte Çanakkale de ki en rütbeli Türk subayı olan Esat Paşa da Çanakkale de ki bir yemek listesinde şu isimleri vermektedir;

‘’…kadınbudu köfte, omlet, domates dolması, pilav, ayva kompostosu ve kahve…’’


Veya Yine Cemil Conk;

‘’…harbin bütün şiddetine ve yorgunluğuna karşın silah arkadaşlarımın ve askerlerinin neşesi yerinde hatta bu akşam ikinci tabur bizi ve bütün Alay Subaylarını kuzu ve helva ziyafetine davet etti…’’

Yine Çanakkale de savaşan subayların hatıralarını incelediğimiz de eratın tütün,nargile,kahve,çubuk gibi keyiflerinin düşünüldüğünü ve siperleri elektrikle ve mumla aydınlatılıp,mangallarla ısıtılan Mehmetçiklerin vücut enerjilerinin önce korunması sonra yükseltilmesi için kendilerine çeşitli kuruyemişlerin dağıtıldığını görmekteyiz.Örneğin;açlığı önlemesi için;hurma,soğuk bahar ve kış şartlarında ishali önlemesi için,leblebi,erata enerji vermesi için;fındık ve ceviz,askerin uzun süren taarruzlar da psikolojisinin düzgün olmasını sağlamak ve uyku problemini çözmek için;afyon sakızı dağıtıldığını görmekteyiz…

Savaşın ilerleyen günlerinde ise İtilaf Devletleri Osmanlı Ordusunun lojistik destek alamaması adına çeşitli gıda taşıyan gemileri bombalamıştı,bu bombardımandan nasibini alan gıda taşınan limanlarda vardı,bunlardan biri de Akbaş limanı idi,bu ve benzeri bombardımanlar sonrasında ise mutfaklara uzak hatlarda bulunan Mehmetçiklere ekmekten daha uzun süre dayanması nedeniyle ekmek kadar besin değeri olmayan peksimetler dağıtılmıştı.

Ancak tekrar belirteyim ki bu sorun yiyecek sıkıntısından yaşanan bir problem değil onu koordine etme ve askerlere verebilme ile alakalı bir sorundu. Çanakkale Savaşında askerlerimizin aç savaştığına dair popülistçe yazılan yazıların kaynağı da bu farkı ayrıt edememe veya bilinçlice etmeme esasına dayanmaktadır.

Başarıla bilindiği zaman yemeklerin nasıl sıcak bir şekilde ileri hatlarda savaşan Mehmetçiklere dağıtıldığı konusuna gelince;ileri hatların gerilerinde taburların mutfakları bulunmaktaydı,pişirilen yemekler,tahta sandıklar içinde konan temiz gaz tenekeleriyle,eratın ‘’uzun kulaklı filozoflar’’dediği eşeklere yüklenmekteydi.

Bu hayvanlar,koşarak ileri hatlara giderler ve askerler onların ayak seslerini duyduğunda karavanalarını hazırlarlardı,Bu suretle cephe gerisinde pişen sıcak yemekler fazla bir tehlikenin ve engelin olmadığı anlarda Mehmetçiğe ulaştırılmış olurdu…

Askerimizin besin konusunda yaşadığı gerçek sorun su meselesi idi.Askerin İçecek suları hep kireçli,fena kokulu,acı sulardı.Tesadüfen bardağın içinde biraz su kalsa bir müddet sonra bardağın dibinde tebeşire benzer beyaz bir tortu görünüyordu…Sadece Osmanlı askerleri değil İtilaf Devletleri askerleri de su meselesinden dertli idi.


2-Siz asker olduğunuzu belirtiyorsunuz,siz çok iyi bilirsiniz ki bu necip millet askerini ulusal vitrini olarak görür,ymez ona yedirir giymez ona giydirir,ben de bir arihçiyim, ve durumun Çanakkale de böyle olduğunu biliyorum...

Benim bildiğim kadarı ile Osmanlı da son çöken şey askeri kurumlardı ve bu kurumun katı kuralları devletin yıkılışının son rahlesine kadar geçerli idi,o iki pejmürde kıyafetli insanın Osmanlı askeri olmadığı ve Çanakkel de savaşan Mehmetçiklerin genel görüntüsünü yansıtmadığı ortadadır...

Dikkatimi çeken husus bir Alman subayından örnekler sunmanız idi,Çanakkale Savaşları hakkında okuma yaparken lütfen Alman kaynaklı olnalrı çok dikkatli okuyunuz çünkü nasıl ki biz bugün sağa sola asker gönderdiğimiz zaman bunu iç politika da halkımıza anlatmak için;asıl menfaatlerimizi saklayarak oranın halkının buna ihtiyacı var,onlar kimsesiz,onlar garibandır tarzında bir propaganda yapıyorsak bundan yaklaşık bir asır önce de Almanlar böykle yapmışlardır..İç politika da Alman halkına Türklerin kendilerinin yardımına ihtiyaç duyduğunun anlatılması için propagandavari bir tarzla gariban-kimsesiz-pejmürde-yanlız bir Türkiye-Mehmetçik tablosu çizilmiştir.Türkleri gariban ve kimsesiz gösteren yazılar ve resimlerde o dönemde Alman savaş magazini dergilerinin sayfalarında yer almıştır o meşhur havacılar resmi de bunlardan biridir...

3-Gaz meselesine gelince bundan 2 hafta önce yine bu site de yaklaşık 40 sayfalık Çanakkale de gaz kullanılmış mıdır konusun hakkında bir çalışmam yayınlandı o çalışmada gaz konusunda kafanıza takılabilecek tüm hususlara değinmeye çalıştım ama burada özellikle belirttiğiniz olaya değineyim...

Çanakkale Savaşlarında Kimyasal Gaz kullanıldığını iddia eden tarihçilerin sığındığı örneklerinden biri de sizin belirttiğiniz gibi İngiliz Gazeteci Ellis Ashmead Bartlett' in Savaş Notlarında gizlidir; orada geçen ifade şudur;

‘’Yirmi dört saat öncesine kadar düşmanın elinde bulunan derenin bu kısmını görmek üzere yukarı doğru yürüdüğüm zaman muharebenin iz olmak üzere bırakmış olduğu insanın içini sızlatan enkazı gördüm; ötede beride yarısı toprak içine sokulmuş cesetler, alelacele kazılmış mezarlar bazıları kırık ve ekserisi sapasağlam yüzlerce tüfek ve süngü, yüz binlerce atımlık kurşun, siper kazmaya mahsus alet ve edevat, ekmek somunları, askeri eşya, asker mektupları imamlardan birinin vaaz kürsüsü, kaput ve çantalar, battaniye ve çuvallar mutfak edevatı, odun yığınları, cesur askerlerimizin süngü hücumuyla Türklerin içine saldırdığı zaman nasıl bırakılmış ise öylece duruyordu.. Muhtelif yerlerde büyük ateşler yakılmıştı. Etrafta bulunan ve alelacele toplanan Türk cesetleri, bu sıcak iklimde bir an evvel kurtulmak en mühim bir mesele teşkil ettiğinden dolayı " ateşte yakılıyordu" , bunlardan etrafa yayılan çürümüş ceset kokusu hakikaten dayanılmayacak derecede iğrençti. ‘’

’Derenin bu kısmında atla yürümeye müsait olacak surette iyi yollar yapılmamış olduğundan ve bir de yolumuzun önüne çıkan engeller ile karşıdaki siperlerden atılan kurşunlardan dolayı attan aşağı inmek mecburiyeti vardı. ‘’

‘’Herkes yaya yürüyordu, yeni işgal edilmiş siperleri teftişten dönen tümen kumandanı ile beraberindeki kurmay heyetine tesadüf ettim. Bu yolda yine aynı şekilde bir sel gibi gidip gelen teskerecilere de rastladım ki bunlar son yirmi dört saat zarfında hiç durmadan yaralılarımızı taşımakla meşgul idiler. Hücumumuzun son derecede başarılı olduğu ve düşman siperlerinde canlı bir ferdin kalmadığını bunlar övünerek anlatıyorlardı. Teskereciler yeni hazırlamış olduğumuz ufak bir mezarlığa gömmek üzere maktullerimizi de taşıyorlardı. ‘’

‘’Burası da derenin içi gibi enkaz ve pislik ile doludur, her taraftan dayanılmaz derecede iğrenç bir koku yayılıyor ve milyonlarca sinek sürülerle hücum ediyordu. Bir köşede tüfeklerini dizleri üzerine aykırı koymuş ve birlikte oturmuş yedi Türk vardı. Bunlardan biri, arkadaşının boynuna kolunu dolamış ve yüzüne mütebessimine bakıyordu. İşte bu anda ölüm, bu yedi arkadaşı avlamıştı. Bunların tamamı sanki uyuyor gibi görünüyorlardı çünkü bu yedi Türk askerinden ancak birisinde yara izi gördüm.’’

İngiliz Gazeteci Ellis Ashmead Bartlett' in şehit olan yedi Türk askerinin ancak birisinde yara izi görmesi hadisesini de kimyasal gaz saldırısı olarak yorumlamak Dünya Savaşı tarihini pek bilmemekten kaynaklanmaktadır.

Çünkü Birinci Dünya Savaşında top ateşinin fiziksel hiçbir yaraya yol açmaksızın insan yığınlarını anında öldürdüğü durumlar olmuştur. Yani gözle görülür yaralanma belirtisi taşımayan ölümcül vakalardan söz ediyorum. Bu duruma askeri-tıp literatüründe ‘’gülle şoku’’ismi verilmiştir. Sözüm ona; İngiliz Gazeteci Ellis Ashmead Bartlett' in ‘’Bir kolunu arkadaşının boynuna dolamış, yüzündeki gülümsemeye bakılırsa, ölüm geldiğinde şakalaşıyorlarmış. Şimdi hepsi uykuda gibi; içlerinden yalnızca birinin gözle görünen yarası var.’’ Diye Gelibolu Savaşından anlattığı yukarı da ki elim olayda bir gülle şoku hadisesidir. Çanakkale de meydana gelen müthiş saldırıları ve bu saldırıların meydana getirebileceği feci gürültüyü rabıta ettiğimizde ‘’gülle şoku’’ifadesi gerçek manasında anlaşılabilecektir....

Başka bir sorunuz varsa merak ve hürmetle bekliyorum...

Saygı ve sevgi ile....




 
663_ramazanarı 13-03-2009, 14:42:54
değerli yazarım ,
öncelikle ve samimiyetle verdiğin cevabi yazınızı okudum teşekkürler.ancak sorularımın cevabı henüz verilmemiş.konu bir ben sizi tenkit etmek için bu satırları yazmıyorum.bir tespit yapıyorum.asker şu veya buşekilde aç kalmışmıdır.evet kalmıştır.çünki ben bu olayı katır olayını paylaştığımda gezi grubunda evet benim dedemde bunları anlatıyordu .deyip enazından beni başlarıyla onayladıklarını gördüm.işte kenan çelik hocamın hain tepe de esir alınan askerin üzerinden çıkan malzemeler.bir tutam tütün ipe dizili imcir (yemiş) bir avuç üzüm bir parça ekmek (İslamıyette üzerinde nimet taşımak çok günahtır).bu benim yorumum katılırsınız katılmazsınız.şimdi insan günah olan şeyi üzerinde kuşağında neden saklar.aklın yolu bir değilmi? size ahmet esenkayanın cevebını ileteyim.biliyorsunuz atese de görev yaptı.şimdi benim size verdiğim lojistikbilgilerin ancak cephede bu lojistiğin % 3 ü ulaştırılabildi.yani bu nedemek?
murat bardak çı tarihçi hocamızıda bu aradadinliyorum.o sizin dediklerinizi yalanlıyor. çay türk insanına 1950 li yıllarda sofrasına sunuldu diyor.bu na nediyecez pekii..?çelişkilerden bir demet.
şimdi asker olarak beni almancı veya ingiliz yapmana gerek yok ben alacağım bilgileri alırım.o zaman bir alt yazınızda ingiliz ashme bartlat ten alıntı yapmışsınız bende size ingizcimisiniz demeliyim.bir kere u anda askere uygulanan birliğe kadar lojistik (erzak-mühm.-giyecek) hizmeti yok .malzeme önce ordu sonra kolordu ve sonra tümen depolarında toplanıp dağıtım öyle yapılıyordu.kenan çelik hocamın dediği gibi bu örnek kenan hoca mın bir kartopu nu düşünün ordu deposuna geldi oradan enküçük birlik olan time kadar nerekerden geçiyor.anlayabildizmi ?katedilen yolu.acil ihtiyaçlar hariç.bir de top mermisi patlayın ca asker gülerek ölmez.güney doğuda ki savaşta şahit oldum.insan bu patlamada ya kulaklarından kan gelir zarı patladığı için.yada içorganları ağız yoluyla dışarı fırlar.mide ve bağırsaklar dahil.yani verdiğin örnek çelişkili??ayrıca bu yazınızı ben daha önce zaten okumuştum.kibarlığınız için ayrıca teşekkür ederim.selam ve saygılar....r.arı-çanakkale
 
664_İsmail Sezgin 13-03-2009, 16:26:05
Öncelikle böyle ihtiyacı duyulan bir konuda yazmış olduğu makaleden dolayı Ozan Bey'e teşekkürlerimi sunuyorum. Bugün Cuma namazı vaazında da 18 Mart Şehitleri Anma Haftası dolayısıyla Çanakkale ve vatanın değerinden bahsedildi. İmamın da cümleleri arasında 300 bin şehidimiz olduğu belirtildi. Aslında bu yanlışları düzeltmeye öncelikle tüm kitaplardan ve toplumun ileri gelen kişilerinden başlamak lazım. Başbakan'ın da bir konuşmasında Seyit Onbaşı'nın attığı merminin Queen Elizabeeh'in bacasının içerisinden girdiğine yer verilmişti. Ülkenin başındakinden naşlayarak tüm vatandaşlarımıza kadar bu bilgilerin doğru aktarılması bence asli bir gerekliliktir.
 
665_OZAN BODUR 14-03-2009, 10:25:56
Sayın Ramazan Bey,verdim örnekler o veya bu kişiye ait değil,bizatihi savaşın içinde o tabldotlara talim etmiş kişilere ait bu bir,ikincisi gülle şoku denilen terimin açıklaması hiç bir fiziksel yaralanma belirtisi olmamasıdır,kulaklardan kan gelmesi vs.değildir...

Yazdıklarım aidiyetlerimizden yana muhalif söylemlerle karşılaşabilir derkende bu karşılaştığım manzarayı tarfi etmiştim,yanılmamışım...

Son olarak sizi Almancı veya İngilizci olarak suçlamadım sadece Alman kaynaklarını okurken dikkat edin dedim...

İfade ettiğim şeyleri Tekrar söylemek istemiyorum bu hem vaktimi alıyor hem de gereksiz yere siteyi işgal ediyor...

Teşekkür ederim...
 
679_ramazanarı 23-03-2009, 07:04:48
sayın hocam,
sizinle polemik olsun diye sitenize girmedim.sizi diğer yazı forum yorumlarınızıda takip ediyorum.takdirde ediyorum.iyiki ahmet metin-tosun değilsiniz.adamcağızın yorum yapacam diye ......... atatürk e asker e çirkince yorumlar yaparak saldırması.site editörününde buna çanak tutması da hayli ilginç ve ç.kale ye gönlünü vermiş.bu işi yarı amatör yarı profesyonel götürmeye çalışan alan kılavuzu camiasına saldırması çok da ilginç?şimdi hocam gel şu işi tatlıya bağlıyalım.ama benim sorularıma bir iki cümle ile yanıt istiyorum.olayı detaylandırınca keyfi kaçıyor.ben zaten klavye özürlüyüm.
1.Bu savaşta ingiliz katır pisliğinden arpa ve buğday tanelerinden faydalanarak açlıklarını giderdikleri doğrumu.?yoksa yalanmı?
2.Erzak dağıtımında "kar topu" örneği doğrumu? yoksa yalan mı?
3.Zığındere de askerimizin ölümü sizce kesin bir ifade ile nedir?
4.Askere götürülen lojistik hizmet yiyecek giyecek ve mühimmat cephedeki askerin % 3 üne verildiği doğrumu ?yalan mı?
5.hulki cevizoğlu nun yayınladığı o iki gariban asker türk mü değilmi.ha bu arada sitede yeni yayınlanan balkan savaşları ile ilgili çıkan iki asker fotoğrafını da yanyana getirerek yorumunuzu çok merak ediyorum.bendenizi naçizane kelimelerinizle boğma ne olur.
son olarak alan da kılavuzluk yapıyor olsaydınız siz gruplarınızdan gelen bu sorulara ne yanıt verirdiniz.
6.Son olarak yazınızın özü ile ilgili hani şu tutucu basın varya pireyi deve yapan hadi onlar çok abartıyorlar.örneğin.asker cephede "Allah Allah" kelimeleri ile süngü hücumu yapmalarına çok kızıyorlar.bende diyorumki şu ulusalcı basın böyle bir çizgi film yapsaydı türkaskerleri ne diye bağırarak saldırırlardı merak ettim.saygısızlık ettiysem de affola..yeni çalışmalarınızı görmek dileği ile ......saygılar
 
680_OZAN BODUR 23-03-2009, 10:27:12
Kısaca cevap vermeye çalışayım Ramzazan Bey;

1-Bizim askerimizin İngiliz katır pisliği yemesine gerek yok Ramzan Bey,o pisliği yiyen birisi varsa o da Çanakkale Savaşları tarihine ishal olan ağzıları ile her Allah'ın günü durup-dinlenmeden yalan yanlış şeyler sokuşturanlardır...

Bakın Ramazan Bey,Çanakkale Savaşları bitip İstiklal harbi yapıldıktan sonra Cumhuryiyetin ilk dönemlerinde bu memlekette sırf Osmanlı'nın askerleri olmasından dolayı Çanakkale Gazilerinin yüzüne bile bakılmamıştır!

Bir dönemin ardından o gaziler hatırlandıktan sonra o gazilerimiz yıllarca unutulmuşluğun verdiği acı ve kızgınlık ile bazı olayları abartarak anlatma yoluna gitmişlerdir.Durumun böyle olduğunu bilen tarih bezirganları da bu ifadeleri daha da süsleyip bu söylemlerden olur olmaz tarihi bilgiler(!)devşirmişlerdir...Kastettiğiniz İngiliz katırının pisliğini yeme hadisesi de bunlardan biridir...

Bana hayatını bir imparatorluğun bakiyesi bir evlat gibi onurlu gururlu ve mağrur bir şekilde idame eden, kimseye muhtaç olmadan yaşamını tamamlayan kaç tane Çanakkale Gazisi gösterebilirmisiniz?Göstermezsiniz yok çünkü...Kendileri birden hatırlanınca da durum böyle ortaya çıkmıştır...Ortada Çanakkale Savaşlarından verilmesi düşünülen 3000 kalorilik bir yemek listesi varken,askerin enerji sorunun halledilmesi için fındık fıstık incir verildiğine dair r arşiv belgeleri hatıralar mevcutken benim atama durup dururken katır pisliği neden yediriyorlar anlayamıyorum...

Hem o pisliği, varı ile yoğu ile bu vatanı müdafaa eden necip dedelerimiz değil milletimizin acıların çocuğu edebiyatını çok sevdiğini bilerek bunu paraya çevirmeyi düşleyen tarih bezirganları yesin...

2-Erzak dağıtımında, kar topunu nur topunu bilmem Ramzan Bey, ortada bir gerçek oda yemek konusunda Osmanlı'nın Çanakkale Cpehesinde ki probleminin yemeği bulmak değil dağıtmak olduğudur.O yemeğide dağıtmanın yolunu pratik bir şekilde bulan dedelerimiz eşeklerin sırtlarına koyarak bu işlemi gerçekleştirmiştir bunun için de o eşeklere uzun kulaklı filozoflar denegelmiştir...Ama gel gelelim o uzun kulaklı filozoflar kadar aklı çalışmayan kombine tarihçiler bunu hiç araştırmaz yokluk fakirlik ve perişnalık üzerine bir edebiyat yapmayı tercih ederler...


3-Zığındere deki askerlerimizin şahadeti olsa olsa gülle şokudur.Bunu kafama göre söylemedim,şimdi o askelerin vücudunda hiç bir fiziksel yaralanma belirtisi yok,ee Çanakkale'ye kimyasal silahta ancak İngilizler yarımdadan çekilmeye başladığı zaman geliyor bilimsel olarak tek açıklama gülle şoko kalıyor...

Bu konu ,anlaşılması için çok araştırılması gereken bir meseledir Ramazan Bey, diyelim ki sizin teziniz doğru olsun Çanakkale de kimyasal silah kullanılmıştır diyelim;

*Peki ,nerede ne zaman ne kadar kullanımışlardır?
*Neden kitlesel bir faciaya değilde bir kaç ölüme sebep olmuştur?
*Neden İngilizler bunu tamamen sıkıştıkları Batı Cephesinde kimyasal gaz yüzünden analarından emdikleri sütü burunlarından getiren Almanlara karşı değilde bir taktik cephesi olarak açılan Çanakkale de Türklere karşı kullanmışlardır?


4-Eğer bu var olan lojistiğin sadece %3'ü askere verilmiş ise Çanakkale'nin sair cephelerinde horon teperek halay çekerek filinta gibi onurlu ve dik bir şekilde tarihin objektiflerine poz verenler kim?Moralleri yerine gelsin diye çubuk tütün nargile ikram edilen,enerjileri yerinde olsun diye incir,fındık fıstık dağıtılan,uykusuzluk sorununa karşı sinir sistemleri düzenlensin diye afyon sakızı ikram edilenler kim?Tamam askeri lojistikte bazı sıkıntılar mevcuttu,Almanların açtığı barut fabrikası olmasa idi durum baya bir sıkıntı da idi ama bu duruma rağmen yılmadan yıkılmadan savaş hiledir metodu ile,kağnı arablarından,boru bacalarından sahte top,aynalarıdan periskoplu tüfek yaparak yokluğun yenilmek demek olmadığını tüm dünyaya ispet eden kim?Bu dedelere pejmürde bakımsız,aç harap düşkün portresi vermek ne kadar doğru?Sizin vicdanınıza bırakıyorum...


5-Osmanlı askeri olduğu iddia edilen o iki kişiye gelince ,bunların Türk askeri olmadığı bu işin uzmanı olan kişilerce kanıtlandı demem yeterli olmadı sanırım ki açıklama bekliyorsunuz,bzide üzerimize düşeni yapalım o zaman,lütfen o fotoğrafı karşınıza alın ve yazdıklarımı takip ederek resmi inceleyin;

*-O resmin tarihi 1917 ,Çanakkale Savaşı Ocak 1916 bitiyor..
*-Tarihin hiç bir döneminde Türk askeri olduğu söylenilen bir askerin bu kadar yokluk içinde olduğunu görülmemiştir!

*-Uzun olannın matarası yok
*-Uzun olanın üstünde ki Fransız üniforması üstelik düğmeleri de ters...
*-Uzun olanın parmağında ki yüzük altın...Osmanlı Ordusunda yasak!
*-Uzun olanın botları Fransa ordusuna ait...
*-İki şapka da askerimizin dört mevsim oarada savaşmasına rağmen ne hikmetse solmamış!
*-Kısa olanın üniformassının karın bölgesinde 3 adet delik var,kurşun yarası olabilir yani ceket sonradan giyilmiş ve karnı bez parçaları ile şişiriliş..
*-İkisininde ekmek torbaları Farnsa Ordusnua ait,ve biri sağdan biri soldan takmış ve tokalı Osmanlı Ordusunun ekmek torbası tokasızdır.

*-Kısa olanın her nasılsa çoraplarının altı temiz...Ve kemer,tüfek matarası yok,


Siz askersiniz Ramazan Bey ,bir er bir subayın yanında Türk Ordusunda bu şekilde yaka paça açık poz verebilir mi?

Askerini vitrini olarak gören aziz Türk milleti askerini ne kadar yokluk içinde olursa olsun bu şekilde cepheye gönderiri mi?

Göndermez elbet bu askerleri de bu şekilde göndermemiştir.Bu fotoğraf Almanların kendi iç politikalarında halkına karşı yaptığı ''belki doğu politikamızı anlamsız buluyorsunuz ama biz doğu da aç bakımsız pejmürde olan Türklere yardım ediyoruz''siyasetinin bir parçasıdır.O dönem de Alman savaş magazinin dergilerini internetten tarasanız ne demek istediğimi daha net anlarsınız!

Benden size acizane bir tavsiye Ramazan Bey bu konularada o veya bu kişinin görüşüne bakmayın,gidin bir kitapevine 1.dünya Savaşında Asker Kıyafetleri kitabını sipariş edin ve bakın dedelerimiz nasıl giyinmiş diye veya yolunuz Seddülbahir'e düşerse ve vakti var ise Ahmet Uslu Beyden (Seddülbahir Savaş Eserleri Müzesi) bu konuda detaylı bilgileri öğrenebilirsiniz...Veya gallipolli-1915 sitesinden konunun deteyalarını takip edebilirsiniz veya 18 Mart Üniversitesi öğretim görevlilerinden Burhan Sayılır Beyden bilgi alabilirsiniz..

6-O çizgi filmi defalarca kez seyrettim ama çocuklarımıza Çanakkale Savaşları anletılırken çok daha güzel şeyler yapılabilirdi şimdi çoğu çocuk o mayınların Cevat Paşa'nın gördüğü iddia dilen bir rüya sonrası döküldüğünü zannediyor veya savaşı kazandıran tek hamleninin Seit Onbaşı'ya ait olduğunu düşünüyor.Bu örnekler çoğaltılabilir,ulusalcı basının avukatı değilim,olmaya da hiç niyetim yok,ancak bana sorarsanız bir şeyi yalan-yanlış yapmaktan ziyade hiç yapmamak daha iyidir.En azından yanlış öğrenilmiş olmaz,gönül isterdiki bugün çocuklarımız Çanakkale Savaşını hakkıyla öğrenebilecekleri gerçek kaynaklara dayanan bir çizgi film seyredebilselerdi ama olmadı işte...Ulusalcı basın ne derdi,tutucu basın böyle dedi falan beni ırgalamaz Ramazan Bey,kim olursa olsun ne olursa olsun,arkasına önüne sıfat olarak neyi koyarsa koysun elimizde 1 tane Çanakkalemiz var benim acizane derdim bu...


Selam ve dua ile...




 
698_ramazanarı 31-03-2009, 11:23:21
sayın hocam,
anlaşılyorki seninle asgari müştereklerde dahi fikir birliğine varamıyacağız.son olarak biriki cümle ile yazdığınız yazıyı özetliyeyim.siz öncelikle 26 yıllık topçuluk mesleğimede saygı gösterme inceliğinde bulunmdığınız anlaşılmıştır.düşen top mermilerine gülle denmediğini bile beceremiyorsanız ben daha nediyeyim.. neyse:
"ne insanlar gördüm üzerinde elbise yoktu
ne elbiseler gördüm içinde insan yoktu."
mevlana
siz hala almanların o fotoğrafla bizleri küçük düşürdüğünü iddia edin.ancak benim dedem hiç almanlardan bahsetmiyordu.yokluktan yoksulluktan söz ediyordu.ama sizin dedeniz veya tarih dersi aldığınız kişiler o zamanlar boğazda yalı da veya saraylarda yaşıyorsa onu bilemem.yoksa cephelerimi şaşırdı dedem diye şüpheyede kapıldım.birara..ancak aynı kanallarda olmadığımız kesin.mevlana nın dizelerini okuyunca hala fotoğraftakilerin bir türk değil bir alman hatta melez bir afganlı da olabilir. çünki elbisede afgan fermuarıda vardı.demeliydiniz.?!!öncelikle sayın ahmet esenkaya,kenan çelik,hulki cevizoğlununve murat bardakçının fikir ve düşüncelerinede göndermelerde bulunmanız beni çok şaşırttı.demek ki sizden öğrenmesi gerekli bir sürü konu varmış değerli hocalarımın.çizgi filmdeki bir kare hakkında yorum yapmışsınız hocam birde sizin şu menşur boyalı medyanız bir film yapsında dişimizi kıralım.yani cımbızladığınız o çizgi filmde o yer de ne konmalıydı sizce satanizm veya ataizm ile ilgil hatta yoga ile ilgili bir sahne hatta hrıstıyanların afaroz veya vaftiz töreni ile ilgili bir sahne mi olsun isterdiniz .atatürkün askerleri düşmana hangi seslerle saldırmalıydlar sizce.neyse bana değerli bilgiler vermediğiniz için teşekkür ediyorum.allah yolunuzu açık etsin.ama edindiğiniz bilgiler tarihi yanlışlıklarla dolu olduğunu gördüm.allah akıl fikir görgü ve birazcıkta tarihi terbiyenasip ve müesser eylesin amin.....almanlardan çok korkma taş olduğu yerde ağırdır.almanların ne düşündükleri değil önemli olan benim dedemin yaşdıklarıdır.gerisi laf ı güzaf ve teferruattır.saygılarımla....
rıdvan arı
(E) yzb.
 
705_OZAN BODUR 01-04-2009, 08:06:07
Dedem ne askerdi ne de paşa Rıdvan Bey...

Osmanlı bakiyesi çoğu Türkmen köylü gibi çobandı...O'nun babası da dedesi de çobandı...Durum böyle olunca yalı da köşkte değil de 15 kişilik nüfusu ile derme çatma bir evde yaşamıştı...Her Anadolu köylüsü gibi alimliğinden ziyade de arifliği ön plana çıkmıştı...Ailem de sadece Birinci Dünya Savaşında harbedenler değil Kıbrıs -Kore ve bölücü teröre karşı harbedenler var ...Küçücük köyümüzden sadece 1.Dünya Harbinde 63 şehid verdik bir o kadar da gazimiz varmış ama böyle saçmalıkları hiç duymadık...

Hatta 108 yaşında vefat eden rahmetli bir muallimimiz vardı Ali Efendi isminde...O bir sohbet sırasında konuşurken ''ben bu evi köyden (merkeze 28 km uzakta) 52 manda arabası odun çekerek tek başıma yaptım,o dönemler zordu ama yiğit dediğin meşakket zamanında ortaya çıkar,sağda solda düşmana boyun eğmediğimiz gibi hayatımız da da şartlara hiç eğilip bükülmedik''demişti...Bu kişinin 8 amcası da sair cephelerde şehid düşmüştü...Ama rızıklarını hep taştan çıkarıyoprları İngiliz atının pisliğinden değil...

O saydığınız isimlerin hiç birisine gönderme de falanda bulunmadım...Zaten Ahmet Esenkaya rahle-i tedrisatında yetiştiğim bugün ki Osmanlıcamı borçlu olduğum hocamdır..2 yıl kendisinden ders aldım,ama ne o ne de saydığınız isimlerin diğerleri bir Çanakkale Savaşları uzmanı değildir,bu işi bu işi yapanlardan öğrenin dedim sadece...O hocalarınız da tirübünlere oynamayı bırakıp bu millete gerçekleri anlatmayı tercih etmeliler bence...

Topçuluğunuza,tüfekçiliğinize falan laf söylediğimde yok Rıdvan Bey hiçte haddime değil ama tarihçiliğinize diyeceklerim için bu sitenin yazım alanı bile yetmez ,onun için ,faydası olmayıcağına kesin inandığımdan o kanuya hiç girmiyorum...

Zaten çizgi filimde ki rüya sahnesi hakkında ki yazdığım yoruma yazdığınız bu cevap dediklerimiz de doğruluyor...Oraya ne koyulmalı diyorsunuz...Ne koyulmalı Rıdvan Bey onu da söyleyeyim size yoksa bunuda hocalarınıza soracak olursanız ortaya yeni bir fecaat çıkabilir;

BAKIN O SAHNENİN YERİNE ŞU GERÇEKLER KONULABİLİRDİ;

18 Mart Deniz Savaşının hemen öncesinde 1914 yılında bile Çanakkale Boğazının bir savunma için hazır olmadığı Türk kaynaklarında da itiraf edilmektedir;

‘’…seferberlik sırasında Çanakkale Boğazında ki tahkimat ve silahlar pek noksandı. Topların çoğunun atış süratleri az ve menzilleri kısa olduğu gibi cephaneleri de pek azdı…’’

İlerleyen günlerde Boğaz önlerinde müttefik donanması belirmeye başlayınca Osmanlı merkezi içinde bulunduğu sıkıntılı durumu daha gerçekçi bir şekilde analiz etmişti. Bu sürecin hemen akabinde bizim tarih kitaplarımızda önemi pek anlatılmasa da İstanbul da Alman Islah Heyetine bağlı uzmanlar, Çanakkale Boğazında ki savunma vasıtalarını çoğaltmak için derhal kuvvetli tedbirler almak üzere gayretlerini artırmaya başlamışlardı…

Bu konuda atılan ilk adım, Alman askeri heyetini üyesi General Weber’in müstahkem mevkii komutanına danışmanlık yapmak için Türk karargâhına delege tayin edilmesi olmuştur. Bu adımı Çanakkale ve İstanbul da Boğazında ki istihkâmlarda bulunan garnizonların takviyesi için, Almanya’dan Amiral Usedom’la birlikte bir hayli uzman subay ve beş yüzden fazla mevcutlu bir müfrezenin gönderilmesi olmuştur...

Amiral von Usedom Eylül başında İstanbul’a gelir gelmez, karargâhı İstanbul da kalmak üzere sahil savunma tertibatı ile mayınlar konusunda genel müfettiş tayin edilmiştir.


Eylül 1914 de Usedom’la birlikte Türkiye’ye gelen Amiral Metren de bu ana kadar General Weber’in uhdesinde bulunan vazifeleri almak üzere Çanakkale’ye gönderilmişti. General Weber’in beraberinde yeni topları donatmak için büyük bir Alman deniz piyade müfrezesi bulunuyordu.


İşte bu atamalardan sonra Osmanlı Devleti’nin boğaz savunması devamlı bir suretle ıslah edilmeye başlanmıştı. Eylül 1914’ün hemen başında bu Alman uzmanlar boğazın kesinlikle bir savaşa hazır olmadığını rapor etmelerine rağmen kısa süre de boğazın en dar bölgelerine tanzim ettikleri toplar ile bu durumu değiştirmeleri mühimdir…


Bunun yanında Ekim 1915 de hem talim bataryası gibi kullanmak hem de olağan dışında bir vaziyet karşısında tedbir için bu mühim bataryaların hemen hemen tamamı Alman askerler ile donatılmışlardı.

Yapılanlar bununla da sınırlı değildir, motorlu araç ve at yokluğunda topları ve cephaneleri bir noktadan diğerine nakletmek için sığır ve mandalardan nakliye takımları oluşturulmuştu.Bu toplar düşmanın gözünü en çok şaşırtacak biçimde önemli tepelere monte edilmiş bazıları da sahte top olarak raylı sisteme konularak yalancı dumanlar çıkartmıştı ve böylece düşmanın yanılması sağlanmıştı. Ara mıntıka da fazla bataryalar meydana getirebilmek, seyyar obüsler ve donanma dâhilinde ki eski gemilerin seri ateşli topları ilave edilmek sureti ile savunma tertibatının kalitesini yükseltmek adına çalışmalar yapılmıştı. Bu maksatla Mesudiye gemisinin topları bile cepheye gönderilmişti. Yine Ekim 1914 içinde çok ağır obüs topları getirilmişti. Ancak bu konuda Türk topçusunun eğitiminin zayıf, silahlarının eski ve cephanesinin de kıttır. Cephane kıtlığı öyle bir boyut kazanmıştı ki savaş esnasında sahilde ki düşmana karşılık veremeyişimiz askerimizin moralini bozmasın diye kimi subaylar toplara manevra atışları yaptırmıştır. Askerimizde bunları gerçek mermi atışı zannetmişlerdir. Amiral von Usedom savaş öncesinde; Ekim 1914 de yayınladığı bir raporunda :’’…ellerinde ancak zorlu bir hücuma karşı koyacak kadar top cephanesi’’ olduğunu belirtiyordu…

İşte bu gibi elde olmayan sebeplerden dolayı Amiral von Usedom, boğazın savunmasında ki en mühim unsurun, oluşturulacak mayın hatları olacağını sezmişti. Savunma amaçlı boğazın mayınlarla kaplanması düşüncesi İngiliz askeri heyetinden Subay Halifax’a aitti,İngiliz askeri heyeti dedim bu sizi şaşırtmasın çünkü Alman Islah Heyeti gelmeden önce Donanma Komutanı İngiliz Islah Heyetinden A.H.Limpus’tur ve donanma İngilizlerin kontrolü altındadır.Hatta Alman Islah Heyeti geldikten sonra İngilizler tarafından geri çağrılan ve Malta Tersanesi Komutanlığına verilen Limpus’un bu atanması ve Çanakkale Boğazını savaş sürecinde Boğazı geçme görevi ve İtilaf Devletleri Donanma Komutanlığının bölge hakkında kifayetli bilgisi olmayan Amiral Carden’a verilmesi İngiliz tarihçi ve uzmanlar tarafından kıyasıca eleştirilmiştir.Gerçekten de haklıdırlar, çünkü İngilizlerin Türkleri ve deniz güçlerini o dönemde en iyi tanıyan ne Amiral Limpus’a ne de Balkan Savaşı bitimine kadar İstanbul da bulunmuş Albay Tirrol’a danıştığına dair bir veriye ulaşamıyoruz.

Alman Amiral Usedom bu fikrinden sonra, etraflı bir araştırma yaptırarak 145 adet mayın daha buldurmuştu fakat bu mayınların çoğu iş görmez bir biçimdeydi. Bu mayınları ellerine alan Alman uzmanlar kısa sürede bu bozuk mayınları tamir ederek iş görür bir hale getirmişlerdi. Bunun yanında zamanla Rusların Goben ve Brastlau gemilerini batırmak için Karadeniz’e döktükleri mayınlarda Alman mürettebat tarafından toplanılarak Çanakkale Boğazında ki yeni mayın hatlarında kullanılmışlardı. Bu suretle Kasım 1915 de Türk-Alman ittifakının oluşturduğu mayın hattı sayısı beşe çıkarılmıştı. Seri ateşli bir hayli küçük top ilavesi ile mayın tarayıcı gemilerine karşı korunma sistemi de aynı tarihlerde ıslah edilmişti. Işıldakların sayısı da 2’den 6’a çıkarılmıştı. Şubat 1915 de Almanların öncülünde yapılan yoğun çalışmalar sonrasında mayın hattı sayısı 10’a ışıldak sayısı da 12’e çıkarılmıştı.

İşte 18 Mart 1915 de ki Çanakkale Deniz Savaşı öncesinde bu önemli işlere imza atan Almanlar içinde ki mühim isimlerden biride Alman Albay Pieper’dir.

Dünya Harbi’nin hemen başında Baltık Denizinde bir Rus mayınına çarparak batan 10.000 tonluk Yorck ağır kruvazöründe 336 Alman askeride hayatını kaybetmişti. Alman Askeri Mahkemesi de yaptığı incelemeler sonucunda bu olayın sorumlulardan birini Albay Pieper olarak belirleyip, cephede şerefini kazanmak adına Alman Genelkurmayı vasıtası ile kendisini Türkiye’ye göndermiştir.

Ancak donanma içinde Albay Pieper’a uygun bir görev yoktu.Bunun için Amiral Souchon kendisini Amiral Usedom’a göndermişti fakat bırakın siz o dönemde Türk-Alman subaylar arasında ki rekabeti Alman subayların kendi içinde de çekememezlik ve yetki paylaşamama gibi zaaflar mevcuttur.Bu tür problemlerde Türkiye de bulunan yüksek rütbeli Almanlar içinde en çok Usedom ve Souchen arasında yaşanıyordu.Nihayetinde Souchen tarafından Usedom’a gönderilen Albay Pieper üç gün sonra Yavuz’un güvertesin de tekrar Souchen’a selam vermişti. Çaresiz kalan Souchen sonunda Enver Paşa’ya rica ederek Albay Pieper’ı Osmanlı Ordusunda görevlendirmesini rica etmiştir.


Bu rica ve ardından gelen atama Osmanlı Devleti açısından savaşın kader anlarından birini teşkil etmektedir.Çünkü ilerleyen günlerde silah ve mühimmat sıkıntısından neredeyse elim bir barış antlaşmasına imza atmak zorunda kalabilecek Osmanlı Devletini bu sıkıntının biraz olsun kurtaran gelişme Albay Pieper’ın Bakırköy de ki Baruthane semtinde bulunan barut fabrikasını tekrar faaliyete geçirmesi olmuştur.


Bahsettiğimiz top uzmanı Albay Pieper, Almanya’dan İstanbul’a gelirken 26 adet karbonit mayınını da dolambaçlı yollardan yanında getirmişti. Amiral Souchon bu mayınları boğazda ki mevcut toplam 548 mayına ek olarak kullanmak üzere bir yazı ile sahil koruma müfettişliğine göndermiştir

Ve bu 26 mayın 2 Mart 1915 tarihinde Giresun vapuru ile Çanakkale Akbaş iskelesine getirilmiştir. Tam bu günlerde İtilaf Devletlerine ait donanma boğaz girişinde bulanan Ertuğrul, Seddülbahir ve Kumkale tabyalarını ateş altına alarak merkez tabyaları da dağıtmak adına Boğaz’a girmişlerdir.



Özellikle bu dönemde Boğaz girişinde İtilaf Devletleri donamasının Erenköy açıklarında manevra yaptığını gören Alman mayın uzmanı Yarbay Geehl bu gözlemlerini ve bu noktaya mayın dökülmesinin önemini üstleri Amiral Usedom ve Merten’e anlatmıştır. Bu ikili de bu bölgenin mayınlanması konusundan Müstahkem Mevkii komutanı Cevat Paşa’yı bilgilendirmişlerdir. Sonrasında ise Donanma Komutanlığı bölgeye mayın dökülmesi için mayın dökme gemisi talep etmiştir. Donanmanın başında bulunan W.Souchon da bu görev için Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey’i ve komutasında ki Nusret Mayın Gemisini tahsis etmişti…


Mayınları dökme işine gelince, bizde hep Cevat Paşa’nın Mayın Uzmanı Nazmı Bey’i yanına çağırarak aralarında geçen duygusal bir konuşmadan sonra Cevat Bey’in bu görevi Nazmı Bey’e verdiği anlatılır fakat bu konuda Cevat Paşa ve Nazmı Bey hiç yüz yüze gelmemişlerdir bu pek mümkün de değildir hani, çünkü Cevat Paşa’nın bulunduğu Müstahkem Mevkii Komutanlığı Hacıpaşa Çiftliğindedir, Nazmı Bey’in bulunduğu mayın birliği ise Nara’dadır.. Arada ki mesafe de o dönemin şartlarında hadi demeyle gidilecek bir mesafe değildir.

Hatta önemle şunu da belirteyim ki;bu konuda mayın dökme işinde ana komuta Alman Bahriye Baş Mühendisi Binbaşı Reeder ile birlikte Nazmi Bey’e verilmiştir.Reeder bu işin gerçekten uzmanıdır ve Nazmi Bey de boğazda ki mayın hatlarını çok iyi bilmektedir.Bizde roman kurgusu için de sadece Cevat Paşa ve Nazmi Bey anlatılırken bu Alman uzmanlardan hiç söz edilmez…


Mayın dökme olayı ise şu şekilde olmuştur; Alman Bahriye Baş Mühendisi Binbaşı Reeder 7 Mart da sabah saat:11.30 da Türk Mayın Birliğinden Kasımpaşalı Nazmi Bey’i ve Alman torpido çavuşu Bettaque’yi yanına alarak harekat boyunca Tophaneli Hakkı Bey tarafından kullanılan Nusret Mayın Gemisine gitmiş ve mayınların döküm hazırlıklarına derhal başlamıştır. Binbaşı Reeder makine dairesinde bütün makineleri gözden geçirip, kazanları kıvılcımsız ve dumansız çalışmaya hazırlarken Alman torpido çavuşu Bettaque de Türk mayın personeli ile birlikte mayın fünyelerini hazırlayıp harekâta hazır hale getirmiştir. Hatta bu çalışmalar esnasında Türk ve Alman personel arasında herhangi bir dil problemi yaşanmaması adına tercüme faaliyetleri için makine dairesi ve kazanlara ikişer adet Alman astsubayı da verilmiştir.

Nusret, sabah saat 5’e doğru hareket etmişti. Hava şartları harekâtın durumuna gayet uygundu. Gemiye kılavuzluk yapan Nazmi Bey bölgeyi ve mayın hatlarını çok iyi bildiğinden Nusret rahatça bölgeye ulaşmıştı.


Gemi de bulunan Türk personelin ise;2.Kaptan olarak Hüseyin Giritli, Topçu Subayı Üsteğmen Kadri, Baş Makinist Kıdemli Yarbay Ali,2.Makinist Yüzbaşı Ahmet, Yüzbaşı Hasan ve Üsteğmen Ahmet…

... saat:07.00 de Emin Bey 15’er saniye aralıklarla toplam 20 küsur mayını Erenköy Koyunda boğazın vefakâr koynuna bırakmıştı. Saat:08.00 olduğunda da işini bitirmiş olarak Çanakkale’ye dönmüştü…

İşte o uydurma rüya sahnesinini yerine çocuklarımıza bu gerçekler anlatılabilirdi Rıdan Bey...Bkaın yogo yapmadan satanizme sapmadan Hristiyan olmadan da gerçekler anlatılabiliyormuş değil mi Rıdvan Bey...

Görgü,fikir terbiye konusuna gelince size sadece gülüyorum...Hem de tahrik eden onca saçmalıklarınıza ve yanlışlıklarınızı sürdürmede ki inadınıza rağmen...



 
1887_Osman Koç 07-05-2012, 18:52:13
Sayın Ozan Bodur.

Sözlerime, konusu tarih olan bir yazıyı kamuoyu ile paylaşmadan önce iki kere düşünmenizi tavsiye ederek başlamak istitiyorum. Uzun yıllar araştırmacı unvanıyla kamuya hizmet etmiş ve az buçuk arşiv tozu yutmuş, biri olarak buna hakkım olduğunu düşünüyorum.

Cemalettin Yıldız Hocam'ın da değindiği gibi, iddialarınız belgeye dayanmıyor. Hem karşı görüşü belgesiz konuşmakla itham ediyorsunuz, hem de kendiniz aynı hataya düşüyorsunuz. Tarihi konularda yöntemlere dayanmak yerine şahsi kanaatinizle hareket ediyorsunuz, menkıbelere "uydurma hikayeler" diyerek kendinizce yeni bir tanım getirme cesaretini gösteriyorsunuz.

Buna hiç gerek yoktur, çünkü Türk Dil Kurumunca yayımlanan sözlükte menkıbe: "Din büyüklerinin veya tarihe geçmiş ünlü kimselerin yaşamları ve olağanüstü davranışlarıyla ilgili hikâyeler" olarak tanımlanmıştır.

Menkıbeler Türk Kültürünün ve savaş edebiyatının önemli unsurlarındandır.

Tarih araştırmacılarının çok iyi bildiği "Tarih Biliminin Yöntemi"ne göre de tarihin sözlü kaynakları arasında yer alırlar.

Cephedeki varlık yokluk meselesine gelince: Bu meseleyi harp tarihi kayıtlarıyla aydınlığa kavuşturmanın imkanı yoktur. Çünkü hiçbir devlet üzerinde "ben askerimi aç bıraktım" yazan bir belgeyi arşivine koymaz, koyamaz.

Bu kural Çanakkale muharebeleri sırasında düzenlenen belgeler içinde geçerlidir. Bu belgeler dikkatle incelendiğinde lehe olan olayların abartıldığı, aleyhe olan olaylara ise ya hiç yer verilmediği ya da çok az yer verildiği görülmektedir.

Belgeler, askere 3000 kalori esasına göre düzenli olarak yemek verildiğini yazmakta, askerler ise yemeklerin azlığından bahsetmektedir. Şimdi burada doğru olan belge midir, yoksa tanıkların ifadesi mi?

Araştırmaya muhtaç bir konudur bu. Çünkü belgeler başka, askerler başka söylemektedir. Yemek listesinin doğruluğu tartışmalı hale gelmiştir ve elimizde listenin bulunması uygulamanın da öyle olduğu anlamına gelmemektedir.

Öyleyse bu meseleyi aydınlığa kavuşturmak için Ekonomi, sosyoloji ve siyaset bilimininden yardım alınmalıdır.

Osmanlı Devleti’nin, 1854 - 1874 yılları arasında Avrupa ülkelerinden aldığı borç tutarı 238.773.000 liradır. Aynı dönemde elde edilen yıllık 25 milyon liralık gelirin 13,2 milyon lirası borç taksitine ve faizine yatırılmaktadır. Ekonominin hızla kötüleşmesi ve borçların ödenemez hale gelmesi, alacaklı firmaları harekete geçirmiş, duyun-u umumiye idaresinin kurulmasına yol açmıştır.

Böylece, başta tarım olmak üzere tüm sektörlerin faaliyetleri yabancıların eline geçmiş, Osmanlı Devleti ekonomik özgürlüğünü yitirmiş, yarı sömürge haline gelmiştir.

1914 yılına gelindiğinde, Osmanlı devletinin dış borçlarının 104.202.000 Osmanlı lirası olduğu görülmektedir. Yıllık bütçesi 30.000.000 Osmanlı lirası olan devlet, bunun 13.000.000 Osmanlı Lirasını borç taksitine ve faizine ödemektedir.

Osmanlı Devleti’nin son dönem ekonomik tablosu budur ve bu tablo ordunun lojistik imkânları hakkında açık bir fikir vermektedir. Art arda gelen Trablusgarp, Balkan ve Sarıkamış savaşlarında kaybedilen malzeme ve insan gücü ise bu tabloyu daha da kötüleştirmektedir.

Tarımla uğraşan işgücünün askere alınması, Tekâlif-i Harbiye Komisyonlarınca tarımda kullanılan hayvanlara el konulması ya da satın alınması Anadolu’nun köylerinden cepheye bol bol erzak gönderildiği ve askerin torbasında ekmek şöyle dursun, kuruyemişin bile bulunduğu iddiasını geçersiz kılmaktadır.

Tamam, Çanakkale harp tarihinin, edebiyatının varlık-yokluk iddiasında bulunan herkese Nasrettin Hoca misali "sende haklısın" dedirten bir yanı vardır. Ama bu karmaşa araştırmacıyı yanıltmamalı belge denilince akla sadece yazılı kağıt parçaları gelmemelidir. Zira olayın tanıklarının ifadeleri de Tarih Biliminin Yöntemine göre aynı değerde bir belge hükmündedir.

Hal böyleyken açlıktan yokluktan yakınan gazilerimizi yalancı çıkarmak ve bir nevi nankörlük imasında bulunmak en basit tabirle onların anılarına hürmetsizlik olur.

Öyleyse geniş bir araştırma gerektiren bu konuya önyargıyla bakılmamalı, sağlıklı araştırmalar yapılmalıdır.

1914-1915-1916 Yıllarında cephe gerisindeki halkın ekonomik durumuna bakılmalı illerde "İaşe-i Umumiye" Merkezleri" nin neden kurulduğu ve ne işe yaradığı iyi bilinmelidir.

II. Dünya savaşına girme ihtimalinin bile ülkeye nelere mal olduğu ve halkın ekmeği karneyle almak zorunda kaldığı gözönünde bulundurulmalıdır.

Savaş durumu bir yana, 1930 - 1950 yılları arasında askerlik yapmış büyüklerimizin barış ortamında asker ocağında yaşadığı yokluklar sorulmalı ve öğrenilmelidir.

Tarihin sadece tarih biliminin ışığıyla aydınlatılamayacağı kulaklara küpe yapılmalıdır.

Konuyla ilgili söylenilebilecek daha yığınla cümle vardır.

Bu cümleler, hem bilimsellikten bahseden hem de bilimsellikten uzak olanlar tarafından araştırılmalı ve bulunmalıdır.

Araştırmacı/Osman Koç







 
1948_F.Gündüz 22-05-2012, 15:35:36
İhtilafta rahmet vardır derler..Sayenizde çok değerli bilgiler,karşıt görüşleriyle birlikte istifademize sunuldu..Katkıda bulunanlara teşekkür ederim...
 
4497_verdi bayram 08-08-2014, 14:00:40

kadeş vapuruna takıldım araştıracağım. Hoş şafak ayinine gelen Anzak torunlarıda aynı davranışları sergiliyolar ama bizimki biraz abartılmış gibi sanki
 
4504_verdi bayram 13-08-2014, 09:47:40
Ozan beyin güzel çalışmasından çok Rıdvan beyle olan tartışmaları dikkatimi çekti.Gerçi aradan dört sene geçmiş ama aynı konular hala tartışma konusu Her iki tarafın yazdıklarını defalarca okudum.Bilhassa Ozan beyin verdiği cevaplar içersinden Çanakkale savaşları ile ilgili merak ettiğim benim için çok değerli olan bir çok bilgiye ulaşmış oldum.Mesela Boğazların ıslah çalışmaları,Amiral Usedom ve Merten in bu konuda görevlendirildiğini,Albmay Pieper'in Türkiye ye geliş öyküsünü ve çanakkale deniz savaşının kazanılışına yaptığı katkılar, 26 adet karbonit mayının nusret mayın gemisi ile döşenme serüvenleri.Bunları herkezin öğrenmesi lazım.Bilhassa Çanakkale savaşına Alman subayların katkısını küçümseyenler birkaç kez sdaha okumalı. Ozan beyle Rıdvan beyin tartışmaları karşılıklı saygı çerçevesinde devam ederken fikir ayrılığının derinleşmesi üzerine Rıdvan bey tarafından suistimal edildiğini görüyoruz.Mevlana'nın" Ne insanlar gördüm üzerinde elbise yoktu,ne elbiseler gördüm içinde insan yoktu" sözü ile aşağılamaya çalıştığı Ozan beyin sağ duyusuna hayran kaldım.
Gülle şoku:ağır topçu baraj ateşi altında, siperde bekleyen askerlerin yüksek düzeyde stres yaşamaları sonucu, sinirlerinin iflası ile meydana gelen sendromdur. Ozan beyi bigisizlikle suçlayan Rıdvan beyin bilgilerine sunulur. Askerimizin katır pisliğinden arpaları ayıklayıp onları ezip yadiği saçmalığı bir yana,elimde Çanakkale savaşları ile ilgili çok sayıda fotograf ihtiva arşivim var.
siperde,top başında , makineli tüfek eğitimindeki ve hatta 19 Mayıs taaruzunda şehit olan askerlerimizin Anzaklar tarafından çekile fotoraflarında bile askerimizin kıyafetlerinde paspallık yoktur. Havacı kahramanlarımız portesindeki rezaletle askerimizin kılığının hiçbir ortak noktası olamaz..
Son olarak Küstahlık' Zayıf insanın güçlü görünme taklididir. Eric Hoffer
 
4505_verdi 14-08-2014, 10:16:38

Bu konu ile ilgili internette çeşitli siteleri gezdim." Dom dom kurşunu Gallipoli 1915" adlı sitede Yetkin İşcen'in " Çanakkale savaşında kimyasal gaz kullanıldımı?" başlıklı yazısını merak edenlerin okumasını tavsiye ederim. Çok faydalı harika bir çalışma.
 

KATEGORİDEKİ DİĞER BAŞLIKLAR

12/07/2017 - 05:38 Onların hatırasına bir şeyler yapabilmek… (Gürsel Göncü)

04/07/2017 - 07:58 Çanakkale’ye Mührünü Vuran Efsane Gemi Nusret’in Mührü (Seyit Ahmet Sılay)

27/06/2017 - 17:38 İkinci Bir İntihal Vakası ve Çanakkale Savaşı Popüler Kitapları Üzerine (Tuncay Yılmazer)

20/06/2017 - 07:20 Çanakkale Muharebelerine Katılan Komutanların Biyografileri – Dr. Hülya Toker (Ahmet Yurttakal)

15/03/2017 - 13:17 18 Mart Zaferi ve Kahramanları Sergisi

03/03/2017 - 18:04 Çanakkale Gazisi Bigalı Mehmet Çavuş Anma Programı - 4 Mart 2017 Bahçeli Köyü/Biga

13/02/2017 - 08:53 Atlas Tarih Dergisi Şubat Sayısında 1. ve 2. Gazze Muharebesi Dosyası (Tuncay Yılmazer)

05/01/2017 - 11:29 Duyuru: Tarihin Akışını Değiştiren Savaş Çanakkale - 17 Ocak 2017 Muzaffer Albayrak Söyleşisi

28/12/2016 - 18:07 15 Temmuz Darbesinin Gölgesinde Bir Yıl: Çanakkale, KutülAmare, Somme dan Halil İnalcık Hocaya... 10 Yaşına Giren GeliboluyuAnlamak ta 2016 böyle geçti (Tuncay Yılmazer)

11/12/2016 - 15:52 GeliboluyuAnlamak tan Duyuru: Teröre Lanet

24/11/2016 - 06:22 Kronik Kitap Dört Yeni Eserle Yayın Hayatına Başladı

17/11/2016 - 07:02 Tarih Bir Din Değil İlim Sahasıdır (Seyit Ahmet Sılay)

29/09/2016 - 18:50 Dr. Kilisli Rıfat ın İzinde Osmanlı dan Türk e ve Ötesi (Nükhet Kardam)

09/08/2016 - 13:11 Aşk Cephesi – Bahadır Yenişehirlioğlu ( Sinem Şahin )

04/08/2016 - 17:27 Çanakkale Muharebelerine Dair Bir Site; canakkalemuharebeleri1915.com

16/07/2016 - 09:28 GeliboluyuAnlamak tan Duyuru: Darbelere Hayır! Demokrasiye Evet

15/07/2016 - 09:35 Birinci Dünya Savaşı Araştırmaları Sitesi cihanharbihatiralari.com (Mehmet Beşikçi)

07/04/2016 - 07:10 Konferans - Kut ül Amare Zaferi ( İPTAL DUYURUSU )

31/03/2016 - 06:05 Türkiye nin Bağdat Büyükelçiliği Kutü-l Amare Zaferini her yıl kutluyor ( Faruk Kaymakçı)

24/03/2016 - 03:58 Çanakkale Savaşı nın Dünya Tarihindeki Yeri - NTV Mete Çubukcu ile Pasaport Programı - 18 Mart 2016

16/03/2016 - 08:38 Çanakkale Savaşının 101. yıldönümü Yeni Bakışlarda konuşuldu.

11/03/2016 - 06:46 Konferans - Çizgilerle 1. Dünya Savaşı

19/02/2016 - 06:58 Konferans - Vahdettin Engin - İkinci Abdülhamit'in Politikaları

15/02/2016 - 07:10 Birinci Dünya Savaşı’nda Gördüklerim ve Yaşadıklarım - Erich Ludendorff

08/02/2016 - 09:09 Osmanlı Devleti nin I. Dünya Savaşı na Girişi (Ali Kaşıyuğun)

01/02/2016 - 09:01 İki Siper Bir Mektup Bir Çanakkale Projesi Değerlendirmesi (Celal Yıldırım)

25/01/2016 - 11:57 Gelibolu Yarımadasında Geçmişin İzleri ve İz Bırakanlar (Gürsel Akıngüç)

18/01/2016 - 12:52 Seddülbahir 32 Saat Dizisi Üzerine... Bizi Affedin ( Seyit Ahmet Sılay )

18/01/2016 - 10:27 İstanbul Büyükşehir Belediyesi Konferans - Osmanlının Suriye Politikası

13/01/2016 - 08:08 Şiir ve Öykü Yarışması

05/01/2016 - 12:42 PROGRAM: İtilaf Devletlerinin Çanakkale den Tahliyelerinin 100. Yılı-Onlar Giderken

03/01/2016 - 10:32 Konferans - Çanakkale Savaşlarında Tahliye Harekatı - Kenan Çelik

14/12/2015 - 06:31 Konferans - Haluk Oral - Bir Kırılma Noktası Çanakkale

26/11/2015 - 18:34 Gelibolu Yarımadası Savaş Alanlarının Hava Fotoğrafları (Gökhan Tarkan Karaman)

13/11/2015 - 21:12 Konferans -Çanakkale’de Bir Edebi Heyet

15/10/2015 - 13:23 Konferans - Çanakkale'de Yitirilen Tahsilli Gençlik

29/05/2015 - 14:34 Benim Çanakkale kahramanım Mahmut Sabri Bey’dir- Atlas Tarih Çanakkale Özel Sayısında Tuncay Yılmazer Röportajı

15/05/2015 - 16:25 İBB Konferans - Cepheden Mektuplar (Doç.Dr.Ömer Çakır)

27/04/2015 - 02:44 Çanakkale Söyleşileri 25 Nisan 1915 Müttefiklerin Çıkarma Harekatı-Kenan Çelik

15/04/2015 - 08:30 Atlas Tarih’ten Çanakkale Özel Sayısı

08/04/2015 - 17:12 Derinlerden Siperlere: Çanakkale 1915 Sergisi

30/03/2015 - 17:08 Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı na Çağrı, Kamuoyuna Duyuru

26/03/2015 - 09:02 Konferans-18 Mart Kahramanı Cevat Paşa

24/03/2015 - 17:04 “İki Siper Bir Mektup” Bir Çanakkale Projesi (Celal Yildirim-Hatice Solmuş TED Mersin Koleji)

21/03/2015 - 04:13 CNNTürk Serdar Tuncer ile Başka Şeyler Programı Kaydı

17/03/2015 - 04:46 Çanakkale Muharebeleri- 100 Yıl önce 100 Yıl sonra (Tuncay Yılmazer)

13/03/2015 - 18:27 CNNTürk Serdar Tuncer ile Başka Şeyler- Çanakkale Savaşı Özel- Programı (14.3.2015 saat 00.00)

04/03/2015 - 16:22 CNR Kitap Fuarı’nda Çanakkale Muharebeleri Paneli ( 07.03.2015 saat : 15.30 Yeşilköy CNR Dünya Ticaret Merkezi )

16/02/2015 - 14:00 Acı bir Çanakkale Türküsüne adanan 4 yıllık bir emeğin takdimi- Harmanyeri 1915 (Yönetmen: Gürdal Uğur)

01/02/2015 - 03:46 100. Yıl’da Muhteşem Soru… Seyit Onbaşı’nın Kaldırdığı Mermi Kaç Kiloydu ? (Tuncay Yılmazer )

18/01/2015 - 15:05 Kireçtepe Jandarma Şehitliği Restorasyonu ve Bursa Büyükşehir Belediyesi’ne Sorular (Tuncay Yılmazer)

10/01/2015 - 14:53 Konferans - Osmanlıyı Yıkan Cephe-Filistin

28/12/2014 - 13:48 Milli Park’tan Tarihi Alan Başkanlığına, Hollywood tartışmalarından Muhafazakarlığın Savruluşuna… Gelibolu’yu Anlamak’ta 2014 (Tuncay Yılmazer )

24/11/2014 - 14:52 Son Savruluş – Çanakkale Muharebe Alanlarına Hollywood Modeli Tema Parkı ! (Tuncay Yılmazer )

15/11/2014 - 01:37 Konferans - Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti

01/11/2014 - 03:54 Gelibolu yarımadasında utanç verici olay / The shameful event in Gallipoli Peninsula

09/10/2014 - 10:13 Uluslararası Sempozyum - Büyük Savaş ve Osmanlı Devleti: Savaşa Giden Süreç

24/09/2014 - 17:06 Çanakkale’de Yeni Şehitlik! (Gürsel Göncü)

12/09/2014 - 15:51 Çanakkale Savaşlarının 100. Yılı Özel Sayısı Makale Çağrısı

// - 09:52 Geliboluyu Anlamak’tan Kamuoyuna Duyuru

// - 06:37 Çanakkale Muharebeleri Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı Kanun Tasarısı Üzerine ( Tuncay Yılmazer )

// - 15:33 Gelibolu Yarımadasında Yeni Bir Dönem: Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı’nın Kurulması (Dr. Mithat ATABAY)

23/05/2014 - 17:16 100.Yıldönümünde Birinci Dünya Savaşı’nı Hatırlamak” Sempozyumu

16/05/2014 - 16:24 SOMA MADENCİLERİNİ RAHMETLE ANIYORUZ

11/05/2014 - 13:05 Gelibolu Yarımadası Savaş Alanlarının Korunması ve Unesco Kültürel Mirası İlan Edilmesi (Dr. Mithat ATABAY)

09/05/2014 - 23:03 Çanakkale Muharebelerinin Komuta Kademesi ve İdaresi Çalıştayı İzlenimleri (Ahmet Yurttakal)

02/05/2014 - 06:00 Çanakkale Muharebelerinin Komuta Kademesi ve İdaresi Çalıştayı

15/04/2014 - 18:40 Savaş Tarihi Araştırmaları Uluslararası Kongresi (100. Yılında I. Dünya Savaşı ve Mirası)

06/04/2014 - 22:18 DOKUN Dergisi’nde Tuncay Yılmazer İle Söyleşi...

15/03/2014 - 18:00 Hatıralarıyla Çanakkale Muharebelerinin Komutanları Paneli

09/03/2014 - 14:19 Çanakkale Savaşları Resmi Koleksiyoneri Seyit Ahmet SILAY

06/03/2014 - 22:33 Konferans -'Çanakkale Muharebelerinde Bir Kahraman Asker Gazi Binbaşı Halis Bey

28/01/2014 - 07:35 Sadece Bir Emir Kipi...İsrail'i Kur! - Wladimir Jabotisnky ( Çev. Atilla Aşçı )

14/01/2014 - 16:21 Balkan Harbi - Trakya Seferi Kitabını Yeniden Hatırlamak (Şahin Aldoğan, Selim Meriç)

06/01/2014 - 12:12 Birinci Dünya Savaşı’nın Yüzüncü Yılında Savaşa Dair Önemli Bir Eser: “GRİFF NACH DER WELTMACHT: Die Kriegszielpolitik des kaiserlichen Deutschland 1914/1918” Kadir Kon

30/12/2013 - 22:51 Şehit Teğmen İbrahim Naci’den Çanakkale’de tarihin betonlaşmasına… 2013 Yılının muhasebesi ( Tuncay Yılmazer )

06/12/2013 - 22:00 32. Gün Programında Çanakkale Muharebe Alanlarında Betonlaşma Konusu Tartışmaya Açıldı

11/11/2013 - 05:23 Yüzüncü Yıla Doğru Yazıları-2 : Çanakkale Muharebe Alanları’ndaki Betonlaşma Meselesi Neden İlgi Görmüyor? ( Tuncay Yılmazer )

03/11/2013 - 20:03 Çanakkale Muharebe Alanlarında İnşaat Çalışmaları Tüm Hızıyla Devam Ediyor… (Tuncay Yılmazer)

11/09/2013 - 21:28 Derinlerden Yansımalar: Çanakkale Savaşı Batıkları (Mithat Atabay, Okan Taktak, Savaş Karakaş, Selçuk Kolay)

25/08/2013 - 15:29 Zığındere Vadisinden Geçecek Yol Tarihi Tahrip Edecektir! (Tuncay Yılmazer)

14/08/2013 - 18:40 Ağadere'ye Sahip Çık (Murat Sayar)

28/07/2013 - 14:53 NTV Tarih’in Kapanması Üzerine Birkaç Not… ( Tuncay Yılmazer )

08/07/2013 - 20:00 Çanakkale Muharebe Alanlarının Şehitlik İnşasıyla İmtihanı! (Muzaffer Albayrak)

26/06/2013 - 21:59 100. Yıl’a Doğru Yazıları- Çanakkale’de Şehitliklerin İhyası Gerçekten Gerekli mi? ( Tuncay Yılmazer )

10/05/2013 - 14:36 İlber Ortaylı Seyahatnamesi

21/04/2013 - 14:44 GEO Dergisi Nisan 2013 Sayısında Hayal Kırıklığı ( Tuncay Yılmazer )

09/04/2013 - 13:18 Meclisin Unuttuğu Kahraman Nezahet-Ozan Bodur

23/03/2013 - 21:43 Ayraç Kitap Dergisi Çanakkale Özel Sayısı

22/03/2013 - 22:03 Çukurova Üniversitesi'ndeki Konferans ile İlgili Gelibolu’yu Anlamak Okurlarına Açıklama ( Tuncay Yılmazer )

21/03/2013 - 20:14 Çukurova Üniversitesi'nde Çanakkale Savaşı Konferansı ( 22.3.2013)

16/03/2013 - 10:44 18 Mart Üniversitesi ve AÇASAM “2015’e Doğru Çanakkale Muharebelerini Anlamak ve Anlatmak” Paneli ( 19.3.2013)

12/03/2013 - 07:39 Şehit Teğmen İbrahim Naci’nin Günlüğü’nden Çanakkale Muharebeleri Konulu Panel

08/03/2013 - 07:01 Gelibolu'yu Anlamak twitter'da....www.twitter.com/gelibolu2015

01/03/2013 - 13:59 NTV Tarih'te Şehit Teğmen İbrahim Naci Bey Dosyası

24/02/2013 - 20:18 Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nde Safiye Hüseyin Konferansı (İsmail Bilgin)

19/02/2013 - 14:35 TRT Avaz 'da Çanakkale Programı

18/02/2013 - 07:22 Çanakkale Muharebeleri’nde Kahraman Bir Hemşire: Safiye Hüseyin Elbi Konferansı

07/02/2013 - 17:03 Prof. Dr. Vahdettin Engin'in 'Asayiş' adlı eseri kitapçılarda...

04/02/2013 - 11:05 Sör Siyonist , İngiltere'den Filistin'e Toprak Kavgası -Çiğdem Bayraktar Ör ( Prof. Dr. Vahdettin Engin )