GELİBOLU’YU ANLAMAK

Onların hatırasına bir şeyler yapabilmek (Gürsel Göncü)

Çanakkale muharebe alanlarında son 25 yılda yaşanan olumsuzluklar üzerine çok yazı yazdım, çok konuştum. Asker-sivil resmî otorite tarafında da, bölgede yaşayan insanlar tarafında da, çok az dostum çok fazla düşmanım oldu. Birçok insanın beni ajan, defineci, provokatör, müzmin muhalif, devlet düşmanı, ikbal avcısı, hasta veya “manyak” olarak görmemesi epey zaman aldı (Tabii hayatının 40 yıldan fazlasını muharebe alanlarına adayan ve –kendisi yine kızacak ama- gelmiş geçmiş en büyük alan uzmanı olan harp tarihçisi Şahin Aldoğan’ın yaşadıkları yanında bunlar hiç kalır).
 
En azından bu sitenin takipçileri bilir; Çanakkale harp alanlarına giren bir daha çıkamaz, orada kalır. Ruhu, bedeni, dimağı buraya bağlanır. Zamanla daha çok öğrenir, okur, bilir, taşa toprağa dokunur, bir zaman yolcusu olur. Aktüel-siyasi vaziyetlerin, dünya görüşlerinin, hamaset edebiyatının ötesine; varolan günlük hesapların berisine geçer. Artık milliyet, taraf, siyaset, ideoloji yoktur. Sadece insan, insan hikayeleri ve bunların tarihî alandaki karşılıkları, yerleri, anlamları, sonuçları vardır. Diğer “normal” insanlar ve ziyaretçiler bunu tabii anlayamaz; bu tiplere “meczup” gözüyle bakarlar, şehitliklerde dua okuyup, otobüslere, arabalarına binip yollarına devam ederler.
 
Siyasetçiler, yetkililer, askerler de büyük oranda bu “tip”leri sevmezler; zira bunlar sürekli “problem çıkaran”, itiraz eden, eleştiren, yapılanı beğenmeyen, ukala, zamanı-dönemi anlamayan, takıntılı insanlardır! Bunların uzakta tutulması, ciddiye alınmaması, bir işe karıştırılmaması gerekir. Yine de tam olarak bertaraf edilemezler, çünkü Çanakkale Muharebelerinin tarihini ve olayların nerede-nasıl gerçekleştiğini tüm detaylarıyla bunlar bilirler. Bu cansıkıcı insanlar sadece savaşın nerelerde, nasıl cereyan ettiğine değil, aynı zamanda savaştan günümüze dek bölgede neler yaşandığını ve konuyla ilgili literatürde neler yazıldığına da vakıftır. Ne iktidar ne de parayla ilgisi bulunmayan bu tipler, sadece şehitlerin, gazilerin ve her milletten kahraman savaşçıların ruhlarıyla arkadaşlık eder; birbirlerini görüp biraz konuşunca da hangi milletten hangi görüşten olursa olsun, aralarında sarsılmaz bir bağ oluşur.
 
Rahmetli Jul Snelders, İstanbul’dan gelirken Kilya koyu girişinde sağda Kocaçimen silsilesini görünce “Eve geldik yine” derdi. Bu sitenin editörü ve eşinin, 2000’lerin başında, ayaklarında iskarpin-şehir ayakkabısı, fütursuzca balçık haldeki araziye daldığını hatırlıyorum. Şahin Abi ise zaten bildim bileli arazide yaşıyordu.
 
Neler gördük, en azından neler gördüm son 25 yıldır? Kaçak kazı yapan müdürler; insanları-uzmanları iftira atarak gözaltına aldıran başkanlar; 1. derecede tarihî sit alanı olan yerlerde yapılan otoparklar; tarihçileri-araştırmacıları tehdit eden müteahhitler; yalan-yanlış bilgi levhaları; saçma sapan yazılar-yazıtlar; “şehitlik tesisleri”; muharebe arazilerinin hunharca altüst edilmesi; orijinal hususiyeti yokedilmiş şüheda kabristanları; şarkılı-türkülü “kutlamalar”; gerçekle ilgisi bulunmayan heykeller; muharebe arazilerinin dokusuna kibrit suyu eken müzeler, merkezler ve bunların içine bilgisizce doldurulan, manipüle edilen tarihî eserler-eşyalar; kaçak yapılar; sit derecesi değiştirilen alanlar; baskıyla, parayla satın alınan kurul kararları; içi boş nutuklar… Daha neler, neler…
 
Türkiye Cumhuriyeti, Çanakkale muharebe alanlarını ancak 1974’te koruma altına aldı. Bu alanın bir millî park haline gelmesi ve ciddi kısıtlamaların başlaması bu tarihtedir. 1930’ların başından 1974’e kadar geçen zaman içerisinde, muharebe arazisinde kalan savaşa ait her türlü kalıntı, silah ve her türlü “para eden” tarihî eşya, hem bölge sakinleri hem de bizzat devlet tarafından satılmıştır! Köylünün topladığı kurşundan, devletin Kilitbahir iskelesinden İtalyanlara naklettiği top-mermi parçalarına kadar, Çanakkale muharebe alanlarındaki hatıralar kiloyla satılmış, elbirliğiyle talan edilmiştir.
 
Millî Park ilanınından sonra, bugün gördüğümüz şehitliklerin bir kısmı, heykeller, yazıtlar, levhalar kondu. Yarısı doğru, yarısı uydurma, herkesin bildiği şeyler, tekrar etmeyeyim. Mustafa Kemal’in saatinin kırıldığı yerden tutun da elinde neredeyse G-3 tutan Mehmetçiğe, abartılı kitabelerden uzakdoğu tarzı şehitlikliklere, 80’li darbe yıllarının cahillikleri…
 
90’lı yıllardaki yanlış ağaçlandırmalar, yangın, sonrasında yine ağaçlandırmalar (her şehide bir fidan)… 2000’lerde “kutlama” furyalarının ve otobüs turlarının başlaması, “tarih turizmi”yle katledilen tarihî alanlar, siperlerin üzerine otoparklar… Sonrasında yeni yapılan mezarlıklar, bol betonlu az anlamlı ve hepsinin tarzı birbirinden değişik, müteahhit zevkini yansıtan kabristanlar… Sonrasında yine hepsi farklı ve özel tasarımlı (!) tabela enflasyonu, yeniden değiştirilen ve eskisini aratan tabelalar… Yeni açılan, betonlanan, genişletilen yollar… Orjinal dokusunu yitiren muharebe alanlarına karşılık ceplerini dolduran devlet-hükümet müteahhitleri…Günlük siyasete, ucuz politikaya, şehit edebiyatına kurban edilen Çanakkale…
Geldik bugüne. Alan başkanlığının hazırlattığı 47 sayfalık master plan, kağıt üzerinde gayet iyi görünüyor. Ancak eksik olan temel mesele, şimdiye kadar yapılmış yanlışların nasıl düzeltileceği. Daha doğrusu, böyle bir niyet veya amacın taslak planda yer almaması. Şimdi madde madde yazarak soruyorum:
 
 
1. Tarihî alanda birbirinden çok farklı tarz ve anlayışla yapılmış; kiminin yeri, kiminin levhaları, kiminin her bir tarafı yanlış şüheda kabristan ve şehitlikleri; tek ve yalın bir tarzda, süssüz ve doğru bir şekilde, yazıları ve bilgilendirme levhaları tek tip olacak şekilde, şehitlerimize yakışan bir sadelik ve gösterişsizlik anlayışıyla yeniden düzenlenecek mi?
2. Muharebe alanlarındaki anıt, abide, yazıt, heykel enflasyonu yeni ve bilimsel bir anlayışla ele alınarak giderilecek ve hatalı-yanlış uygulamalar, otoparklar, tuhaf çevre düzenlemeleri alanı koruma ve tarihe saygı çerçevesinde sonlandırılacak mı?
3. Alan dahilindeki müze, tanıtım merkezi, bilgilendirme noktaları bilimsel bir anlayışla ele alınarak sadeleştirilecek mi? Bunların içinde yer alan bilgiler ve artifact bilgileri, uzmanların danışmanlığında yeniden değerlendirilecek mi?
4. Biten veya devam eden kale, tabya, mevzii restorasyonları, renovasyonları, aslına sadık bir biçimde, tarihî veriler eşliğinde yeniden ele alınacak mı?
5. Taslak planda neredeyse hiç sözü geçmeyen Seddülbahir, Morto, Kerevizdere, hatta Domuzdere sektörlerindeki muharebe alan ve izlerinin korunmasına, işaretlenmesine dair nasıl bir uygulama yapılacağı detaylarıyla belirlenecek mi?
6. Yıllarca Orman Bakanlığı’nın da devreye girmesine ve can alan yangınlara yol açan yanlış ağaçlandırmaya ve bölgenin flora’sına ilişkin yeni bir alan politikası geliştirilecek mi?
7. Bölgede, özellikle yaz aylarında artan otobüs-ziyaretçi trafiğini azaltacak, şehitliklere ulaşımın mümkün mertebe yürüyerek yapılmasını sağlayacak düzenlemeler gündeme getirilecek mi?
 
İlk elde aklıma gelen ve henüz cevaplanmamış temel konular bunlar. Evet, kolay değil biliyorum. Yılların ihmali, tahribatı ve her yeni gelen siyasal iktidarın kendini bir şekilde gösterme fırsatı için sahne alması; Çanakkale muharebe alanlarını bir şov, densizlik, gösteriş mekanına çevirdi. Gelen alan başkanları da, iyi niyetli olsalar da sürekli olarak siyasi otoritenin siyasi emelleri altında ezildi. Ehil olmayan hatta cahil mütahhitlere, sahtekarlara, çeşitli çıkar çevrelerine Çanakkale üzerinden milyon dolarlar akıtıldı. 
 
Tarihî Alan Başkanlığı eğer gerçekten yeni bir sayfa açmak istiyor ve bu sayfayı gelecek nesillere taşımak istiyorsa, önce geçmişteki bu kepazeliklerle hesaplaşacak; bu tahribatı bir daha geri dönüşü olmayacak, hatırlanmayacak biçimde silecek ve esas hatırlanması, hatırası her dem taze kalması gereken fedakâr askerleri, alanı orjinal haliyle koruyarak taçlandıracak.
 
Ümitsiz miyim? Hayır. Ama iyimser değilim. Yine de şöyle bitirelim: Çanakkale bu milletin yeniden doğduğu, Mustafa Kemal’in Atatürk olduğu yerdir. Uzak ve yakın tarihimizde, Çanakkale’deki gibi tek yürek tek millet olduğumuz, bu denli birleştirici başka bir hadise yoktur ve bu hadise sadece bizim değil tüm bir dünya tarihini değiştirmiştir.
 
Kendimize saygımız varsa, bunu birlik içinde yaşatırız; yoksa bunu sağlayan kahramanların kemiklerini sızlatırız.
 
 
Gürsel Göncü 

#tarih Dergisi Yayın Yönetmeni

 

 

6.339 okunma

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir