GELİBOLU’YU ANLAMAK

Osmanlı Devleti Umumi Harpte Tarafsız Kalabilir miydi? – Yusuf Akçura (Değerlendirme: Muzaffer Albayrak)

20. asır tarihinin ilk otuz yıllık döneminde geçen en mühim vaka, Harb-i Umumi, Cihan Harbi isimleriyle de yad olunan Büyük Harp’tir. Bütün beşeriyeti sarsan bu cihan-şumûl harbin mesuliyetini, savaşan taraflardan her biri, tâ harbin başından beri hasmına yükletmekle meşguldür. Bu maksatla bir çok vesikalar, hatırat, görüşler ve eleştiriler neşredildi. Lakin kütüphaneler dolusu bu basılı evrak, tamamıyla tarafsız bir araştırmacıya kesin bir hüküm verdirebilecek mahiyeti henüz taşımamaktadır.Cihan Harbi’nin mesulleri araştırılırken, biz Türklerce asıl ehemmiyetli mesele, Osmanlı Devleti’nin bu harbe katılış sebeplerinin ne olduğu meselesidir:―Osmanlı Devleti harbi istemiş ve aramış mıdır?―Yoksa sırf istiklâl ve toprak bütünlüğünü muhafaza ve müdafaa edebilmek için harbi kabule mecbur mu olmuştur?―Böyle bir mecburiyet var ise, tarafsız kalması mümkün olabilir miydi?

Nazım’ın Dayısı Çanakkale Şehidiydi (Melih Şabanoğlu)

Nazım Hikmet çocukluğunda dayısının ölümüyle ilgili bu kadar ayrıntı biliyor muydu? Bunu bilmiyoruz, ama bu ayrıntıların daha sonra ortaya çıktığını düşünebiliriz. Küçük Nazım’ın bildiği tek şey, dayısı Mehmet Ali’nin Çanakkale’de ölmeden önce ziyaretine gelen emir subayı arkadaşı Ekrem’le birlikte topun başında çektirdikleri fotoğrafıyla, Balkan Savaşları’nda ağır yaralandığı zaman sırtından çıkan kanlı gömlek ve kendisini yaralayan kurşundu. Bir de dayısının Çanakkale’ye gitmeden önce ailesine söylediği şu sözler: “Bugün çok analar evlatlarını harbe göndermek için onları coşturuyor, teşvik ediyorlar. Siz de onlar gibi yapınız, öleceğim diye korkmayınız. Ölüm cesaret ve yiğitlikten kaçar. İnşallah bu defa da harp meydanında vatanıma karşı din yardımıyla iyi hizmet vererek muzaffer ordumuzla beraber güvenle dönerim o vakit beni yine ‘küçük gazi’ unvanıyla hatırlayarak zevk duyarsınız. Ben de büyük babalarım gibi şehid olursam o da ailemize ayrıca bir şeref ve iftihar olur.” (M.Ş.)
Bu yazı ATLAS Tarih Dergisi Gelibolu 100.Yıl Özel sayısında yayınlanmış, yazarının ve editörün izniyle sitemize konulmuştur.

Çanakkale Destanının Ölümsüz Efsaneleri (Osman Koç)

Milletimizin Çanakkale’ye bakışı budur ve bu bakışta bir sakatlık bulunmamaktadır. Anadolu’nun ücra bir köyünde yaşayan, okuması yazması olmayan Ayşe Nine’den, Çanakkale’de gördüklerini duyduklarını sorgulamasını ve doğru bilgiye ulaşmasını beklemek doğru değildir. Doğru olan Ayşe Nine’nin güvenerek kendini teslim ettiği kimselerin vazifelerini bi hakkın yerine getirmeleri ve ona sadece doğruyu anlatmalarıdır. Zihne yanlış yerleşen bir bilginin düzeltilmesi kolay değildir. Konu Çanakkale olunca zorluğun derecesi misliyle artmaktadır. Zığındere Sargıyeri’nde bükülen ağacın, Anafarta cephesinde kaybolan birliğin, kan kokan derenin hikâyesi bu mevzuya verilecek önemli örneklerdir. Ziyaretçiye bu hikâyelerin doğru olmadığı söylendiğinde hemen itiraz edilmekte, bir yazarın kitabı, bir gazetecinin yazısı, ya da bir mihmandarın anlatımı delil olarak gösterilmektedir. (O.K.)

100 Yıl Sonra İlim Heyeti Çanakkale’de Programı

Çanakkale Savaşı, zamanında nasıl bütün dünyanın dikkatle takip ettiği bir harpse, 100. senesi de, bütün dünyayı ilgilendiren bir yıl dönümüdür. Döneminde Çanakkale’de Osmanlı devletine karşı savaşanlar oradaki varlıklarını nasıl zamanın basın araçları yoluyla dünyaya duyurduysa, Osmanlı yönetimi de bu savaşın dünyaya bütün yönleriyle duyurulması için çeşitli faaliyetler yürütmüştür.Bu faaliyetlerin en belli başlısı, İstanbul’dan götürülen bir “Edebi heyet”in Çanakkale cephesini ziyaretidir. Çanakkale Muharebeleri sırasında 28 Haziran -10 Temmuz 1915 tarihleri arasında, zamanın Harbiye Nezâreti’nin davetlisi olarak Çanakkale Cephesi, bir grup edebiyatçıya (Ömer Seyfettin, Hamdullah Suphi, Ali Canip, Celal Sahir, Hakkı Süha, Faik Ali, Enis Behiç vs.) ziyaret ettirilmiş ve dönüşte de bu yazarlar intibalarını kaleme almışlardır. Heyete ağırlık edebiyatçılarda olmakla beraber, müzikçiler ve ressamlar da bulunmaktaydı. Benzer bir faaliyet, Suriye, Filistin ve Lübnan’dan 31 kişilik bir “ilim heyeti”nin ekim ayındaki cephe ziyaretidir. “İlim Heyeti” denilmekle beraber, heyette ilim adamları dışında şairler, edibler, hatibler ve gazeteciler de bulunmakta idi.

Çanakkale Savaşı’nın Kanada’da Bıraktığı İzler (Birol Uzunmehmetoglu)

İngiltere’nin 15,000 Kanadalı askeri Çanakkaleye gönderme kararına rağmen bu sevkiat gerçekleşmemiş, Ancak sayısını tam olarak bilemediğimiz Kanadalı askerler bir birlik halinde değil, bireysel olarak değişik İngiliz hatta ANZAC kuvvetleri arasında bile yer almıştır. Kuzey Amerika kıtasından Çanakkale Savaşına katılan tek organize birlik 1076 Newfoundland alayıdır. Ancak bu eyelet 31 Mart 1949 yılında Kanada’ya katıldığından Çanakkale savaşı sırasında İngilterenin bir parçası durumundadır ve İngiltere adına Gelibolu çıkartmasına katılmışlardır. Yine bir Avustralya gazetesindeki habere göre Kanadadaki gönüllü asker alma işlemleri sırasında üzerinde ANZAK askeri ve Çanakkale boğazının bulunduğu afişler de kullanılıyor. Afişte “Dardanel seni çağırıyor, gelmiyor musun” yazısı yer alıyor. (B.U.)

Konferans – Çanakkale’de Yitirilen Tahsilli Gençlik

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü, Birinci Dünya Savaşı’nın 100. yılına özel olarak  konferansları kapsamında düzenlediği Ekim ayındaki konferans “Çanakkale’de Yitirilen Tahsilli Gençlik” konuludur. Konuşmacı  Doç. Dr. Mustafa Selçuk. Konferans, 20 Ekim Salı günü 18.00’de Atatürk Kitaplığı’nda gerçekleştirilecektir.

1917 Yılında Hicaz Cephesi:Arap İsyanının Yayılması ve Medine’nin Tahliyesi Programı (Yüksel Nizamoğlu)

Osmanlı Devleti 1917 yılında, Şerif Hüseyin isyanının yayıl­maması için çeşitli tedbirler almıştır. Arap kabilelerini para, al­tın ve iaşe temini yoluyla kendi yanına çekmeye, iaşe problem­leri nedeniyle Medine’deki kuvvetlerin bir kısmını tahliye ede­rek sayılarını azaltmaya ve demiryolunu her zaman açık tut­maya çalışmıştır. Şerif Hüseyin ve oğulları ise İngilizlerin de yardımlarıyla kabileleri isyana dâhil etmeyi ve demiryoluna saldırılar düzenleyerek Medine’nin Şam’la bağlantısını kesme­yi amaçlamışlardır. İsyancılar aynı yıl içinde önce El-Vech’i, daha sonra da Akabe’yi ele geçirmeyi başararak Osmanlı kuv­vetleri karşısında stratejik ve psikolojik bir üstünlük sağlamış­lardır. Cemal Paşa ve Fahreddin Paşa’nın bütün gayretlerine rağmen isyan; yayılma eğilimine girmiş, hatta Suriye’ye de ulaşmıştır. 1917 yılında Osmanlı Devleti’nin Hicaz’daki en büyük başarısı Medine’yi elinde tutması ve sürekli devam eden saldırılara rağmen demiryolunu açık tutmayı başarması olmuştur. Bu çalışmada ATASE Arşivi ve Başbakanlık Arşi-vi’ndeki belgeler başta olmak üzere değişik kaynaklardan ha­reketle Hicaz cephesinde 1917 yılında meydana gelen gelişme­ler değerlendirilmiş; özellikle Medine’nin tahliye planı ve bu planın uygulanamama nedenlerinin açığa kavuşturulması amaçlanmıştır. (Y.N.)

Kutü-l Amare Kahramanı Halil Kut Paşa (Enes Cifci)

1916 yılı Nisan ayında, Kutü’l-Amare’de içlerinde 5 generalin de bulunduğu 13.000 İngiliz askerini esir alan Osmanlı ordusu komutanı Halil Kut Paşa hatıralarında; İttihat ve Terakki’nin kuruluşundan Trablusgarp Savaşı’nda düşmanla göğüs göğüse çarpıştığı Afrika Cephesi’ne; İngiliz tarihinin en önemli yenilgilerinden biri sayılan Kutü’l-Amare’denKurtuluş Savaşı’nda verilen mücadelelere kadar birçok olayla birlikte Enver Paşa’dan Mustafa Kemal’e; Kâzım Karabekir’den İngiliz casus Lawrence’a kadar birçok kişi hakkındaki bilinmeyenleri de ilk kez anlatmıştır. 
Halil Kut’un anılarını dikte ettirdiği kişi olarak tanınan Dr. Necdet Özgelen’e göre, hatıratın aslı Şevket Süreyya’nın 1967’de yayımladığı tefrikadan daha kısadır ve Şevket Süreyya konular üzerine getirdiği bazı açıklamalar ve dipnotlarla bu hatıratı genişletmiştir. 1972 yılında yayımlanan kitap ise, Özgelen’in altını çizerek belirttiği gibi, orijinal hatırata büyük ölçüde sadık kalan Şevket Süreyya tefrikasının tahrif edilmiş ve genişletilmiş halidir. O yüzdendir ki biz Şevket Süreyya’nın Akşam gazetesinde tefrika halinde yayımladığı hatıratı mukayeseli ve eleştirel bir gözle inceleyerek yayıma hazır hale getirmeyi tercih ettik. Böylelikle Kut zaferinin 100. Yıldönümünde adının Türkiye kamuoyunda daha çok zikredileceğini umduğumuz merhum Halil Kut Paşa’nın hayatını öğrenmek isteyenlere en doğru bilgi kaynağını sunmayı amaçladık. ( E.C.)

How did the Ottomans really enter WWI? ( Emre Kızılkaya )

Exactly 101 years ago, a series of breath-taking developments in European and Turkish seas put the Ottoman Empire into a war that would destroy it. Recently revealed documents correct some misconceptions about how the Turks entered World War I
“Enver [Pasha] had wanted to stand back and let the Great Powers destroy one another. But his attempt to do so via secret deals with both Germany and Russia was ruined by the independent-minded German commander who sailed off with two warships and bombarded the Russian port of Sevastopol.” This is a paragraph from BBC History magazine’s April issue, reviewing “The Fall of the Ottomans” by Eugene Rogan, which is in line with the traditional narrative about how the Ottoman Empire, then led by de facto Commander-in-Chief Enver Pasha, “suddenly” entered World War I due to a fait accompli of a German admiral in October 1914.
Recently revealed historical documents which have not been translated into English yet, however, partly refute this traditional narrative, providing sound evidence to prove that Enver had actually ordered the German commander to attack Russia on the Black Sea, albeit without setting an exact timing.

Türkiye Büyük Savaş a Nasıl Girdi? ( Emre Kızılkaya )

“Enver Paşa kenara çekilip Büyük Güçler’in (İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya ve Rusya) birbirlerini yok etmesini istiyordu. Bunu, Almanya ve Rusya ile yaptığı gizli anlaşmalarla gerçekleştirme çabası, başına buyruk bir Alman komutanın iki savaş gemisiyle çıkıp Rus limanı Sivastopol’u bombalaması üzerine berbat oldu.” BBC Tarih dergisinin Nisan sayısında, Eugene Rogan’ın yeni kitabı ‘The Fall of the Ottomans’ın (Osmanlıların Çöküşü) incelendiği bir yazıdan aldım bu cümleyi… Bu cümle aslında Osmanlıların Birinci Dünya Savaşı’na nasıl girdiğine dair geleneksel anlatının bir örneği: Bir Alman amiralin Karadeniz’de durup dururken bir Rus limanını bombalayıp Berlin’in müttefiki Osmanlı’yı bu emrivakiyle savaşa sürüklediği hikayesi.   Oysa yeni ortaya çıkan tarihi belgeler başka şeyler söylüyor.  Durumu anlamak için tam 101 yıl önce bugünlerde Akdeniz’de yaşanan film gibi kovalamacayı hatırlayalım. 
Bu makale daha önce www.hurriyet.com.tr de yayınlanmış , yazarından alınan izinle sitemize konulmuştur.