Fatih Sultan Mehmet dönemi Osmanlı Devleti’nin dünya sahnesinde artık büyük bir güç olarak belirdiği en parlak yılların başlangıcıydı. Sakarya Üniversitesi öğretim üyesi Haşim Şahin, o dönemi anlatan birinci elden bir kaynak olan Kıvami’nin Fetihname’sini değerlendiriyor. Şahin, Fetihnâme üzerinde çalışan ilk bilim adamının Franz Babinger olduğunu belirtiyor. F. Babinger, 1955 yılında Berlin Milli Kütüphanesi’nden aldığı izinle, İstanbul’da Fetihnâme’nin tıpkı basımını yapmış. Geçen uzunca bir süre zarfında Fetihnâme’nin eser üzerinde çalışma yapılmamıştır. Nihayet, Ceyhun Vedat Uygur, Yüksek Lisans Tezi olarak başladığı bu çalışma üzerinde yoğunlaşarak, Latin harfleriyle transkripsiyonunu ve sadeleştirilmiş şeklini bir arada yayına hazırlama aşamasını sonuçlandırmış; Yapı Kredi Yayınları da Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi arasında bu eseri yayınlamak suretiyle okuyucuyla buluşturmuş. Hükümdarların, kazanmış oldukları zaferleri komşu devlet hükümdarlarına duyurma isteğinden doğan ihtiyacı karşılamak amacıyla kaleme alınan fetihnâmelerin ilk İslam devletlerinden beri mevcut olduğunu yazan Şahin ’e göre Kıvâmî, gazâ ve cihâd gibi erdemlere de özel bir önem atfediyor. Fetihnâme’nin hemen her bölümünde yer alan gazâ ruhunu övmeye yönelik ifadeler, yazıldığı dönemdeki yaygın anlayışı göstermesi cihetinden önemlidir.
Çanakkale’de İstanbul’u Kurtarmak – Selâhattin Osman Tansel
Çanakkale Savaşı konusunda son yıllarda yayımlanan kitap sayısında ( belgesel, edebi eser, çizgi roman vs.) ciddi artış var. Ancak nitelikli eser sayısının aynı oranda olduğunu söylemek mümkün değil. Bu kadar çalışma arasında uzun yıllar emek verilerek yazılmış bazı eserler gözden kaçabiliyor. Selahattin Osman Tansel’in yılların birikimiyle hazırlayıp kendi imkânlarıyla bastırdığı “ Çanakkale’de İstanbul’u Kurtarmak” adlı çalışma buna en iyi örnek. Çok sayıda yerli ve yabancı kaynaktan yararlanılarak hazırlanmış, önemli yorumlarla zenginleştirilmiş yaklaşık 500 sayfalık bu eserin, Çanakkale Savaşı ve yakın tarihimizle ilgilenen herkesin kütüphanesinde mutlaka bulunması gerekli. Tek olumsuz yönü ise kitapçılarda kolay bulunamaması. Şimdilik sadece Eceabat Güç Birliği Kitabevi’nden ( Tel: 0 286 814 26 10 ) temin edilebiliyor. Ayrıntılı bilgileri buradan öğrenebilirsiniz.
Strateji Hastalığı – Akif Emre ( Yeni Şafak – 8.1.2008 )
Bizim gibi imparatorluk kurabilmiş tüm iddialı ulusların bir stratejik dünya algısı vardır. Almanların 5B ile formüle edilen stratejik yayılma hedefleri ile Kutsal Roma-German imparatorluk mirası arasında ilişki vardır. Avrupa Birliği projesi bile bu çerçevede büyük devletler açısından Roma’yı yeniden kurma idealinden bağımsız değildir. Böylesi bir arkaplana yaslanan stratejik hesaplaşma aslında bir medeniyet projesine dönüşüyor demektir. Bir medeniyet içi süreklilik idealinin stratejik dille formüle edilmesi demektir. Böylesi hesabı olmayan uluslar çevreye itilerek, büyük hedefi olan ulusların gölgesinde kalarak dar alanda çıkar hesapları yaparlar ancak.
Türkiye’deki stratejik hesap yapmanın, düşünmenin ‘strateji hastalığı’na dönüşmesi böylesi bir medeniyet vizyonundan, büyük düşünme ve ufukdan mahrum olmasıdır. Burada şaşılacak olan, kendini ulus-devlet ufkuyla sınırlamış, geleceğini Batı (güç dengesine göre buradaki özne değişir) ile gireceği ittifak adı altında kamufle edilen il/ti/hak etme politikalarına bağlayan batıcı-ulusalcı-milliyetçilerin durumundan çok kendini bir ümmetin parçası gören Müslüman kimlik ve duyarlılık sahibi okumuşların da iddiasız, ufuksuz ve sığ yorumlara sığınmalarıdır.
9 Ocak 1916 ( Selim Meriç )
İngiliz kabinesinin 7 Aralık 1915 ‘teki toplantısında alınan karar, Gelibolu Yarımadası’nın tamamen ve çok hızlı bir şekilde tahliyesiydi. 20 Aralık 1915 günü Anafartalar ve Suvla Bölgesi tamamen boşaltılmıştı. Anafartalardaki başarılı kaçış, gözleri Seddülbahir’e çevirmişti. 9 Ocak 1916 günü son kalan son müttefik birlikleri yarımadayı tamamen terkediyorlardı. Bu kaçış bizim için kutlanacak bir zafer günüdür. Bu gün tüm yabancı güçlerin yenilgiyi kabul ettikleri gündür.
Aslında bizler, bu günle birlikte yenilmez armadayı yenmiş, Avrupa’nın en üstün askeri güç ve teknolojisini saf dışı bırakmış, Balkan Savaşları’nda kırılan onurumuzu onarmış olduk. Bu çok önemli günle ilgili, Eceabat İlçesi’nin Alçıtepe Köyü’nde yapılan törenlere Çanakkale vali yardımcısı Sayın Ali Partal, Eceabat Kaymakamı sayın Muhterem İnce, Kültür Müdürü sayın İsmail Kansız, Basın mensupları, Alçıtepe Köylüleri , Turizm ve Alan Kılavuzları Derneği üyeleri ile Çanakkale sevdalıları katıldılar.
Dünyanın En Büyük Silah Tüccarı Basil Zaharoff – Soner Yalçın ( Hürriyet 6.1.2008 )
Zaharoff’un “ölüm tacirliğine” ilk adımını attığı o dönemde; Avrupa, Balkanlar, Osmanlı, Rusya adeta kaynıyordu. 1877’de Yunanistan’ın Osmanlı’ya saldırmak için, asker sayısını 22 binden 44 bine çıkarması Zaharoff’un şansı oldu! Sadece legal yollarla satış yapmıyordu; Balkanlar’da Osmanlı’ya karşı ayaklanan milliyetçi gruplara da gizlice silah satıyordu. Bu arada Osmanlı’ya da silah satıyordu! Çok başarılıydı. 1885 yılında Nordenfeldt’e ortak oldu! Zaharoff’un silah dünyasında hızla yükselmesinin bir nedeni de, 19. yüzyılda savaş anlayışı ve teknolojisindeki büyük değişimlerdi. Savaş gemilerinde buhar enerjisinden yararlanmaya başlanınca güçlü zırhlara ve büyük toplara sahip dretnotlar savaş sahnesine çıktı. Kara savaşları için ise çok daha isabetli ve seri atış yapan silahlar, toplar üretilmeye başlandı. Top üretiminde bir numara Nordenfeldt idi. Ancak: 1888’de, dakikada 600 mermi atan dünyanın ilk makineli silahını bulan Amerikalı mühendis Hiram Maxim, Zaharoff’un satışlarını düşürdü. Zaharoff, iş bitiriciliğini burada da gösterdi; mühendis Hiram Maxim’i Nordenfeldt’e ortak etti. Fakat Nordenfeldt şirketinin sahibi İsveçli Torsten Wilhelm Nordenfeldt artık Zaharoff ile başa çıkamıyordu; onun oyunlarından bıkmıştı. 1890’da ortaklığı bozmakla kalmadı, Londra’dan ayrılıp Paris’e yerleşti. Zaharoff yola Hiram Maxim ile devam etti; daha sonra İngiliz Vickers silah şirketiyle ortaklık kurdu. Ve zamanla bu şirketi de tamamen ele geçirdi.
Mehmet kif’i anmak – Taha Akyol ( Milliyet- 27.12.2007 )
MİLLİ şairimiz Mehmet kif 27 Aralık 1936’da vefat etti. Devlet bu vefatı işitmedi, görmedi; cenazesini millet kaldırdı. Büyük şair Abdülhak Hamid’e özel kanunla maaş bağlayan devlet, büyük şair Mehmet kif’e hak ettiği emekli maaşını bile bağlamamış, kif dostlarının bakımına muhtaç kalmıştı. Emekli maaşı bağlandığında artık ölüm döşeğindeydi. kif, siyasete hiç karışmadığı halde bir ‘muhalif’ gibi peşine polis takılmış, sürekli siyasi hücumlara maruz kalmıştı. “Arap, Arnavut” denilerek Türklükten tard edilmişti! “Gerici” denilerek aşağılanmıştı! Bunu yapanlar, onun “İstiklal Marşı”nı yazabilmiş tek şair olduğunu akıllarına bile getirmiyordu. İki büyük şairimiz, Tevfik Fikret ile Mehmet kif arasındaki görüş ve duyuş farkları analiz edilmiyor, anlamaya çalışılmıyor, kif’e hakaret için vesile yapılıyordu.
kif’e Türkçülük yapmadı diye saldıranlar, Fikret’in tek mısraında bile “Türk” kelimesinin geçmediğini, siyasi kimlik olarak sadece “Osmanlılık” kavramını yücelttiğini düşünmediler.
Osmanlı Tarihinde Maskeler ve Yüzler- Mustafa Armağan ( Tarık Suat Demren )
Yılın son yazısında Tarık Suat Demren, Mustafa Armağan’ın önemli bir çalışmasını tanıtıyor. Demren, Armağan’ın geniş kitleleri hedefleyen tarzıyla yanlış öğretilen tarih konusunda kronik ezberleri bozduğunu belirtiyor. Bu tür kitapları özellikle, Ernest Renan’ın “tarihin yanlış yazılması, millet olmanın gereğidir” sözü ile özetlediği sürecin çarklarından ‘daha bir acımasızca’ geçmiş olanların okuması gerektiğini düşünüyor. Söz konusu çalışmadaki çeşitli makalelerden örnekler veriyor. Örneğin İnkılap Tarihimiz konusunda tartışmasız en önde gelen isimlerden biri olan Yusuf Hikmet Bayur, 1932’deki Tarih kongresinde Fransız bir kaynaktan II. Beyazıd’ın memlekete matbaanın gelmesini idam cezasıyla engellediği bilgisini aktarır. Ama Bayur bu bilginin teyidini Türk kaynaklarına bakıp yapacağına Fransız yazarın sözünü desteklemek için akıllara ziyan bir “kanıt” getirir. Kanıt şöyledir: İşbu hükümdarın meslek ve hareketlerini bildikten sonra buna inanmamak için sebep yoktur.!
Yine Demren’in ifadeleriyle söyleyecek olursak; Maskeleri kaldıralım, baloda değiliz; tarih bizim tarihimiz, günahıyla sevabıyla..
Tarihin Sarıkamış Duruşması- Ramazan Balcı Söyleşisi
Sarıkamış Harekatı’na özellikle son yıllarda giderek artan bir ilginin olduğu açık. Bu ilgiye paralel olarak konu ile ilgili yayınlanan belgesel, hatırat, roman vs. gibi kitaplarda ciddi artış var. Bir açıdan tarihimizi anlamaya dönük bu ilgiyi olumlu olarak görüyor, ancak diğer bir açıdan da yeterli bulmuyorum. Aşırı duygusallığın örttüğü sloganik yaklaşımlarla Sarıkamış anlaşılmaya çalışılıyor… “Tek kurşun atmadan donarak şehit olan 90000 asker” ifadesi içimizdeki Sarıkamış imajını çok güzel anlatıyor. Oysa ben , bu yaklaşımın 93 yıl önce Allahüekber’de , Soğanlı dağlarında çarpışan Mehmetçiklerimizin verdiği mücadelenin doğru anlaşılmasını engellediğini düşünüyorum. Ramazan Balcı’nın “Tarihin Sarıkamış Duruşması” adlı eseri Sarıkamış Harekatı hakkındaki bütün bilgilerimizi gözden geçirmemiz gerektiğini, şu ana kadar bize aktarılanlarının önemli bir kısmının doğru olmadığını belirtiyor. “Tarihin Sarıkamış Duruşması” ilk kez 1999 yılında doktora tezi olarak yayımlanmış. Bu çalışma, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin yaşadığı en trajik olaylardan birisi olan Sarıkamış Harekâtı hakkında şimdiye kadar yazılmış en iyi kitaplardan biri olma sıfatını kesinlikle hak ediyor. Ramazan Balcı ile Moral Dergisi’nde yapılmış bir söyleşiyi, kendisinin de izniyle sitemizde yayınlıyorum. Buna ilave sorularınız olursa yorum sayfasına ekleyebilirsiniz.
“Şehit” ile “Zayiat” arasındaki uçurum ( Emre Aköz- Sabah 21.12.2007 )
Küçük, tali, ilk bakışta pek de önemi olmayan bir sözden, bir olaydan hareketle büyük yapıya, sisteme doğru gitmeyi severim. Kısaca ifade edersek: Parçayı bütüne bağlama çabası…İşte bir örnek: Genelkurmay’ın internet sitesinde ‘ Sarıkamış Harekatı’yla ( 22 Aralık 1914-15 Ocak 1915 ) ilgili bilgiler yayınlandı: İsimler, sayılar, fotoğraflar, vs…Konuya yer veren gazetelerden biri de Vatan’dı. Dün 18’inci sayfada yer alan haberin başlığı şöyleydi: ” Sarıkamış’ta şehit sayısı 90 değil 60 binmiş “.Haberde geçen cümle ise öyle demiyordu: ” Rusların zayiatının 30 bin, Türklerin zayiatının ise bilinenin aksine 90 bin değil 60 bin olduğu kaydedildi.”
Haberdeki bilgi doğru, başlık ise yanlış …
Çanakkale Savaşı’nda Bir Kurban Bayramı Mesajı (Tuncay Yılmazer)
Yarbay Kâzım (Karabekir) Bey’in Çanakkale Savaşı sırasında birliklerine gönderdiği Kurban Bayramı mesajını ilk okuduğumda çok duygulandım. Eminim sizler de aynısını hissedeceksiniz. Hacc’ın o sene savaş nedeniyle yapılamadığını belirten Kâzım Bey, Kurban Bayramı mesajında; “Bu melanet elbette gayretullaha dokunacaktır. Ordu-yı İslâm pek yakında mansur ve muzaffer olacaktır. Gelecek yılın bu günleri, dörtyüzmilyon ehl-i İslâm, hür müstakil ve müttehit, livaü’l-hamd-i Ahmedî altında, Al-i Osman bayrakları sayesinde, müştak ve müftehiri olduğu, Beytullah’a kavuşacak, “lebbeyk!” diye haykıracaktır“ diyor. Askerlerine Kerevizdere kurbanlarına ve şehit arkadaşlarına Fatihalar göndermeleri gerektiğini belirtiyor, tüm personelinin bayramını tebrik ediyordu. 92 yıl önce Çanakkale Savaşı sırasında bir Türk subayının verdiği mesaj, hem savaşın psikolojisini yansıtırken, hem de İslâm dünyasının o dönemdeki zor durumuna dikkati çekiyor. Ancak umudu hiçbir zaman da kaybetmemeyi de vurguluyor. Bu belgeyi günümüze ulaştıran Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı gazisi Kd. Başçavuş Nurettin Peker’i rahmetle anıyor, bu mesajı ilk kez yayınlamam için izin veren oğlu Orhan Peker Beyefendiye de çok teşekkür ediyorum. İşte Çanakkale Savaşı’nda 14. Kastamonu Tümeni Komutanı Yarbay Kâzım (Karabekir) Bey’in Kurban Bayramı’nda tümenine yazdığı bayram tebriği….