Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı sırasındaki başbakanı Said Halim Paşa kadar kehaneti tutan başka bir devlet adamı yoktur herhalde. 1920’li yıllarda Malta’da İngilizlerin elinde esir iken çeşitli devlet başkanlarına yazdığı mektupta başta Ortadoğu olmak üzere Kafkaslarda, Balkanlarda uzun sürecek karmaşayı doğru olarak öngörmemiş miydi ? “…Siz Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden çekilmesinden sonra bıraktığı boşluğu (n yerini) hiçbir devletin, kurmayı düşündüğünüz Milletler Cemiyeti’nin alamayacağını , hiç birisinin üç kıtanın en karışık ve dağdağalı mıntıkasında Osmanlı Hakanlığı kadar adaleti, hakkı, nasfeti, musavatı temin edemeyeceğini göreceksiniz. Osmanlının elinden zorla, zalimce, haksızlıklar irtikap edilerek alınmış topraklarda huzur ve sükûn tesis edilemeyecek. Ne tarihî , ne ırkî , ne de dini kıstaslar, hakim kuvvetler mücadelesine mani olamayacak, kanlar dökülecek ve Osmanlı aranacak. Çünkü Allah’ın adaleti gün olur hükmünü icra eder!” Prensibim açık. Dini, dili ırkı ne olursa olsun sivillere karşı yapılan hiçbir saldırı maruz gösterilemez. İsrail’in sivil hedeflere yönelik dünkü hava saldırısını nefretle kınıyorum. Gazze’deki dram için Türkiye’nin diplomatik ağırlığını mutlaka koyması gerekiyor. Aksi halde 1918’in o bozgun günlerinde , üsteğmen Selahattin Bey’e “Ah siz Türkler, Bizi kimlere bırakıp böyle gidiyorsunuz ” diyerek hıçkıra hıçkıra ağlayan genç bir kez daha hayal kırıklığına uğrayacak…
O Ağaç… (Selim Meriç)
“ Sonbaharın güzel bir günüydü. Günlerce süren çalışmaların sonucunda yol açılmıştı. O tepedeki tüneller ve siperleri görmek isteyenler çoğalırken sürücülerin sabırları taşıyordu. Yeni asfaltlanan yolun kod farkı yükselmişti. Sorun buydu. Yol çalışmalarında yol mühendisi var mıydı? Onun görüşü alınmış mıydı? Alınsaydı böyle sonuç verir miydi? Sorun bir an önce çözümlenmeliydi. Bunu için yeni bir proje üretmek için zaman yetersizdi. Yolun kod farkını gidermek için dolgu toprağı gerekiyordu. Bölge özel bir alandı. Onun için özel alan dışından gelecek toprağın maliyeti yükselecekti. Yeni bir proje hazırlamaya zaman yoktu. Onun için bölge konusunda hassas davrananların haberi olmadan işi bitirmek gerekirdi. Bölgeye giren iş makineleri yolun iki- üç metre ötesinden aldıkları toprakları asfaltın kenarına dolduruyorlardı. Toprak üzerindeki bitki örtüsü iş makinelerinin bıçağı altında sürükleniyordu. İşçiler bir sabah o bitki örtüsünün birikenlerini traktörlerle başka bir alana taşıdılar.”
Tarihi yarımadada alan kılavuzu olan Selim Meriç’ten düşündürücü bir yazı…
Sarıkamış Kuşatma Harekâtı’na Ait Değerlendirmeler ( M. Şahin Aldoğan )
Araştırmacı Şahin Aldoğan, 94. yıldönümünde Sarıkamış Harekâtı ile ilgili bilgilerimizi yeniden gözden geçiriyor. Birinci Dünya Savaşı’na çok kısıtlı olanaklarla girdiğimizi belirten Aldoğan, Sarıkamış Harekâtı öncesinde özellikle Karadenizdeki Rus deniz gücüne karşı üstünlüğün kesinlikle sağlanması gerektiğinin altını çiziyor. Sarıkamış’la ilgili çarpıcı bir gerçekte, başlangıçta böylesi bir harekata karşı olan Yarbay Hafız Hakkı Bey’in bölgeye gönderildikten sonra verdiği raporla olumlu bir hava çizmesi. Aldoğan haklı olarak soruyor. Üç ay önce tamamen zıt fikirlere sahip bu yetkili Kurmay subay ne oldu da ülkesinin kaderini ilgilendiren bu harekât hakkındaki kanaatleri tamamen değişti ? Aldoğan “Askeri stratejinin gereklerine göre planlanmış harekâtlarımızı, siyasi dış baskı altında yanlış, meçhul, elde edilmesi çok zor hayali büyük hedeflere yöneltirsek, buna da kılıf olarak “ kesin netice yerine dolaylı yardım” gibi askeri stratejinin evrensel kurallarını dayanak yapmaya kalkarsak, Askeri tarihimizin sayfalarında – Sarıkamış Dramı, Süveyş Kanalı Faciası – gibi harekâtları görmüş oluruz.” diye yazmakta. Şahin Aldoğan , Sarıkamış Harekatında verdiğimiz şehit sayısını da yaygın kanaatin aksine 90000 değil, ( donma, muharebe esnasında ya da hastalık sonucunda olmak üzere ) 54000 civarında olduğunu belirtiyor.
1915 , Özür Dileyerek Değil Acıları Paylaşarak Anılmalı ( Tuncay Yılmazer )
Bugün Ermeni Sorunu diye adlandırdığımız olaylar silsilesinin 1915 dönemi , dünya görüşleri, felsefeleri hatta paramiliter güçleri birbirine benzeyen, çıkış noktaları başlangıçta dini kurumlara karşı olan, Fransız devriminden etkilenmiş, sosyal darwinizme inanan, zaman zaman da işbirliği yapmış iki örgütün, İttihat Terakki ve Taşnakların sivil halk üzerinden hesaplaşmalarının kanlı finalinden başka bir şey değildi. Bahaattin Şakir’lerin Talat Paşa’ların bir zamanlar işbirliği yaptıkları Pastırmacıyanlarla, Papazyanlarla ipleri koparttıkları dönemdi. O zamanın meşhur sosyal darwinist sloganı olan “güçlüler daima ayakta kalır” formülünün yansımasıydı. Sonuç binlerce sivil Osmanlı vatandaşının canına mal olan büyük bir felaketti. “Ermenilerden Özür Diliyorum Bildirisi” bu acıları istismar ediyor, “Büyük Felaket”i tek taraflı ele alarak tüm yönlerine duyarsız kalıyor. Basmakalıp ibarelerden oluşan , neden-sonuç ilişkisinden uzak , aceleyle hazırlandığı her haliyle belli olan bu bildiriyi imzaya açmanın varolan kutuplaşmayı daha da artırmaktan başka bir şey yapmayacağı ortada.
Birinci Dünya Harbi’nde Mustafa Kemal ( Muzaffer Albayrak )
Tarihçi – Yazar Muzaffer Albayrak , Mustafa Kemal Paşa’nın askerlik hayatının en önemli bölümü olan Birinci Dünya Savaşı dönemini anlatıyor, bilgilerimizi tazeliyor. Zaferler, yenilgiler, siyasi ve ekonomik krizlerle geçen olağanüstü bir dönemde Mustafa Kemal Osmanlı Ordusu’nun en başarılı komutanlarından birisiydi kuşkusuz. Albayrak, Sofya Askeri Ateşesi iken savaşın çıkmasıyla cephede aktif görev isteyen Mustafa Kemal’in ilk atandığı yerin 28 Kasım 1914’te 1. Tümen kumandanlığı olduğunu , ancak bu emirin fiiliyata geçirilmediğini belirtiyor. Genellikle Atatürk’ün Çanakkale Savaşı’ndaki rolü daha ön plandadır. Albayrak Mustafa Kemal’in şahsî gayreti, inisiyatif kullanma cesareti ve sorumluluk almaktan çekinmeyen tavrı ile Kara Muharebelerinde tehlikenin atlatılmasında mühim bir rol oynadığının altını çiziyor. Bundan dolayı Çanakkale Savaşı ona haklı bir ün kazandırmış, bütün yurtta tanınmasına yol açmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı boyunca Doğu Cephesi ve Filistin Cephesinde ordu komutanlığı sırasındaki icraatları da önemli. Çanakkale ve diğer cephelerde kazandığı tecrübelerin Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla yönetilmesinde büyük payı olduğu açıktır.
Üç Devirde İstanbul: Konstantin’in Kutsanmış Şehri – Önder Kaya
Bugünün Türkiyesinin en büyük sorunlarından biri toplumsal hafıza kaybı olsa gerek. Hem Hıristiyan, hem de İslâm dünyasının tarihî ve kültürel birikimine ev sahipliği yapan ve dünya kültürü açısından özel bir önem taşıyan İstanbul’un gelecek nesillere aktarılabilmesinin yolu İstanbulluların yaşadıkları şehrin tarihini bilmelerinden geçiyor. Hâlihazırda Özel Amerikan Robert Lisesi’nde tarih öğretmenliği yapan Önder Kaya‘nın Konstantin’in Kutsanmış Şehri adlı çalışması, İstanbul’un Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine ayrılmış Üç Devirde İstanbul üst başlığıyla yayınlanan üç kitaplık serinin ilk kitabı. Yazar, ‘Şehirlerin Kraliçesi” İstanbul’un sahip olduğu zengin tarihsel ve kültürel birikimi bir dönemiyle gündeme taşıyor. Dünyanın gerçek anlamda ilk büyük imparatorluğu olarak kabul gören ve Akdeniz havzasını bir iç deniz hâline getirerek Pax-Romanum’u tesis eden Roma uygarlığının devamı niteliğindeki Bizans dönemini, yani İstanbul’un bin yılı aşkın bir dönemini konu ediniyor. ( Kitabın tanıtım yazısından)
Kurban Bayramınız Kutlu Olsun… ( Tuncay Yılmazer )
Kerevizdere (17 Ekim 1915) Yarın Kurban Bayramıdır. Yüzbinlerce muvahhidinin Kâbe-i Muazzama’da dergâh-ı ulûhiyete yöneldiği, rahmet-i ilâhiye kapılarının âlem-i İslâm’a açıldığı gündür. İngiliz vahşeti, Fransız denaeti, Rus zulüm ve esareti milyonlarca İslâm kardeşimize bu sene Kâbe-i Muazzama’nın yollarını kapadı. Bu melanet elbette gayretullaha dokunacaktır. Ordu-yı İslâm pek yakında mansur ve muzaffer olacaktır. Gelecek yılın bu günleri, dörtyüzmilyon ehl-i İslâm hür, müstakil ve müttehit, livaü’l-hamd-i Ahmedî altında, Al-i Osman bayrakları sayesinde, müştak ve müftehiri olduğu, Beytullah’a kavuşacak, “lebbeyk!” diye haykıracaktır. Her evde, her bucakta, tehliller, tekbirlerle kurbanlar kesilirken, biz de Kerevizdere kurbanlarımıza ve şehit kardeşlerimize fatihalar gönderelim. Bizler ya şehitlik ya da gazilik duygusuyla Hakk’a bel bağlayalım. Tâ ki dinimiz kurtulsun, namusumuz masun kalsın. Nâm-ı millet yükselsin. Vatan ebedi şan ve şeref bulsun. Bu mübarek gün vesilesiyle zabitan ve efrat arkadaşlarımın gözlerinden öper cümleyi tebrik ederim. / 14. Fırka Komutanı Kaymakam Kâzım Karabekir
Kuma Yazılan Destan , Hatıralarla Kanal-Filistin Cephesi ( Tarık Suat Demren )
“ Bu cephede olan bitenler fazla bilinmediği gibi salt “Araplar Osmanlı’ya ihanet etti” şeklinde yaygın bir tasavvur da zihinlere yerleş(tiril)miştir. Kudretli İttihatçı Cemal Paşa’nın, yöredeki sert tutumu ve bazı önde gelen Arap aydınlarını isyan hazırlığı suçlamasıyla tartışmalı bir şekilde astırması Türk-Arap ilişkilerinde sarsıntıya yol açsa da İngilizlerin kışkırtması ve vaadi ile ayaklanan Mekke Şerif’i Hüseyin’in bedevi birlikleri haricinde koca Arap coğrafyasında toplu isyan görülmemiştir. Asıl büyük cephe sonradan Filistin’de kurulmuştu ve sadece Filistin’de bir milyon Arap yaşıyordu; ama tek bir Arap ayaklanmamıştı. Yani Arapların ezici çoğunluğu, Osmanlı’ya sadık kaldı. Bu “Araplar arkadan vurdu” söyleminin başlıca kaynaklarından birisi Falih Rıfkı Atay’ın aynı cephedeki görevi sırasındaki anılarını anlattığı Zeytindağı adlı kitabıdır. Kitabın başından itibaren işlenen Arap düşmanlığı sonlarına doğru Türk ve Arap Osmanlı askerlerinin İngilizlere karşı kahramanca çarpıştığını anlatan satırlara bırakır ama yazarın kendisi de dahil ulusçu aydınlarımızın büyük çoğunluğu buradaki paradoksu görmez.. “
Tarık Suat Demren, Birinci Dünya Savaşı’nın en önemli cephelerinden biri olan Kanal Filistin Cephesi’ne dair pek az bilinen yönlerine ait yazısını bizlerle paylaşıyor. Söz konusu makale, Kültür Dergisi Mart 2008 1. Dünya Savaşı Özel Sayısı’nda yayınlanmıştı.
Tehcir Övünülecek Bir Uygulama Değildir ( Tuncay Yılmazer )
Birinci Dünya Savaşı biteli tam 90 yıl oldu. Fransa’da, Verdun’da duygusal törenler yapılırken , bizler Harb-i Umumi’nin en acı olaylarından birisini çok fazla konuşmayan bir bakanımızın sözleriyle yeniden hatırladık. “Bugün eğer Ege’de Rumlar devam etseydi ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi?” Sayın Vecdi Gönül’ün saptamaları yeni bir şey değil aslında. Ancak söylediklerini övünülecek uygulamalar olarak görmek yanlış. Ermeni Tehcirinin soykırım olduğunu düşünmüyorum. Ülkenin dört bir yanına dağılmış Amerikan misyoner teşkilatlarının raporlarının Ermenilerin uğradıkları katliamları ayrıntılarıyla anlatırken, Müslümanların uğradıkları katliamları yazmaya kalemlerinin gitmediği açık. Günümüzde özellikle Ermeni Diasporasının, batılı bir çok tarihçinin yanlı, ırkçı değerlendirmeleriyle çok sayıda Müslüman Türk sivilin de öldüğünü görmediklerinin farkındayım. Ama bu davranışlar , 1915’de Anadolu topraklarında büyük bir insani trajedinin yaşandığını görmezden gelmemizi engellememeli… Onbinlerce kadın, çocuk , ihtiyarın zorla gönderildikleri bir bölge olan Deyr-i Zor (Suriye) yollarında can verdiği devasa bir göçü savunmak doğru olmasa gerek.“Hainlik yaptılar” savunması ise kadın ve çocukların ne günahı vardı? sorusunu taraflı tarafsız herkese sorduruyor. Türkiye’nin neredeyse bir asır önce bu topraklarda Osmanlı İmparatorluğu vatandaşları arasında yaşanan acı olaylardan büyük üzüntü duyduğunu belirtmesi gerekiyor.
Basından Seçmeler: Neşe Düzel-Prof. Zafer Toprak Söyleşisi (Taraf Gazetesi – 10.11.2008)
Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 70. ölüm yıldönümünde basınımızda birbirinden önemli yazı ve yorumlar yayınlandı. Yazıların önemli bir kısmının , şu günlerde vizyonda olan Can Dündar’ın “Mustafa” adlı belgeselinin yol açtığı tartışmalar etrafında döndüğü dikkati çekiyor. Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nün kurucu başkanı Prof. Dr. Zafer Toprak Taraf Gazetesi’nde Neşe Düzel ile yaptığı söyleşide Cumhuriyetin kuruluşunda rol oynayan düşünce akımlarını anlatıyor, “Mustafa” filminin yol açtığı tartışmaları yorumluyor. Prof. Toprak’ın Mustafa Kemal’in 1870 sonrası Fransa’daki 3. Cumhuriyet’in kuruluşunu örnek aldığını ifade etmesini önemli buluyorum. Prof. Toprak , Cumhuriyet’in sosyologu Ziya Gökalp’in düşüncelerinin temelinde de Üçüncü Cumhuriyet’in sosyologu Durkheim olduğunun altını çiziyor. Fransız laik ve pozitif hukukunun da cumhuriyetimizi etkilediğini belirtiyor.