GELİBOLU’YU ANLAMAK

Osmanlı Araştırmaları

Fatih in Müjdelenen Şehri -Önder Kaya

İstanbul, kurulduğu andan itibaren hep arzulana gelen bir kent olmuştur. Makedonlar, Avarlar, Gotlar, Peçenekler, Latinler, Araplar, Osmanlılar kenti çeşitli defalar kuşatmışlarsa da, sadece iki kez muhkem surlar yabancı istilasına izin vermiştir. 1453’deki Osmanlı ordularının şehre girişi ise bambaşka bir devrin habercisidir. İstanbul’un en büyük şansı, kendisini fetheden fatihin, Osmanlı padişahları içinde en özel hükümdar olmasıdır. Şehrin taşıdığı önemi idrak eden genç sultan, gerekli düzenlemeleri yaptıktan sonra İstanbul’u yeni payitahtı olarak ilan eder. Fatih, bir anlamda şehrin ikinci kurucusudur.Önder Kaya’nın “Fatih’in Müjdelenen Şehri” adlı kitabı gerek içeriği gerek görsel tasarımıyla keyifle okunacak bir çalışma…

Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa (Melike Bayrak)

“Şanı Büyük Osman Paşa Plevne’den çıkmam diyor…” Adına marşlar yazılan Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa, Türk tarihinde her zaman hatırlanılması gereken büyük komutanlarımızdan biridir. 1877–1878 Osmanlı Rus Harbi’nde büyük fedakârlıklarla günlerce yapılan savunma azmi ve cesareti ile tüm dünyaya nam saldı. Bu savaş kaybedildi fakat yapmış olduğu savunma konuşuldu. Tarihçi Melike Bayrak Resimli gazete de yayınlanan Gazi Osman Paşa bölümünü Osmanlıcadan çevirerek araştırmacılara ve tarih severlere aktarıyor.

Misyonerlere Özenmek ( Ramazan Balcı )

“ Mısır, Mehmed Ali Paşa’nın isyanı sonrasında imtiyaz fermanları ile (1840) Mısır valiliğine verilen özerklik sayesinde yarı bağımsız bir eyalet şeklini almış, Osmanlı İmparatorluğa olan bağı yıllık maktu vergi ile sınırlandırılmıştı. 40 yıl içinde Mısır valileri Mısır borçlarını ödenemeyecek bir seviyeye getirmiş, köylüler vergi borçları karşılığında topraklarını büyük ölçüde kaybedip, kendi topraklarında karın tokluğuna çalışan amaleler haline gelmiş, günden güne artan yabancı nüfuzu hayatı çekilmez hale getirmişti. Önemli memuriyetler İngiliz memurların ellerinde kalmış, işten çıkarılan askerler atlara verilen arpa ile karınlarını doyurmak zorunda kalacak derecede fakir düşmüşlerdi. Meşhur söylemi ile “Mısır Mısırlılarındır” hareketi bu günlerde başladı. Cemaleddin Efganî ve Muhammed Abduh’un fikir üstadlığını yaptığı hareket kısa zamanda ordu içinde gelişmiş, Ahmed Arabî (Urabî) önderliğinde Hizbü’l-Vatanî, (Vatanîler) hareketi iki yıl içinde kendini İngiliz işgali karşısında savaşın içinde bulmuş, Mısır halkı büyük bir coşku ile cepheye koşmuştu. Ne var ki arka arkaya ihanetler yaşandı. Telkebir’de hiç beklenilmedik bir yenilgi alan Arabî, İngilizlere teslim oldu. Arabî ihanet mi etmişti? Bu konuda tam bir kanaat elde edilemedi ancak bu sonucu hazırlayan iki ajan misyoner vardı. “
Ramazan Balcı’dan ilginç bir yazı…

555. Yıl Dönümünde Kültür Dergisi’nden Fetih Özel Sayısı ( Fatih Güldal )

Fatih Güldal , editörlüğünü yaptığı Kültür Dergisi Fetih Özel sayısını tanıtıyor bizlere. Dergide İstanbul’un fethinin siyasi neticelerinden fetih üzerine oluşturulan edebiyata, fethin sosyal hayatta yarattığı değişmelerden mimari üzerindeki etkilerine kadar birçok alanda önemli kalemlerden yazılar mevcut. İstanbul Üniversitesi Tarih bölüm başkanı Prof.Dr. Fahameddin Başer fethin Türk ve İslam dünyası üzerinde yarattığı etkileri, Doç.Dr. Ahmet Kavas ise fetih kavramını irdelemiş. İdris Bostan Fetih sürecinde Osmanlı deniz gücünün fethe katkısını anlatırken, Prof.Dr. Mehmet İpşirli Fatih dönemi ilim hayatını konu alan bir makale hazırlamış. Tarihçi Dursun Gürlek Fatih Sultan Mehmed’in kütüphanecisi Molla Lütfi’nin ilginç hayat hikâyesini, Nakkaş Semih İrteş ise Fatih dönemi nakkaşhane üslubu başlıklı yazısını okuyucuyla paylaşıyor. Prof.Dr. Semavi Eyice bugünlerde hayata geçirilmeye çalışılan bir problemi dile getirmiş: İstanbul’un tarihi mahalleleri ve bunların değiştirilmek istenen adları. Daha birçok usta yazarın bulunduğu Kültür Dergisi fetih özel sayısı yine göz alıcı bir görsellikle ve tatmin edici bir içerikle okuyucusunun ilgisini bekliyor. İrtibat: kulturdergisi@yahoo.com.tr, Tel: 212 4910427

İlk Çanakkale Müdafaamız ( Uğur Demir )

Uğur Demir, Çanakkale Savaşı’ndan neredeyse 250 yıl önce aynı bölgede gerçekleşen Venedik Ablukasını ve Osmanlı’nın bu ablukaya karşı mücadelesini anlatıyor. Söz konusu olay aynı zamanda ünlü Köprülüler ailesinin devletin yönetiminde söz sahibi olduğu dönemin başlangıcı. İstanbul’un güvenliğinin sağlanması için öncelikle Boğazların emniyet altında bulundurulması gerekliydi. Bizans, Boğazları kaybettikten sonra uzun bir süre dayanamadı ve tarihe karıştı. Demir, Osmanlı Devleti’nin boğazların stratejik konumunu gayet iyi bildiği için daima bu iki hayat noktasının güvenliği ve açık tutulması için gerekli tedbirleri aldığını belirtiyor. Ancak Osmanlı tarihinin en uzun süre devam eden savaşı olan 1644 ile 1669 yılları arasındaki Girit Kuşatması esnasında Çanakkale Boğazı Venedikliler tarafından kapatıldı ve İstanbul tarihinin en zor anlarını yaşadı. Girit kuşatması tehlikeye girerken, İstanbul’da da Dördüncü Mehmed’in tahtı sallantıdaydı. Böylesine kritik bir anda Köprülü Mehmed Paşa sadrazamlığa getirilerek, devletin rahat bir nefes alması sağlanmıştı. Uğur Demir ayrıca tıpkı 1915’deki Çanakkale Savaşı’nın sembol kahramanlarından Seyit Onbaşı gibi , bu mücadelenin de sembol kahramanları olan Kara Mehmed ve Küçük Mehmed’in başarılarını da anlatıyor. Özellikle Topçu Kara Mehmed ( Kumburnu metrislerinden attığı gülle ile Venediklilerin Amiral gemisinin barut deposunu vurması göz önüne alındığında ) Seyit Onbaşı’nın 1657 yılındaki versiyonu adeta…

Celladın Çeşmesi Kanlı, Mezarı Ayrı Olurdu ( Önder Kaya )

Değerli dostum tarihçi Önder Kaya bundan böyle her ay “İstanbul Yazıları” yla bizimle birlikte olacak. Tarih dostları kendisini Hürriyet Tarih ekindeki yazılarından hatırlayacaklardır. Tarihçi Önder Kaya’nın Yeditepe Yayınevi’nden çıkmış olan “Tarihin Gör Dediği”, “Yarim İstanbul” , “Anadolu’da Eyyübiler” ve “Tanzimat’tan Lozan’a Azınlıklar “adlı 4 kitabı, 2 Osmanlıca’dan çevirisi ( Avram Galanti’den Türklük İncelemeleri , Ahmet Refik’ten Fatih ve Bellini )çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi bulunuyor. Kaya ilk yazısında Osmanlı tarihinin önemli ama pek de hatırlanmak istenmeyen figürlerinden olan cellatlardan bahsediyor. Cellatların soy bakımından özellikle Hırvat dönmesi ya da çingeneler arasında seçildiğini belirten Kaya, 15. yüzyıldan itibaren Osmanlı sarayında cellatların kullanılmaya başlandığını, yükseliş döneminde ise Bostancı Ocağı’nın bünyesinde bir cellat ocağı kurulduğunu, zaman içerisinde cellat sayısının 70’e ulaştığını yazıyor. Her meslekte olduğu gibi bu mesleğin de icrasında de bir takım kurallar ve incelikler (!) de vardı kuşkusuz. Makalede bu konuda ayrıntılı bilgi edinmek mümkün. Önder Kaya böylesine sevimsiz işi yapanların mezarlarının da çok uzak yerlerde bulunduğunu belirtirken , Eyüp’te Piyer Loti Kahvesi’nin sonrasındaki Karyağdı Baba tekkesinin yaklaşık 100 metre ilerisinin bizleri Osmanlı tarihinin en ilginç mezarlık alanlarından biri olan “Cellat Mezarlığı” na götüreceğini bildiriyor.

İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı – İlber Ortaylı ( Tarık Suat Demren )

19.yy Batı karşısında savunma durumuna geçen Osmanlı İmparatorluğu’nda, padişahlarından Bab-ı li bürokratlarına, aydınlarına kadar tüm kurumlarıyla dönüşümlerin yaşandığı bir süreçti. Toplumların, milletlerin dönüşümünün sancısız olamayacağı hep söylenir. Bu bakımdan 19 yy. özellikle Tanzimatın ilanı ve sonrasında gelişen olaylarıyla gerçekten de “imparatorluğun en uzun yüzyılı” idi. Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın da yazdığı gibi Tanzimat 11.yy.’dan beri batı ile ilişkide olan, çarpışan bir toplumun iktisadi, sınai Batı uygarlığı karşısındaki direnişiydi. Örnek yoktu, bu alanda da ecdadımız bir öncülük yapmak ve yenidünyanın şartlarına uyum sağlamak uymak zorundaydı. (s. 269) Tarık Suat Demren , İlber Hoca’nın bu kült eserini değerlendirirken Osmanlı tarihi ile ilgilenenlerin , genellikle imparatorluğun en görkemli dönemiyle yani 15 -17. yy’a odaklandığını, bu dönemden sonrası ise alelacele kapatılmak istenen bir hesap gibi kolaylıkla tasviye edilip cumhuriyete geçildiğini belirtiyor. Oysa imparatorluk cumhuriyete birçok kurum bırakmıştır; parlamentarizm, üniversite, eğitim sistemi, maliye sistemi, basın başta olmak üzere. Kitabın arka kapağında da değinildiği gibi, “Günümüz Türkiye’sinin sorunlarını ve dinamiklerini kavramak, ülkenin dünya konjonktüründeki yerini olanca açıklığıyla görebilmek için başvurulabilecek en vazgeçilmez kaynak, 19. Yüzyıl’da Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı serüvendir.”

Osmanlı İmparatorluğu Üzerindeki Rusya Kuşatması -2 ( Ramazan Balcı )

Ramazan Balcı, Birinci Dünya Savaşı’nın yaklaşık 100 yıl öncesinden başlayarak Osmanlı-Rus ilişkilerini incelediği makalesinin ikinci bölümünde ise Rus Çarlığı’nın özellikle Berlin Antlaşmasından sonra, demiryolu yapımı gibi çok hayati konularda Osmanlı Devleti’ni nasıl engellediği, savaş tazminatlarını nasıl bir silah olarak kullandığını anlatıyor.Balcı, Osmanlı Devleti’nin son yüz yılını kendi şartları içinde bağımsız bir ülke olarak geçirmediği vurguluyor. Kendi ifadesiyle belirtirsek , Rusların yapıp ettiklerine bir de Fransa ve İngiltere’nin entrikaları eklendiğinde bu yargının doğruluğu daha iyi anlaşılacaktır.Osmanlı İmparatorluğunun bu kirli savaşın çıkmasında en küçük bir vebali yoktur.

Osmanlı İmparatorluğu Üzerindeki Rusya Kuşatması -1 ( Ramazan Balcı )

Ramazan Balcı , son 1700’lü yılların başından Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan dönemdeki Osmanlı-Rus ilişkilerini inceliyor. Balcı’nın ifadesiyle söylersek , XVIII. asra siyasi ve ekonomik yönden zayıflayarak giren Osmanlı İmparatorluğu bir yandan bizzat batılı devletlerin kışkırttığı isyanlarla boğuşurken diğer yandan ayakta kalabilmek için aynı batılı devletlerin desteğini aramak zorundaydı. Neredeyse yüz yıl süren bu çok taraflı oyunların bilinmesi, günümüzün problemlerini anlamak için de çok önemli katkılar sağlayacaktır.
Balcı, Rusların genel politikasını “kendileri zaptedemediği takdirde boğazların Osmanlı Devleti’nin elinde kalmasını tercih etmek” olarak açıklıyor. Devletin zayıflığından ve gerilemesinden istifade ederek bir nevi himaye kurmak, kendi donanmalarına her iki yönde açık bulundurmakla beraber sair devletlerin donanmalarına kapatarak Karadeniz’i kapalı bir göl haline getirmek başlıca emelleri oldu. Böylece Rusya her nevi taarruzdan korunmuş olacaktı. Bu siyaset General İganatiyef tarafından “herkese kapalı yalnızca Ruslara açık olmak” cümlesiyle özetlemişti.
Sitemiz için hazırlanmış, bir hayli emek verilmiş bu çalışmayı 2 bölümde yayınlayacağız. İlk bölüm’de Karlofça Antlaşması’ndan ( 26 Ocak 1699 ) Prut harbi’ne, oradan Kırım Savaşı ve sonrasında da 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Harbi’ne kadar olan dönem incelenecek.

Fetihname- Kıvami, Yay.Haz. C. Vedat Uygur ( Haşim Şahin )

Fatih Sultan Mehmet dönemi Osmanlı Devleti’nin dünya sahnesinde artık büyük bir güç olarak belirdiği en parlak yılların başlangıcıydı. Sakarya Üniversitesi öğretim üyesi Haşim Şahin, o dönemi anlatan birinci elden bir kaynak olan Kıvami’nin Fetihname’sini değerlendiriyor. Şahin, Fetihnâme üzerinde çalışan ilk bilim adamının Franz Babinger olduğunu belirtiyor. F. Babinger, 1955 yılında Berlin Milli Kütüphanesi’nden aldığı izinle, İstanbul’da Fetihnâme’nin tıpkı basımını yapmış. Geçen uzunca bir süre zarfında Fetihnâme’nin eser üzerinde çalışma yapılmamıştır. Nihayet, Ceyhun Vedat Uygur, Yüksek Lisans Tezi olarak başladığı bu çalışma üzerinde yoğunlaşarak, Latin harfleriyle transkripsiyonunu ve sadeleştirilmiş şeklini bir arada yayına hazırlama aşamasını sonuçlandırmış; Yapı Kredi Yayınları da Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi arasında bu eseri yayınlamak suretiyle okuyucuyla buluşturmuş. Hükümdarların, kazanmış oldukları zaferleri komşu devlet hükümdarlarına duyurma isteğinden doğan ihtiyacı karşılamak amacıyla kaleme alınan fetihnâmelerin ilk İslam devletlerinden beri mevcut olduğunu yazan Şahin ’e göre Kıvâmî, gazâ ve cihâd gibi erdemlere de özel bir önem atfediyor. Fetihnâme’nin hemen her bölümünde yer alan gazâ ruhunu övmeye yönelik ifadeler, yazıldığı dönemdeki yaygın anlayışı göstermesi cihetinden önemlidir.