GELİBOLU’YU ANLAMAK

Gelibolu da tarihimiz ve yüreğimiz yanıyor

Yine sorumsuzluk, yine dikkatsizlik, yine tedbirsizlik… Gelibolu yarımadası’ndaki yangın, 1994 yılındaki felaketi kadar olmasa da, yine de hatırı sayılır büyüklükteki bir alanı tahrip etti. Milliyet gazetesindeki haber ( 20.6.2008 ) işin vahametini gözler önüne seriyor.
Gelibolu Yarımadası’nda önceki gün öğle saatlerinde başlayan orman yangını durdurulamıyor. Alevler Milli Park’a sıçradı. Balya makinesi ile anız tarlasında çalışma yaptıkları belirlenen ve olay sonrası jandarma tarafından gözaltına alınan, ve işlemlerinin ardından mahkemeye sevk edilen, 40 yaşındaki E.Ö. ile 42 yaşındaki M.K. çıkarıldıkları mahkemede, ‘dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu yangına neden olmak’, ‘onlarca dönümlük arazideki orman envanterine zarar vermek’ suçlarından tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Çanakkale Savaşları hikaye yarışması ödülleri dağıtıldı

Yarımada Yayınlarının düzenlemiş olduğu “Çanakkale Savaşları” konulu hikâye yarışmasında dereceye girenlere ödülleri 18 Haziran 2008 Çarşamba akşamı Fatih Zübeyde Hanım Kültür Merkezi’nde düzenlenen törenle verildi. Törende yaptığım kısa konuşmada Çanakkale Muharebe Alanlarındaki çevre kirliliğine dikkati çektim. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Sayın Prof.Dr. Edibe Sözen konuyla ilgileneceğine söz verdi. Kendisine duyarlılığı için çok teşekkür ederim. Herhangi bir gelişme olursa sizi bilgilendireceğim. Bu çok anlamlı yarışmaya katılan tüm genç arkadaşları, ayrıca bu güzel organizyasyona imza atan Yarımada Yayıncılık yetkililerini de tebrik ediyorum.

Zorla Yaptırılan Anıtı Dinamitle Yıktık ( Önder Kaya )

1877-1878 Rus Harbi, Osmanlı Devleti için sonun başlangıcıydı adeta. Plevne gibi destanlara rağmen Rus Ordusu çok kısa sayılabilecek süre içerisinde Trakya’yı ele geçirmiş, Ayestefanos’a ( bugünkü adıyla Yeşilköy) kadar gelebilmişlerdi. Sultan Abdülhamid’in saltanatının ilk yılları büyük bir felaketle başlamıştı. Neyse ki diplomasi devreye girmiş, özellikle İngiltere’nin bastırmasıyla Rus Çarlığı “Çarigrad” diye adlandırdığı İstanbul’un kıyısından geri dönmüştü. Ancak Ruslar, Osmanlılara tattırdıkları bu acı günleri bir anıt dikerek sembolize etmek istediler. Tarihçi Önder Kaya, Ayestefanos anıtının öyküsünü anlatıyor bizlere. Yapımına 1895’de başlanan anıtmezar 1898’in son aylarında tamamlanmış , 18 Aralık günü de Rus Çarı’nın kardeşi Grandük Nikola’nın da bulunduğu çok sayıda diplomatik askeri temsilcinin katıldığı pek parlak bir törenle açılmıştı. Kaya, II. Abdülhamit’in bu anıt nedeniyle keyfinin fazlasıyla kaçtığını , zira İstanbul’un hemen girişinde yeşil renkli parlak bir malzemeyle ve Rus kilise mimarisi tarzında inşa edilen bu yapının, mütevazı bir mezar abidesi olmanın çok uzağında olduğunu belirtiyor. Söz konusu abide Birinci Dünya Savaşı’na girişimizden hemen sonra İttihatçı hükümet tarafından 14 Kasım 1914’de büyük bir törenle, 12 ton barut kullanılarak havaya uçurulacak, anıtın yıkılması yedeksubay Fuat ( Uzkınay ) tarafından filme de çekilecekti.

“Bin Kere Çoğalan Cehennem” 4-6 Haziran 1915 ,Üçüncü Kirte Muharebesi (Tuncay Yılmazer)

Seddülbahir cephesinin , 6 Ağustos 1915 tarihine kadar Çanakkale Kara Muharebelerinin ana cephesi olduğu hatırlanacaktır. 25 Nisan Çıkarmasından sonra birbirlerine sürekli saldıran taraflar arasında ( ufak sınırlı bazı çatışmalar haricinde ) neredeyse bir aya yakın büyük çapta muharebe olmamış , olabildiğince eksiklikler tamamlanmaya çalışılmıştı. Tarihler 4 Haziran 1915’i gösterirken Seddülbahir cephesinde konuşlanmış Müttefik Orduları , Kirte köyünün güneyinde mevzilenmiş Osmanlı Güney Grubu 9. ve 12. Tümen birliklerine müthiş bir bombardıman sonrasında büyük bir saldırı başlattılar. Üçüncü Kirte Muharebesi olarak bilinen bu saldırı , müttefiklerin 25 Nisan çıkarmasından bu yana en iyi planlanladıkları harekât olarak tanımlanıyor. Hedeflerin daha gerçekçi ve net çizildiğini, birliklerin morallerinin en üst seviyede olduğunu da belirtmek gerekli. 4-6 Haziran 1915 tarihleri arasında üç gün devam eden , bugünkü Twelve Tree Corps mezarlığı’nın biraz ilerisi ile Son Ok anıtı arasındaki bölgede cereyan eden 3. Kirte Muharebesi Osmanlı Ordusuna 9000 kayba mal olmuş, ancak İngiliz ve Fransızlar Alçıtepe hedefine yine ulaşamamışlardı. Bir İngiliz askeri yoğun toz duman bulutu içerisinde patlamalar, makineli tüfek seslerine karışan bağırışmaları “yığılan, taşan, bin kere çoğalan cehennem” diye tarif edecektir.

Fatih ve Fetih Ruhu ( Mehmet Kurdoğlu )

Fatih, İstanbul’u fethettiğinde, şehre ruhunda büyüttüğü idealinin damgasını vurmuş, bir “İslambol” şehri inşa etmiştir. Vakfiyesinde: “Asıl hüner, bir şehir kurmak ve o şehirde yaşayan halkın kalbini imar etmektir” diye belirten Fatih, Bizans’ın Kostantiniye’sini Camiler, çeşmeler, hanlar ve hamamlarıyla İstanbul’a çevirir. Aşkın bir ruh, geniş bir ufukla İstanbul’a hükmeden Fatih, idealinde büyüttüğü bu şehre kendi ruhunu üfleyerek damgasını vurmuş, idealin varolmanın vazgeçilmezi olduğunu göstermiştir.
Fatih ve fetih ruhunu kavramak, aynı zamanda bugün içinde bulunduğumuz savruluştan kurtulmak demektir. Bu anlamda Fatih bilgi ve aklın tecessüs ettiği bir kişilik, bir toplum olarak düşünülmeli, Fetih ise ulaşılması gereken ideal!
…………
Mehmet Kurtoğlu, yukarıda birkaç satırını alıntıladığımız makalesinde, 555. yıldönümünü kutladığımız İstanbul’un Fethi’nin anlamını irdeliyor. Söz konusu makale Haziran ayında çıkacak olan Kültür Dergisi İstanbul’un Fethi özel sayısında da yayınlanacak.

Elveda Haydarpaşa ( Tuncay Yılmazer )

Daha önceden bir takım şeyler duymuş ama gerçekleşebileceğine pek ihtimal vermemiştim. Ancak 15 Mayıs 2008 tarihli Taraf gazetesi’ndeki haberle irkildim. Haydarpaşa Garı yasal düzenlenmesi yapılan projenin tamamlanmasıyla oteller ve bir gökdelenin arasında kaybolacakmış. Dünya Ticaret Merkezi adını alacak tarihi binanın Kasım ayı itibarıyla boşaltılması öngörülüyormuş. Çok şaşırdığımı, üzüldüğümü belirtmem gerekli. Haydarpaşa Garı İmparatorluktan Cumhuriyet’e sancılı dönüşümün , hatırlamak istemediğimiz bir çok olayın canlı şahidi değil mi? Dışardan emperyalizmin içeriden dışlayıcı milliyetçiliğin yıktığı bir ülkeden bize kalan en önemli hatıralardan birisi değil mi? 100 yıl önce emperyalizmin sembollerinden kabul edilen bir bina, içinde bulunduğumuz dönemde başka emperyal sembollerle ( gökdelenler, alışveriş merkezleri vs. ) ile çevriliyor mu diyelim. Eğer hatıralar anlatacak bir şeyleri varsa değerlidirler. Görmesini, hissetmesini bilen için Haydarpaşa Garı’nın bizlere anlatacağı çok şey var. Sıradan yapılar arasında kaybolmayı, susturulmayı hiç mi hiç hak etmiyor.

Bir Kore Gazisi ( Zümrüt Sönmez )

Sözlü tarih çalışmalarının çok önemli olduğu düşünüyorum. Ne yazık ki Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili sözlü tarih çalışmalarımız yok denecek kadar az. Bu konuda ilk önce Ruşen Eşref’in gazilerimizle yaptığı Yeni Mecmua’da yayınlanan o röportajlar aklıma geliyor. 80 li yıllarda da gazeteci Cahit Önder Çanakkale köylerindeki gazilerimizle yaptığı söyleşileri derlemişti. ( Önder’in kesinlikle takdir edilmesi gereken çalışmasıyla ilgili ayrıntılı bilgileri www.gazilergalerisi.com sitesinde bulabilirsiniz. ) . Ne yazık ki şu an bu savaşlara katılmış gazimiz kalmadı. Çok önemli bir kısmı hayatta olan Kore ve Kıbrıs gazileri ile ilgili sözlü tarih çalışmalarının bir an önce başlaması gerekli… Yarımada Yayıncılık editörü Zümrüt Sönmez’de mütevazı bir sözlü tarih çalışmasını bizlerle paylaşıyor, bir Çanakkale gezisi sırasında tanıştığı Kore Gazisi Abdülkadir Tavşan ile yaptığı söyleşiyi aktarıyor. Kore Savaşı yakın tarihimizde Kurtuluş Savaşı’ndan sonra katıldığımız en büyük çaptaki mücadeleydi. 1950-1953 yılları arasında gerçekleşen Kore Savaşı’nda, başlangıçta Kuzey ile Güney Kore arasında çarpışmalar olsa da, kısa zamanda Komunist Çin ile ABD’nin başı çektiği Batı dünyası karşı karşıya gelmiş, her iki taraftan da binlerce asker ve sivil ölmüştü. 2. Dünya Savaşı sonrasında yeniden şekillenen “soğuk savaş dönemi” dünyasında yönünü artık Batı’ya dönen Türkiye Kore Savaşı’na yaklaşık 5000 kişilik bir tugayla katılmıştı.

İlk Çanakkale Müdafaamız ( Uğur Demir )

Uğur Demir, Çanakkale Savaşı’ndan neredeyse 250 yıl önce aynı bölgede gerçekleşen Venedik Ablukasını ve Osmanlı’nın bu ablukaya karşı mücadelesini anlatıyor. Söz konusu olay aynı zamanda ünlü Köprülüler ailesinin devletin yönetiminde söz sahibi olduğu dönemin başlangıcı. İstanbul’un güvenliğinin sağlanması için öncelikle Boğazların emniyet altında bulundurulması gerekliydi. Bizans, Boğazları kaybettikten sonra uzun bir süre dayanamadı ve tarihe karıştı. Demir, Osmanlı Devleti’nin boğazların stratejik konumunu gayet iyi bildiği için daima bu iki hayat noktasının güvenliği ve açık tutulması için gerekli tedbirleri aldığını belirtiyor. Ancak Osmanlı tarihinin en uzun süre devam eden savaşı olan 1644 ile 1669 yılları arasındaki Girit Kuşatması esnasında Çanakkale Boğazı Venedikliler tarafından kapatıldı ve İstanbul tarihinin en zor anlarını yaşadı. Girit kuşatması tehlikeye girerken, İstanbul’da da Dördüncü Mehmed’in tahtı sallantıdaydı. Böylesine kritik bir anda Köprülü Mehmed Paşa sadrazamlığa getirilerek, devletin rahat bir nefes alması sağlanmıştı. Uğur Demir ayrıca tıpkı 1915’deki Çanakkale Savaşı’nın sembol kahramanlarından Seyit Onbaşı gibi , bu mücadelenin de sembol kahramanları olan Kara Mehmed ve Küçük Mehmed’in başarılarını da anlatıyor. Özellikle Topçu Kara Mehmed ( Kumburnu metrislerinden attığı gülle ile Venediklilerin Amiral gemisinin barut deposunu vurması göz önüne alındığında ) Seyit Onbaşı’nın 1657 yılındaki versiyonu adeta…

Esir Düşen Sancaklarımız (Ahmet Yurttakal)

Esir Düşen Sancaklarımız (Ahmet Yurttakal)

Ahmet Yurttakal ordumuz ve özellikle de alaylar için son derece önemli bir sembol olan sancaklar hakkında bilgi veriyor, ayrıca müttefikler eline geçen ve Avustralya Savaş müzesinde sergilenen sancaklarımızın izini sürüyorlar. Birinci Dünya Savaşı’nda görev alan Osmanlı birliklerinin sancaklarının bir kenarında bir daire içinde Osmanlı Sultanı V. Mehmet’in altın kaplı iple tuğrası işlenmiştir. Daire, dört alay sancağının işlemeli şekilleri ve kargıları, çift başlı baltaları ve trompetleri içeren çeşitli askeri sembollerle çevrilidir. Altı, beş madalyanın işlemeli şekilleri asılı bir tomar yapraktır. Sancağın diğer kenarı na ise yine altın kaplı iplikle kelime-i tevhid ( La ilahe illallah Muhammedür Resulullah) nakşedilmiştir. Yazarlar esir edilen sancaklardan 80.Piyade Alayının ( 23 Ocak’ta Sina-Filistin Cephesi- Maghdaba) , 46. Piyade Alayının ( 2 Eylül 1918 Şam yakınlarında ) , bir de alayı belli olmayan bir sancağın ( 1 Ekim 1918- Şam ) Avustralya savaş müzesinde sergilendiğini belirtiyorlar. Özellikle geçen yıl çok sözü edilen 57. Alay sancağının ise Çanakkale Savaşı’nda esir düşmüş olmasının mümkün olmadığını belirten Yurttakal ve Karlı bu konudaki yanlış bilgilerimizi de düzeltiyor.

Çanakkale Savaşı nda Havacılarımız ( Mustafa Birol Ülker )

Araştırmacı Mustafa Birol Ülker, Çanakkale Muharebelerinin nisbeten az bilinen bir konusunu , aylarca süren bu mücadelede havacılarımızın rolünü irdeliyor. Osmanlı Ordusu’nda Havacılıkla ilgili bölümün ilk kez Mahmut Şevket Paşa’nın direktifi ile 1911 yılında kurulduğunu açıklayan Ülker, M.Şevket Paşa’nın maaşından bir kısmını da uçak alımı için açılan kampanyaya bağışladığını belirtiyor. Çanakkale Savaşı döneminde Türk havacılığı henüz daha emekleme dönemindeydi. Ülker, Osmanlı Ordusu’nun, Birinci Dünya Savaşı şırasında müttefiki olan Almanya’dan uçak malzemeleri getirttiğini , pilotlarımızın Almanya’da ve Avusturya’da eğitim gördüklerinin altını çiziyor. Çanakkale Savaşı sırasında düşman kuvvetlerinin hangi bölgeleri kullandıkları ve nereden saldıracakları tahminleri, hava kuvvetlerimizin raporları göz önüne alınarak yapılmış, havacılarımız geceli gündüzlü çalışmışlar ve kısıtlı imkânlara rağmen büyük başarı kazanmışlardı. Ülker, Alman Hava Kuvvetlerine bağlı pilotların Çanakkale’de müttefiklerin 10 uçağı düşürürken 4 uçağı da inmeye zorladıklarını, Üsteğmen Ali Rıza bey’in de 30 Kasım’da Kabatepe üzerinde bir Fransız uçağını makineli tüfek ateşiyle düşürmeyi başardığını ve tarihimize düşman uçağı düşüren ilk pilot olarak geçtiğini vurguluyor.