Arasokakların Tarihi – Dücane Cündioğlu ( T. Suat Demren )

Yazılarımı okuyanlar bilir, pekçok konuda  müthiş şüpheci bir insanımdır. Bu şüphecilik sözkonusu tarih olduğunda ayyuka çıkar bende.

Seçici algı;  özünde ideolojik bir disiplin olan tarih olduğunda çok daha belirleyici oluyor. Bu algılar pekçok yönden bir ağ gibi zihinleri sarıyor ve tarih okumalarımızdan süzdüğümüz bilgileri yorumlarken en belirleyici etken oluyor. Sonuç da tabii ki ideolojik mevziilere sağlam yığınaklar yapmak..

Daha önceki birkaç yazımda  (123) tarih okumalarında  nasıl bir yol izlenmesi gerektiğine dair birşeyler yazmış ve hatıratların önemini vurgulamış. bu bağlamda aynı konuyu haklı biçimde çok önemseyen ve benim birkaç kez çeşitli alıntılarla atıfta bulunduğum bir kitaptan sözetmiştim; Dücane Cündioğlu’nun “Arasokakların Tarihi” adlı kitabından.

Bu yazımda bahse konu kitabı tanıtmak istiyorum.

Öncelikle şuna değineyim, Cündioğlu bir tarihçi değil; felsefe, mantık, dilbilim, İslam Düşüncesi ve İslam Tarihi konularında uzman. Aynı zamanda  acımasız bir münekkid. Cemil Meriç ve Mehmet Akif konusunda da takdire şayan hususi bir vukufiyeti var.

Tarihçi değil ama “Arasokakların Tarihi” adlı kitabı, tarih okumaları konusunda bizlere ışık tutacak önemli anektodlar sunuyor.

Arasokakların Tarihi şöyle bir arka kapakla çıkmış:


Siyasi, fikri, edebi, hangi alanda yazılmış olursa olsun hatıratlar, tarihin anacaddelerini resmettikleri için kıymet kazanmazlar; bilakis hatıratlar ayrıntıları belirgin kıldıkları ölçüde, tarih yolcusuna arka sokakları gezdirebildikleri, tanıtabildikleri kadarıyla bir değer ifade ederler. Anacaddeleri, tarihe turistik seyahat yapacak yığınlar gezsinler; zaten turistler için hazırlanmış anacaddeleri çoktur tarihin. Kütüphanelerimiz bu yolculara -birkaç fotoğraf çekebilmeleri ve heyecanlı birkaç anektod kaydedebilmeleri için- lazım olan muhkem sahneleri gezdirecek kılavuzlarla dolu değil mi? Koca koca ciltler, yığınla isim, sayısız olay, kopuk, ilgisiz, sebepsiz, çerçevesiz.

Hatıratlar, kafileden ayrılıp güzergah dışındaki arasokakları, arkasokakları merak edenler için bulunmaz bir nimet. Yalanlarla, yanlışlarla, kandırmacalarla oynaştırır insanı. Kışkırtıcıdır, iddiacıdır, çok kolay ihanet eder bu yüzden. Fakat işvelere aldanmayıp sabırlı olanlar, hem pes etmeyenler için başarı her zaman mümkün; yeter ki bir tek sokakla yetinilmesin, ileriye, daha ileriye gitmek için gerekli olan o tecessüs, o merak terkedilmesin.

Hatıratların kaybettirdiğini yine hatıratların kendileri bulduracak, kimsenin kuşkusu olmasın ki bu sefer anacaddelerin ihtişamı arasokaklardan bakıldıkça yolcusuna çok daha başka görülecektir.



Kitap tanıtımı yazısında “arka kapak” yazısı çoğu kez yanıltıcı olabiliyor ve içeriği tam olarak yansıtmayabiliyor.  Ama bu kitap için bunu söylemek haksızlık olacaktır. Çünkü kitaptaki yazıların, anektodların  amacı  tarih okumalarında hatıratların önemine vurgu yapmak. Bu satırlar da bu vurgunun önemini çok güzel özetlemiş.

Kitap çeşitli denemelerin biraraya getirilmesinden oluşmuş. Cündioğlu bu makaleleri kendi iç bütünlüklerini göz önüne alarak 4 bölüme ayırarak kitaba almış.

Her bölümde yaklaşık 10-15 deneme var. Bunlardan bazı örneker vereyim.

İlk bölüm “Tarihin arkasokakları” başlığını taşıyor.  Bu bölümde  çok ilginç anektodlar var, pekçok grift hadisenin bir hatırattaki küçük bir detayla nasıl çözüldüğünü, başka detaylarla beraber büyük resmin nasıl puzzle gibi adım adım tamamladığını gösteren anektodlar.

Mine Urgan’ın  “Bir Dinazorun Anıları” adlı kitabında değinmiş Cündioğlu; Urgan’ın bu kitabına niçin bu kadar ilgi olduğunu sorgulayarak. Ki bu ilgiye Urgan bile çok şaşırmıştı sağlığında. İçinde geçen isimler mi acaba bu ilginin sebebi? Ve bunlar arasındaki ilişkiler?

Yine bu bölümde Hasan Ali Yücel ile Nurullah Ataç için “hiç okumadığım kötülerimdi” diyor Cündioğlu. Meslea Ataç’ın  tanınmayan yönlerini kızının “Babam Nurullah Ataç” adlı kitabından tanımış. “İnsanların bilinmeyen taraflarında nice soyluluklar var” diye de ekliyor. Bu soyluluğa rağmen dil konusunda  cumhuriyet devrinin en önemli katliamlarından birisini yaptı Ataç. Ataç’ı aklamıyor ama ortaya çıkan bu tezatı yorumlarken de cumhuriyet devrinin ne trajik bir devir olduğunan dair çok önemli bir vurgu yapıyor.

Ermeni tehcirinin başsorumlusu ilan edilen Dr. Reşid’in günlüğü de geçiyor yazılarda.  Ermenilerden kaşa kaça en son yakanacağını anlayınca Beşiktaş fulyalıklarında intihar eden Dr. Reşit. “Bir kaçağın günlüğü” diyor Cündioğlu; ne garip, ne acı, ne ihtiraslı detaylar olduğuna da atıf yaparak.

Ve damızlık erkek meraklısı Abdullah Cevdet’in saklı kalan ihanetleri ve yüzsüzlüğüne ilişkin anektodlar. Thedor Herlz’in hatıratından yapılan alıntılar, hepsi birbirinden ilginç ve kasvetli bir dönemi ürpertiyle resmediyor.


“Bu toprakların hikayesi”n de de, yine bir zaman değindiğim geçmişe dair ibretlik manzaralara atıf yapılmış.

“Meşrutiyet hatıraları” başlıklı ikinci bölüm çok daha ilginç. Trablusgarb direnişi, Balkan savaşı, I.Dünya savaşı, Mütareke yılları ve Mütareke İstanbul’u. Keşke imkan olsa da hepsine değinebilsem, öyle ilginç, öyle acı, öyle hüzünlendirici hatıralar var ki.

Ali Fuat Erden’in bir  portakal hikayesi var. Kanal seferinde Cemal Paşa’nın yardımcısı olan Erden, savaş sırasında  ağız tadı ile portakalını yiyememiş. Ama Erden’in en azından yiyecek bir portakalı varmış; emrindekilerin ise ne yiyecek portakalları ne de buna vakitleri olmuş. Erden, portakalın  Sina’ya damlayan suyuna hayıflanırken onların kanları damlıyordu Sina’ya. Nitekim Erden döndü, hatıralarını yazdı sonra paşa da oldu ama o askerler Sina’da kaldı..

Bu trajik hikaye ile büyük umutlar vaaden, her mikrofona ağzını uzatan, “İslam gelecek dertler bitecek” diye umut dağıtan ama elini taşın altına sokmayan zevatı ilintilendirmiş Cündioğlu. Ne kadar da can acıtı, ama bir o kadar da doğru  bir kıyas..

Almanların menfaatinin icabı olarak; Sarıkamış’ta Rus cephesinin,  Süveyş’te de İngiliz cephesinin bölünmesi gerekiyordu. Cündioğlu çeşitli hatıratlardaki acı anektodları aktardıktan sonra, idarecilerin görünürde devletin bekasını düşündükleri için memleketin çocuklarını ölüme gönderdiğine, onların da seve seve gittiğine, fakat gerçekte  olanın müttefiklerimizin (Almanların) menfaati icabı olduğuna, bunun ise çok sonraları anlaşıldığına dair soğuk  gerçekliklere vurgu yapıyor.

Bir dönem “Başkasının arabasını çekmek” başlıklı bir yazımda da değindiğim anektodda da 1908’lerde Abdulhamid’den nefret eden  Osmanlı aydınlarının etkisindeki  özgürlükçü gençlerin,  hayranlıklarından İngiliz sefirinin atlarını söküp yerlerine kendilerini koşmaları gibi bir anekdot da oldukça acı..  Yoksa  tuhaf mı demeliydim?

İttihatçıların Prens Sabahattin ekibiyle olan kavgaları  vardır, çetin bir kavga. İngilizler Prens Sabahattin ekibini el altından desteklerler, İttihatçılar Almancıdır çünkü. Prens Sebahattin’in ekibinden Çerkes Hasan,  İngilizler tarafından M. Şevket Paşa hükümetini devirmek için kullanıldılarını yıllar sonra bulduğu bir belge ile anladığinı söyler ve ekler; “onu yayınlarsam yaşadığım bütün kavgaların hiçbir anlamı kalmaz”

Cündioğlu, “Bu ne ızdırap verici bir sözdür! Bir  oyunu içinde rol almak ve fakat yapıp ettiklerinin rol gereği olduğunun farkına bile varamamak” diyor. Eh İlber Hoca boşuna mı demişti o tarihleri de kapsayan  dönem için “İmparatorluğun en uzun yüzyılı” diye..

Üçüncü bölüm ise “Cumhuriyet hatıraları” başlığını taşıyor. Daha çok Atatürk ile ilgili çok ilginç diyaloglar var bu bölümde. Atatürk’ün Trabzonlu ve Beykoz’lu imamlarla olan diyalogları, Mine Urgan’dan Cumhuriyet imamı ile ilgili hoş bir “mahalle baskısı” örneği, Şapka konusunda Şevket Süreyya’nın hatıralarından alıntılanmış bir ibretlik anektod, (buna da şurada değinmiştim), Atatürk’ün “laik şart ve kurallara göre” kılınan cenaze namazı, CHP faşizminin hüküm sürdüğü yıllarda kürsülerden yapılan ilginç Mussolini demokrasisi nutukları vs. Birbirinden ilginç notlar.

“Kabristan’ın hüznü” başlıklı son kısım da bu mihvalde devam ediyor. Türbeleri bile kapatılan bir medeniyet, geçmişle bıcak gibi kesilen bağların trajikomik yansımaları, Neyzen’den Mine Urgan’a, Kutuz Hoca’dan, Mihri Belli’ye pekçok sarsıcı anektod. Hepsi de bu bıçak gibi kesilen geçmişin yarattığı sancılar.


Bu sancıların ağ  gibi ördüğü seçici algılar, yanlış yazılan tarih, yanlış bilinen olaylar, yanlış tanınan bir medeniyet..

Hulasa bu yazı, kitabı anlatmakla bitecek gibi görünmüyor. En iyisi dediklerime kulak verip bu arasokakları keşfe çıkmanız.. İnanın pişman olmayacaksınız..

Son sözü yine Cündioğlu’na bırakayım:


Tarih insanın tarihi…  İnsan değişmediği için insanın tarihi de değişmez. Değişen bir tek örneklerdir. Örnekler değişir ama tarih hep değişmeden kalır. Oyunu değiştirmek yerine, bu oyunun neresinde yer alacağına karar vermeli kişi. Şikayet etmek hamakatın, ızdırapları tebessümün kaynağı haline getirmek ise faziletin alameti. Anacaddelerde fazilet aranmaz! Fazilet yolcusunun yolu kazara arasokaklara düşmemeli; o, bile isteye bir arasokağa sapmayı becermeli! Çünkü arasokaklar, mağlubiyetlerin utançla değil, bilakis hüzne bulanmış bir tebessümle anıldığı mekanlardır. Düşünmeye kucak açması da bundan.


 

Bir cevap yazın